Milliyet Tatil
02.08.2017 - 16:07 | Son Güncelleme: 03.08.2017-11:26

Gücün, özgürlüğün ve kimliklerden arınmanın sporu

İnsanın en yalın ve doğal hallerinden biridir koşmak. Yapmak için çok büyük enstrümanlara ihtiyacın olmadığı belki de tarihin en ilkel dönemlerinden beri insanlığın hayatında olan bir aksiyon.

Sitene Ekle

Son yılların git gide popülaritesi artan sporu ise maraton koşmak. Özellikle gündelik hayatın dar mekanlarına sıkışan meslekteki insanları tercih ediyor bu sporu. Doğayla bütünleşirken sarfedilen efor kendi bedenlerinin keşfine yol açıyor ve ortaya güç ve özgürlüğün dışa vurulduğu bedensel bir aktivite çıkıyor.

Koşarken her şeyin unutulup arkada bırakılan her mesafade biraz daha kendine yakınlaştıklarını söylüyor koşucular.

Geçtiğimiz haftasonu Tuz Gölü’nün sonsuz beyazlığında düzenlenen Garmin Runfire Salt Lake Ultra Trail bu coşkuyu bir kez daha yaşattı. Koşucular 21K Tuz Gölü Yarı Maratonu, 42K Tuz Gölü Maratonu,8 0K Tuz Gölü Ultra Trail ve Tuz Gölü 100 mil olmak üzere 4 kategoride gerçekleşen  kendi sınırlarını zorladı.

Koşmanın insan sağlığındaki yerini ve yarattığı etkileri Everest Maratonu'nu koşan ilk ve tek Türk kadını Ece Vahapoğlu ve Uzunetap ekibininin kurucusu, uluslararası ultra maratonlar düzenleyen Prof. Dr. Taner Damcı ile konuştuk.

Uğur Ugan: Sizi kamuoyunda insanlar TV sunucusu olarak televizyon dünyasından biliyorlar. Ondan sonraki kariyerinizde başka bir alan açtınız ve sporla ilgilenmeye başladınız. Sizi bu alana yönelten şey neydi?

Ece Vahapoğlu: 18 yaşında üniversite eğitimi için İtalya’ya gittiğimden beri düzenli spor yapıyorum. Önceleri daha çok spor salonunda spor yapıyordum. sağlıklı besleniyordum. Genç yaşıma rağmen partilemeyi ve içki içmeyi sevmeyen bir yapım vardı her zaman. Fakat işletme ve uluslar arası ilişkiler okumak, yaptığım meslek; ekonomi gazeteciliği, köşe yazarlığı, ciddi sunuculuklar ve televizyon programları derken sporun hayatımda olduğu çevrem dışında bilinmiyordu. 30’lu yaşlarımın başında kendi iç dünyamla ve kendimle ilgilenmeye başladım. Daha çok spor yapmaya ve daha bilinçli beslenmeye başladım.

"Kitaplarımda önerdiğim şeyleri bizzat deneyimledim"

Zaten kişisel gelişim üzerine Kitaplar yazıyordum. Son 4 kitabım sağlıklı yaşam üzerine oldu. Kitaplarımda önerdiğim şeyleri kendi üzerimde denediğim için bizzat yaşayarak paylaştım. Spor salonuna gidip düzenli spor yaptığım bir dönemde Amerikalı bir hocayla yollarımız çakıştı. Benimle çalışmak istediğini ve bir proje geliştirmek istediğini söyledi. Ben de yazarım bunu bir kitap olarak sunalım dedim. Böylelikle ’60 Günde İdeal Vücut’ kitabım çıktı. 60 gün kendimi kampa soktum, beslenmemi değiştirdim, antrenmanlarımı ve egzersizlerimi zorlaştırdım ve değiştirdim. Üzerine bir beden inceldim ve bunu çok samimi bir dille paylaştım. Yıllardır sunuculuk yapıyordum, televizyonlardan tanınıyordum ama bu kitapla birlikte çok farklı bir kitlenin ilgisini çektim. Bunu devam ettirmek istediğimi anladığımda bu işin belgesini almak için Herkes İçin Spor Federasyonu’nda wellness kurslarına gittim. Şu anda ikinci kademe wellness antrenörüyüm. Sunuculuk yaptığım dönemde sahada da sunuculuklarım oluyordu. Spor etkinliklerini sunmak için sahada olduğumda Herkes İçin Spor Federasyonu’yla yollarımız çakıştı. Wellness için vizyonlarımızın aynı olduğunu anladık ve federasyon proje başkan vekilliğini bana teklif etti. Yıllardır da görev alıyorum. Şu anda da proje başkan vekiliyim ve spor bir anda benim için meslek haline gelmeye başladı. Aslında kariyerimi sunuculuk ve spor eğitmenliğiyle paralel götürüyorum. Kendi spor markam fit21 iyi gidiyor. Son 5 senedir de koşmaya başladım.

