Gündem
02.05.2013 - 02:30 | Son Güncelleme: 02.05.2013-2:30

Gökkuşağı ülkesinde - Güney Afrika’da ‘süreç’ nasıldı?

Malum, biz de hayati önemde bir ‘süreç’ten geçiyoruz. Tarihi dönemeçte Güney Afrika’nın tecrübesinden öğrenecek çok şey olduğuna inanıyorum...

Sitene Ekle

Gökkuşağı ülkesinde - 1 / Mithat Sancar

Nihayet Güney Afrika’dayım. “Nihayet” diyorum, zira bu ülkeyle yaklaşık yirmi beş yıl önce başlayan ve son on yılda giderek yoğunlaşan bir ilişkim olmasına rağmen bir türlü buluşamamıştım. Kısmet bu günlereymiş... Aylar önceden planlaşmış, ama birkaç kez ertelenmek zorunda kalınmış bir program için, 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece yarısı başlayan uzun yolculuğun sonunda Cape Town’a ayak basınca, inanın abartmıyorum, neredeyse memleketlerimden birine gelmiş gibi hissettim kendimi.
İzleyenler biliyordur, DPI (Democratic Progress Institute  Demokratik Gelişim Enstitüsü), bir süredir “Karşılaştırmalı Çalışma Ziyaretleri” adı altında bir faaliyet yürütüyor. Programın amacı, değişik toplumların çatışma çözümü ve barış süreçleri konusundaki tecrübelerini yerinde incelemek ve doğrudan temas yoluyla Türkiye kamuoyuna tanıtmaktır. Bu faaliyeti farklı ve önemli kılan başlıca husus, TBMM’de grubu bulunan üç partiden (AKP, CHP ve BDP) milletvekillerinin, gazeteciler ve akademisyenlerle birlikte gezilere katılmalarıdır.
Temmuz 2011’de başlayan bu programın ilk etabı, İngiltere (Londra), Kuzey İrlanda (Belfast) ve İskoçya’yı (Edinburgh) kapsıyordu. İkinci olarak, Kasım 2011’de İrlanda Cumhuriyeti (Dublin) ziyaret edildi. En son Galler’de kalmıştık. Tarih de 21 -24 Haziran’dı.
Galler gezisinin sonunda, İngiltere’nin Kent şehrinde bir değerlendirme toplantısı yapmış ve bundan sonraki ilk hedefin Güney Afrika olmasında karar kılmıştık. DPI yönetiminin yoğun çabaları sonucunda, yaklaşık bir hafta sürecek dolu dolu bir gündemle, işte artık buradayız.

Geçmişe yolculuk
Güney Afrika seyahatinin amacını düşününce, aslında yaptığımız şeyin, bir nevi geçmişe yolculuk olduğunu fark ediyorum. Elbette ülkenin bugünü ve geleceği hakkında da konuşmalar dinleyecek, tartışmalar yapacağız. Lakin bizde Güney Afrika deyince, akla hemen ve haklı olarak, ülke tarihinin dönüm noktasını oluşturan “müzakere ve geçiş süreci” geliyor. Bizler de, her adımda bu geçmişin dip sularını, o zamanları doğrudan yaşamış, yani “süreç”te kurucu rol oynamış insanlarla ve “süreç”i simgeleyen mekanlarda yakından tanımaya çalışacağız.
Kişisel, akademik ve siyasal hikayem açısından da bu gezi, bir tür “geçmişe yürüyüş” niteliği taşıyor. Başta da söylediğim gibi, Güney Afrika’ya olan ilgimin başlangıcı ta 1987’ye uzanıyor.

Münster’den uzanan köprü
Mesleğin henüz başlarındayken, Avrupa Konseyi’nden bir burs kazanmış ve lisansüstü çalışmalarımın bir bölümünü yürütmek üzere Almanya’nın Münster şehrine gitmiştim. Dünyanın dört bir köşesinden gelmiş öğrencilerin buluştuğu “Die Brücke” adında bir merkez vardı. “Köprü” anlamına gelen bu merkeze ben de sık sık uğrardım. Günlük gazeteleri, dergileri, kitapları; türlü içecekler ve evrenin tüm renklerinden sızan müzikler eşliğinde okuma imkânı bulurduk burada. Bir de ve galiba daha önemlisi, kendiliğinden kıvılcımlanan sohbetler, kozmopolit yakınlıklar dünyasına çekerdi bizleri. Farklı ülkelerden grupların düzenlediği partiler de hiç eksik olmazdı Die Brücke akşamlarında.

