Yazarlar
25.10.2009 - 03:16

Gökte Ay, yerde ay ay ay...

Sitene Ekle
Şeytanın gör dediği  |  Çetin Altan c.altan@bnet.net.tr Tüm Yazıları »

Ünlü bir gezginci kâşif, Afrika ormanlarındaki bitkilerle canlılar üstünde incelemeler yapmaya çalışırken; yerli bir kabile tarafından, “yabancı bir azınlık” olduğu için yakalanmış ve başının bir fil tarafından ezilerek öldürülmesine hükmedilmiş.
* * *
Gezginci kâşifin eli ayağı bağlanarak, başı bir kütüğün üstüne yatırılmış ve cüsseli mi cüsseli beyaz bir fil yaklaşarak, ön ayağını zavallı adamın başı üstünde havaya kaldırmış.
* * *
Tam o sırada yerde upuzun yatan gezginci kâşif ile beyaz fil göz göze gelmişler.
Bir yerlerden tanışıyor gibiymişler.
* * *
Ve birden gezginci kâşif hatırlamış.
10 yıl kadar önce Klimanjaro’nun eteklerinde, zehirli bir okla yaralanmış can çekişen beyaz bir filin yanına yaklaşıp ayağındaki oku çıkarmış ve bir kaç gün de uğraşa savaşa fili tedavi ederek, hayatını kurtarmışmış.
* * *
Kafasının üstünde beyaz filin ayağı tam kalkmışken, fille göz göze gelen gezginci, birden sevinmiş:
- Harika bir rastlantı, diye düşünmüş; fillerin belleği çok güçlü olduğu için, herhalde beyaz fil de onu tanımış ve bu kez de vaktiyle hayatını kurtaranın, hayatını kurtarma sırasının kendisine geldiğini anlamış olmalı...
* * *
Gezginci kâşif yattığı yerde, bir anda sevinçle umutlanırken; beyaz fil, ayağını indirerek ezivermiş yabancının kafasını.
* * *
Besbelli ki, kurbanının kafasını ezerek öldüren beyaz fil, gezginci kâşifin hayatını kurtardığı o beyaz fil değilmiş.
* * *
Soğuk savaş yıllarında da; yakın doğu ülkelerinde, ABD’li generallere büyük yardımları dokunan bazı resmi görevlilerle, bazı tetikçi babayiğitler; şimdiler de zora düştüklerinde, eski dayanışmaların bir sonucu olarak, Pentagon’un kurtarıcılığını bekliyorlarmış ama...
* * *
Vaktiyle yardım ettikleri generallerle bugünküler, aynı militerler değilmiş.
* * *
Tıpkı Karadeniz kıyısında Ağva’da olduğu gibi, Gökova Körfezi kıyılarındaki tatil kenti Akyaka’da da, şiirsel bir dere var; “Kadınazmağı” deresi.
* * *
“Kadınazmağı” deresinin bir özelliği, sularının kendi içinden ve yerden kaynaması...
Bir başka özelliği de, dikine bir akvaryum gibi berrak sularından içine baktığında, yüzüp duran levrek ve kefallerle pırıl pırıl dibinin görünmesi...
* * *
Sadece derede servis veren motorcular ve ince uzun sazlarla, dere boyunca sıralanan balıkçı lokantaları arasında; sürü sepet yüzen, çoğu bembeyaz ördeklerle, yeşilbaşlı ördekler ve kazlar...
* * *
Av. Taner Aktop, değerli eşi Mireille ve Solmaz’la bendeniz; Süreyya kaptanın motoruyla “Kadınazmağı” deresinde, doğanın mucizelerini gördükçe efsunlanmış gibi gezerken; birçok da bilgi edindik.
* * *
Bir zamanlar oralarda oturan kadınlar; gözlerden uzakta, bu dereye girip yıkanırlarmış.
Deredeki sodanın, vücutlarındaki kırışıklıkları düzelteceğine inanırlarmış; o nedenle derenin adı “Kadınazmağı” deresi olmuş.
* * *
Kıyı lokantalarından ekmek ve yiyecek atılıyor kazlarla ördeklere; vrak vrak diye bağırarak hızla yaklaşıyorlar lokantaların diplerine.