"Sadece Maraton'da görünmemi istemişlerdi"

 

U.U: Özellikle koşmayı seçmenizin nedeni ne peki?

E.V: Sağlıklı yaşam ve sporla ilgili çok takip ediliyorum. Sokakta insanlar durdurup soru soruyorlar. Sosyal medyayı çok aktif kullanıyorum. Bunun farkına varan hem devlet hem de spor organizasyonu ajansları İstanbul Yarı Maratonu’na katılmamı rica etmişlerdi.

U.U: İlk böyle mi başladı?

E.V.: Evet. Maratona ve yarışa dikkat çekmek için ünlü olarak orada görünmemi istediler. Ben de yaptığım her işi ciddiye alırım. Sadece görünmem, ben gelip koşarım, dedim. O yüzden ilk 10 kilometremi Haliç’teki İstanbul Yarı Maratonu’nda koştum. Yarıştan sadece 15 gün önce bir koşu hocasıyla çalıştım. Nasıl koşulur bilmiyordum. İlk yarışta da Allah ne verdiyse koştum. Nabız saati, kulaklık vs hiçbir şey yoktu. 10 kilometreyi 51 dakikada koştum.Kadınlarda dördüncü, yaş kategorisinde birinci oldum. Bir anda ben ve bütün ekip bu koşu yeteneğimi ve hızımı fark ettik. Ondan sonra ciddi antrenmanlara başladım. Diğer yarışlar bunu takip etti. Genelde 10 kilometre koşuyordum sonra yarı maratona çıkardım. Baba memleketim Adana’da ilk yarı maratonumu koştum; hem de 2 saatin altında iyi bir sürede koştum. Yol koşularına katılıyordum bir yandan da fitness yapmaya devam ediyordum, pilates ve yoga yapıyorum ve bunları her gün sosyal medyada paylaşıyordum.

"Tek başınalığı yaşadığın bir spor koşmak"

U.U: Koşuyu diğer sporlardan ayıran şey ne sizin için?

E.V: Sporu salonda da yapıyorum ama açık havada yapmayı çok seviyorum. Yogayı da hava güzelse bazen açık havada yapabilirsin. Koşuyu ise dünyanın her yerinde her mevsiminde yapabilirsin. Özellikle bir şehri görmek için en hızlı yol. Hem spor yapmış oluyorsun hem şehri hızlı görüyorsun. İlk yarışta adımlarımı atmaya başladığım anda çok ilahi bir enerji hissettim. Koşunun meditatif bir etkisi de var. Sadece kalori ve yağ yakma olarak bakmıyorum olaya. Aslında insanın ruhuna iyi gelen bir şey. Beni özgür ve güçlü hissettiriyor. En büyük duygular bunlar; özgürlük ve güç. Bir de ‘kendim tek başına yapabilirim’ duygusu veriyor. Bireysel bir spor çünkü. Benim ruhumun kodlarında bu Survivor kodu var. Bu zamana kadar hayatımı tek başıma oturttum, işlerimi tek başıma yaptım. O yüzden bu tek başınalığımı yaşadığım bir spor alanı koşmak.

"Koşarken paranın, işinin, ailenin bir önemi yok"

U.U: Koşmadan önce motivasyonuzu nasıl sağlıyorsunuz? Sizi koşmaya konsantre eden şey nedir?

E.V: ‘Koştuktan sonra muhteşem hissedeceğim’ duygusunu biliyorum. O tattığım hissi hatırlıyorum hep. Koştuktan sonra aldığın duşta acayip fit ve güçlü hissediyorsun. Bir derdin, stresin, düşüncen varsa koşmaya başladıktan bir süre sonra o dağılıyor. Çok rahatlattığını ve üstünden toksinleri ve negatif düşünceleri attığını hissediyorum.

