Gündem
06.05.2013 - 02:30 | Son Güncelleme: 06.05.2013-2:30

Gökkuşağı ülkesinde - Mandela’nın özgürlüğü müzakere için

şarttıAçık ve doğrudan müzakerelerin başlayabilmesi için, Mandela’nın serbest bırakılması şarttı. Özgürlüğe bir adım kalmıştı. O adım da, 11 Şubat 1990’da atıldı. Mandela, yarısından fazlası hücrede olmak üzere 27 yıllık mahpusluğun ardından, artık özgürdü.

Sitene Ekle

Gökkuşağı ülkesinde - 5 / Mithat Sancar

Güney Afrika’da çözülmesi gereken bir “sorun” ve bir “çatışma” vardı. Sorunun kökleri 300 yıl öncesine kadar uzanır. “Çatışma”nın temeli ise, 1948’de Apartheid’ın inşasıyla atıldı. Bu eski sorun etrafında boy veren yeni çatışma, biri 1960’ta diğeri 1976’da olmak üzere iki keskin virajdan geçerek sertleşti.
1985’e gelindiğinde, “ufukta görünen tek şey bir iç savaştı”. Siyahların yaşadığı Township’ler, barut fıçısına dönmüştü. Yönetim, baskıyı ve zoru sürekli artırıyor, bu ise, çatışmayı derinleştirmekten başka bir şeye yaramıyordu.

Yolun adı: Müzakere
Öte yandan, uluslararası alanda da, ırkçı rejimi zora sokan gelişmeler yaşanıyordu. Apartheid’in ayakta kalmasında küçümsenmeyecek rolü olan Soğuk Savaş ortamının dengeleri sallanıyordu. Uluslararası yaptırımlar ve boykotlar, hükümeti ve beyaz azınlığı giderek daha fazla bunaltıyordu.
Kısacası, ANC’nin “ülkeyi yönetilemez hale getirme stratejisi” etkili oluyor ve sonuç vermeye başlıyordu.
Mandela’yla yapılacak “gizli müzakereler”in mimarlarından dönemin Adalet Bakanı Kobie Coetsee, bu durumu şu sözlerle özetliyor: “Kendimizi köşeye kıstırmıştık ve bir çıkış yolu bulmamız lazımdı”.
Katı tutumu ve sert politikalarıyla nam salmış olan devlet başkanı P. W. Botha da, başka yol kalmadığını anlamıştı. “Çözüm”ün şartlarını ve temellerini hazırlamak için Mandela’yla konuşma işini Adalet Bakanı Coetsee’ye havale etti. Müzakerelerin çerçevesini somutlaştırmak için de, en güvendiği insan olan Milli İstihbarat Servisi’nin genç başkanı NiÎl Barnard’ı devreye soktu. Bu ikilinin başrolü paylaştığı “gizli ve dolaylı müzakere süreci” toplam dört yılı kapsadı. Süre biraz uzundu, ama sonuçta “açık ve doğrudan müzakere”nin altyapısı da olgun hale gelmişti.
1989’de Botha’nın yerine devlet başkanı seçilen De Klerk’in işi kolaylaşmıştı. Ayrıca önünde istediği gibi harcayabileceği bir zaman da yoktu. Zira Berlin Duvarı iki ay önce yıkılmış, böylece Apartheid’ın üzerinde durduğu önemli sütunlardan biri yok olmuştu. O da elini çabuk tuttu.
Açık ve doğrudan müzakerelerin başlayabilmesi için, Mandela’nın serbest bırakılması şarttı. Esasen son iki yılda Mandela’nın şartlarında çok ciddi iyileştirmeler yapılmıştı. Özgürlüğe bir adım kalmıştı. O adım da, 11 Şubat 1990’da atıldı. Mandela, yarısından fazlası hücrede olmak üzere 27 yıllık mahpusluğun ardından, artık özgürdü.
Şimdi yeni bir dönem, ırkçı rejimi tasfiye etme ve Güney Afrika’yı yeniden kurma dönemi başlıyordu. Taraflar ve aktörler, bunun hiç de öyle kolay bir iş olmadığının farkındaydılar.