Üstelik hiç de sahipleri yok, sazlıkların arasındaki adacıklarda yumurtlayarak, serazat yaşıyorlar oralarda...
* * *
Bir de “Kadınazmağı” deresine özgü, “sutavukları”yla, su seviyesi üstünden yıldırım gibi uçan “subatakları” var...
* * *
Doğrusu isterdim rahmetli Bal Mahmut’un da, motorda yanımızda olmasını.
Kendisiyle biraz da, Türkiye’nin güncelinden konuşurduk.
* * *
Örneğin Bal Mahmut’a sorardım, domuz gribi hakkında ne düşündüğünü.
Sanırım vereceği yanıt da şöyle olurdu:
- Ne mi düşünüyorum, yakalanmamayı...
* * *
Adamın biri, “acele yardım servisi”ne telefon ediyormuş:
- Hemen yetişin, korkunç şeyler geldi başıma.
Servis görevlilerinden bir polis de:
- Söyleyin nerdesiniz, diyormuş; ne geldi başınıza?
- Arabamın içindeyim... Her şeyimi çalmışlar, aşağılıklar... Ne direksiyon kalmış arabada, ne gaz pedalı, ne fren, ne debriyaj, ne de gösterge tablosu...
* * *
Polis de:
- Hemen geliyoruz, diyormuş; söyleyin nerdesiniz?
- Durun, söyleyeceğim şimdi; şey.. arabamın içindeyim... Oturuyorum, hay Allah... Hiç rahatsız olmayın... Buldum buldum hepsini... Meğer arkadaki koltuğa oturmuşum.
* * *
Ankara’da da sayıları 62’ye çıkan siyasal parti sözcüleri arasında, bağırıp çağıranlar var:
- Devlet elden gidiyor, vatan elden gidiyor, milletin bağrı yanıyor, bayrağa saygı kalmadı...
* * *
İnsan, doğrusu merak ediyor; “uzay çağı”na girildiği bir dönemde, sürekli bağırıp çağıran ve yakınan siyasetçiler; acaba ön koltuklarda mı oturuyorlar, yoksa arka koltuklarda mı, diye.
Üstelik şimdiye dek, uzunca bir süre, koltuklarda uyuyup kalmış da olabilirler hani...
* * *
Av. Taner Aktop’tan da bir fıkra:
Temel Reis, İstanbul’dan Ankara’ya otobüsle giderken, Bolu Dağı’nda verilen molada, hemen tuvaletlere koştu, çok sıkışmıştı.
Neyse ki boş bir kabin bulup oturdu.
* * *
Tam pantolonunu aşağıya indirmişti ki, yan kabinden bir ses:
- Merhaba, dedi.
Temel Reis de şaşkın:
- Merhaba daa, dedi.
* * *
Yandaki kabinden aynı ses yine sordu:
- Nasılsın bakalım?
Temel Reis:
- İyüyum, sen nasilsun, diye yanıt verdi.
* * *
Ses, sormaya devam ediyordu:
- Ne yapıyorsun şu sıralarda?
* * *
Temel Reis:
- Sen ne yapirsen, ha pen de oni yapirum, dedi; sıçiyrum.
* * *
Yan kabindeki ses birden bozdu Temel Reis’le konuşmayı ve:
- Hayatım, telefonu kapatıyorum, dedi; yandaki tuvalette de, gerzeğin biri var, sana ne soruyorsam hemen o yanıt veriyor. Ben seni daha sonra ararım...
* * *
Kürsü nutukçularının hitap ettikleriyle, atışıp durduklarına uygun bir fıkra işte...
* * *
Hoşgörünüze sığınarak, lise 10’uncu sınıftayken yazdığım bir şiir denemesiyle bitirelim yazıyı:

Yalnızlığım

Laleler.. fıskiye.. bir nazlı gülüş.. gök ve hilal...
Bunların hepsi de gönlümde birer hoşça hayal.

Gözlerim aşk ile seyretmedi mehtabı daha,
Başka bir tatla henüz ermedi ruhum sabaha.

Ufku yok, sahili yok, martısı yok bir denizim;
Söyle tanrım, niye bir ben bu kadar kimsesizim?

Yaşam Manşetler

    Ülkemizde kaç coğrafi bölge vardır?
    Astroloji
    ©Copyright 2009 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.