Mandela’ya özgürlük
Bir gün, Afrika’dan öğrencilerin hazırladığı bir partide, ben yaşlarda Güney Afrikalı bir kadınla tanıştım. Adı Deliana’ydı, Hollanda kökenli beyazlardandı; yani Afrikaner ya da Boer diye tanımlanan topluluktandı. Gece boyu sohbet ettik. O ülkemi sordu, ben onunkini.
O yıllarda G. Afrika, ırkçı rejime karşı yürütülen uluslararası resmi ve sivil boykotlar ve protestolar nedeniyle gündemin sıcak konuları arasındaydı. Bir de “Mandela’ya Özgürlük” kampanyası vardı, giderek yayılan ve bizlerin de denk düştükçe katkıda bulunmaya çalıştığı...
Deliana’yla olan arkadaşlığımız  Afrika hakkında o zamana kadar bildiklerimin sadece klişelerden ibaret olduğunu anlamamı sağladı ve bu ülkeyi daha yakından tanımaya yönelik merakımı tetikledi.
Sonraki yıllarda Güney Afrika’daki gelişmeleri yakından takip etmeye çalıştım. İlgilendikçe acılarını, hüzünlerini ve sevinçlerini kaydetmeye başladım. 1990 yılının Şubat ayı, bu kayıtların en çarpıcısına sahne oldu. Mandela’nın, 27 yıllık esaretten sonra özgürlüğe yürüyüşünün kocaman adımlarından birini televizyondan izlerken, ruhumun tarif etmekte zorlandığım bir titremeyle sarsıldığını hatırlıyorum.
O tarihsel an, Güney Afrika’nın kaderinde bir dönüm noktasıydı. Yaklaşık dört yıla yayılacak “müzakere süreci”, 20. yüzyılın utanç abidesi olan ırkçı rejimin tasfiyesiyle sonuçlanacaktı. Lakin bu hiç de kolay olmayacaktı.

Capetown’a ayak basınca neredeyse memleketlerimden birine ayak basmış gibi hissettim kendimi.

Acımasız Apartheid dönemi Güney Afrika’da 45 yıl sürdü.

Tarihe tanıklıktan tanışmaya
1990 -1994 arasında, bir yandan Güney Afrika’nın demokratik ve özgürlükçü yeniden kuruluşunu sağlam temellere oturtmak için formüller tartışıldı; diğer yandan yaklaşık 45 yıl süren acımasız Apartheid rejimi ve ona karşı yürütülen silahlı mücadelenin açtığı derin yaraları saracak yöntemler arandı. Madalyonun diğer yüzündeyse, taşan öfkelerin, koyulaşan korkuların, saçılan nefretlerin, boşalan kinlerin yarattığı kanlı kaos vardı.
Aşılmaz gibi görünen engeller bir bir aşıldı; ulaşılması imkansız görünen hedefe sabırla ulaşıldı. Önce  “geçiş anayasası” hazırlandı, ardından eşit oy hakkına dayalı ilk seçimler yapıldı ve Mandela ülkenin ilk siyah başkanı oldu.
Mandela, 10 Mayıs 1994’te parlamentoda yaptığı göreve başlama konuşmasında şu çağrıyı yaptı: “Bu ülkede, bir daha asla hiçbir grup diğer grupları baskı altına alamamalı. Bırakın bu ülkeyi özgürlük yönetsin!”
Mandela, bu konuşmaya bir şiirle başlamıştı; Güney Afrika’nın Sylvia Plath’ı olarak adlandırılan Afrikan şair Ingrid Jonker’in “Nyanga’da Askerlerin Vurduğu Çocuk” başlıklı şiiriyle.
O yılları ve sonrasını takip ederken, Güney Afrika’nın “geçiş süreci”ni “çatışma çözümü” açısından incelemeye ve yazmaya karar verdim. Öncelikle geçmişin yaralarını sarmak üzere kullanılan araçlara, uygulanan yöntemlere yoğunlaşmamın, ülkemizdeki tartışmalar açısından daha yararlı olacağını düşündüm. 2000 yılında makalelerle başladığım bu çalışmaları, 2006’da tamamladığım Geçmişle Hesaplaşma adlı kitabımın bir bölümü olacak şekilde toparladım. Bu çalışmalar sırasında Güney Afrika edebiyatıyla da epey içli dışlı oldum. İki Nobel ödüllü yazarını keşfetmek, benim için gerçek anlamda bir şanstı. İkisi de birbirinden değerli olan J. M. Coetzee ve Nadine Gordimer’in bütün eselerini okudum. Ve bazılarını daha önce bildiğim, ama yeniden okuduğum diğer yazarlar: Alan Paton, AndrÈ Brink, Antjie Krog, Miriam Tlali,. Şairler, filmler falan derken, Güney Afrika’yla bağlarım giderek daha bir güçlendi.
Şimdi ilk defa bu ülkedeyim ve hakikaten heyecanlıyım. Bir hafta sürecek bu seyahat boyunca yaşayacaklarımı, bunca zamandır biriktirdiklerimle harmanlayıp sizlerle paylaşacak olmak, heyecanımı artırıyor. Malum, biz de hayati önemde bir “süreç”ten geçiyoruz. Bu tarihi dönemeçte, Güney Afrika’nın tecrübesinden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Bu yazılar, buna katkı sunar diye ümit ediyorum...


Etiketler: Galler
Bilgi YarışmasıAşağıda verilen dağların hangisi volkanik değildir?
Aradığınız
Evi Hemen
Bulun!
araDetaylı Ara
En Çok Konuşulan Haberler
    ©Copyright 2019 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.