Beyaz azınlık kızgındı
Beyaz azınlığın büyük bölümü, egemenliğini kaybetme gerçeği karşısında kızgın, güvensiz ve tedirgindi. Siyah çoğunlukta ise, baskı ve zulüm yıllarından büyük bir öfke birikmişti; birçok insan intikam beklentisi içindeydi. Beyazlarla masaya oturma fikri bile kızgınlık yaratıyordu. Cape Town’da görüştüğümüz Ulusal Meclis Başkan Yardımcısı, ANC’li politikacı Nomandia Mfeketo, o yıllardaki ruh halini şu sözlerle anlattı: “Düşmanlarımızla aynı masa etrafında oturabileceğimizi aklımıza bile getiremiyorduk.”
De Klerk’in o zamanki başdanışmanı Dave Steward, çözüm sürecinin zorluklarla dolu olacağına dair öngörüyü, yönetim kanadının gözünden, oldukça çarpıcı bir benzetmeyle anlattı ve mealen şunları söyledi: Çözümsüzlük, bataklığa benzer. Bataklıktaki su durgundur. Orada öylece durur, onunla yaşayabileceğinizi düşünmeniz kolaydır. Ama içi pislik doludur ve eninde sonunda başınıza büyük belalar açacaktır. Çözüm süreci ise, denize doğru akan bir nehre benzer. Bu nehirde yolculuk yapmanın riskleri vardır. Kafanızı bir yerlere çarpabilirsiniz, hatta engellere takılıp devrilebilirsiniz. Ama varacağınız yer bir denizdir ve sebat ederseniz oraya varırsınız.
Bu öngörüler doğru çıktı. Mandela’nın serbest kaldığı 1990 yılında başlayıp, başkan seçildiği1994’te biten “müzakere ve çözüm süreci” gerçekten de çok zorlu geçti. Toplumdaki keskin bölünmüşlük ve karşılıklı derin güvensizlik, kötü yılların biriktirdiği öfke ve nefret, müzakerelerin aksamasına ve çözüm sürecinde krizlere neden oluyordu.
Müzakere yoluyla demokratik bir çözüme karşı çıkan beyaz gruplar, De Klerk’i ihanetle suçluyor ve süreci baltalamaya çalışıyorlardı. Eşitlik değil üstünlük isteyen bazı siyah gruplar da, Mandela’yı teslimiyetçi olarak görüyor ve sürece karşı çıkıyorlardı. Çözüm isteyen siyahların bir kısmı ise, Mandela’nın fazla tavizkâr davrandığı kanısındaydılar.
Bu tasvirlerin, ülkemizde yürümekte olan barış ve çözüm süreciyle ilgili konumlanmaları çağrıştırdığının elbette farkındayım. Bazıları, bu benzerliği yaratmak için, bilgileri eğip büktüğümü de düşünebilirler. Bunlara çok sevdiğim bir Latin sözüyle peşin ve kısa bir cevap vereyim: La realidad no es culpa mia (Gerçek, benim suçum değil).
Güney Afrika’da süreç devam ederken, silahlanan beyaz gruplar suikast ve sabotaj eylemlerine giriştiler. Siyahlar arasında da iç savaşı andıran çatışmalar yaşandı. Ülke, defalarca kaosun eşiğine geldi. Bütün bunlara rağmen, süreç başarıyla tamamlanabildi.
“Müzakereli devrim” denilen sürecin başarıya ulaşmasında en büyük payın liderlere ait olduğu konusunda yaygın bir mutabakat var. Birçok kişi, ben de dahil, asıl kahramanın Mandela olduğuna inanır, De Klerk’in onunla eş değer tutulmasından rahatsızlık duyar.

Sürecin bir aktörü de De Klerk
Burada görüştüğümüz siyah politikacılardansa, De Klerk’i hiç sevmemelerine rağmen, hakkını teslim eden sözler işittik. Mesela Ulusal Meclis Başkan Yardımcısı Mfeketo, De Klerk’le ilgili pek de hoş olmayan nitelemeler yaptıktan sonra, sürecin başarısını büyük ölçüde iki lidere, Mandela ve De Klerk’e borçlu olduklarını vurgulaadı.
De Klerk’in kendini ırkçı rejimin değerlerinden arındırdığına ve değişimi içten istediğine hiçbir zaman inanmadığını belirten Mfeketo, şöyle devam etti: “Samimi değildi, ama gerçekçiydi. İşaretleri doğru okudu ve gereğini yaptı.”
Evet, barış ve çözüm süreçlerinde liderlerin rolü çok önemli. Güney Afrika’da her iki lider de bu rollerini büyük bir başarıyla oynadılar. Ama onların bunu yapabilmeleri, sürecin de iyi kurulmasına bağlıdır.

YARIN: Güney Afrika’da sürecin özellikleri ve işleyişi


Bilgi YarışmasıAşağıda verilen dağların hangisi volkanik değildir?
Aradığınız
Evi Hemen
Bulun!
araDetaylı Ara
En Çok Konuşulan Haberler
    ©Copyright 2019 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.