U.U: Bütün kimliklerden arınıp o an için herkesle eşitlendiğinizi düşünüyor musunuz koşarken?

E.V: Kesinlikle. Koşu yaparken çıkıp en yalın halinle koşuyorsun çünkü. Yarışlarda da, sokakta da, doğada da koşarken bu böyle. Doğada özüne dönüyorsun. Koşarken yaptığın tek şey koşmak. Orada kimliğin yok. Paranın, işinin, ailenin önemi yok. Sadece koşmak var.

"Nişanlım tanışmadan önce ‘At kuyruklu, koşan güzel kız!’ diye beğenmiş!"

Hatta nişanlım tanışmadan önce sahilde beni koşarken görüp beğenmiş; ‘At kuyruklu, koşan güzel kız!’ diye. Orada koşan tek şey insan aslında; kimlikler yok ve bu doğamızda var. Avcılık dönemlerinden gelen. Özünü hatırlamak diye düşünüyorum. Yarışlarda da öyle. Çoğu zaman grup halinde koşulara gittiğimizde kimin ne iş yaptığını bilmezdik. Sadece ön isimleriyle tanırdık ve koşardık. Hatta bir davette falan görünce şaşırıyorduk; ‘şortsuz normal kıyafetle görünce tanıyamadım’ diye. Çünkü orada takım elbisen, eteğin, marka çantan, makyajın yok. En yalın halindesin. Bence iyi dostluklar kurmak adına çok güzel bir şey koşu arkadaşlığı.

U.U: Bedensel olarak kendi sınırlarınızın dışında bir şeyler keşfettiğiniz oldu mu koşarken?

E.V: Başlarken uzun mesafe koşacağımı bilmiyordum. Benim için yarı maraton koşmak yani 21 km. çok uzun bir mesafeydi. Hızlı koşup dereceler almaya hatta kürsü yapmaya başladıktan sonra koşan arkadaşlarımdan tatlı baskı vardı; yarı maraton dene diye. İlk kez baba memleketim Adana’da 21 km denedim. Orada da iyi koşunca şunu anladım; mesafeye zihninde karar veriyorsun. Ha 10 km ha 21 km. Son kilometreler hep zor. Hiç bitmiyor gibi geliyor. Maraton yani 42 km koşmadım henüz, bana hala uzun ve yorucu geliyor. Ben şu an memnunum yarı maratonlarımdan. Ultra koşanlara da sorduğumda herkes için son kilometreler zor. Finişe doğru gelince bir an önce bitsin istiyorsun. Bunu fark ettiğimde 10 km ile 21 km arasında çok fark olmadığını gördüm. Ondan sonra senede 1-2 tane yarı maraton koşmaya başladım. Yol koşularından sonra doğanın içinde arazi, patika koşularına başladım. Koşulara davet edilmiştim Likya ve Kapadokya’da. Kat be kat zevk aldım. Doğanın içinde olmak, toprağa basmak, inmek, çıkmak, tırmanmak beni hem çocuk gibi mutlu etti hem daha güçlü hissettirdi. O yüzden de asfalttaki yol koşularından arazi koşularına geçiş yaptım. Arazi, patika koşularındaki kilometren yoldakinden daha zordur. Çok zevk aldım ve farklı destinasyonlarda koşma iç güdüm arttı.

"Kulübede pis bir yatak şiltesinin üstünde uyudum"

U.U: Yakın zamanda Everest Maratonu’na katıldığınızı biliyoruz. Bu maratonu koşan ilk Türk kadını olarak büyük bir başarı elde ettiniz. Everest özelinde yaşadığınız en zorlu parkurları kıyaslarsanız orada neler hissettiniz ve diğerleri nasıldı?

E.V: Everest benim için bir hayaldi. Ancak bu sene hazır hissettim. Giderken bile içimde bir korku vardı. Çünkü dünyanın en yüksek ve en zor maratonu. Bir kere yüksek irtifaya alışma süreci çok uzun. Yarışın sadece start noktasına gitmek için 15 gün saatlerce ve kilometrelerce yürümen gerekiyor ve yürüdüğün irtifalar 4- 5 bin metreler! Yeme, konaklama, hijyen koşulları çok zordu. O yüzden yarışa başlamadan önce sağlam kalma mücadelesi vardı. Çok doğal, ilkel ve kolay olmayan koşullarda kalma mücadelesi. Yarışa kadar sağlam gelebilmek mental ve psikolojik olarak da zordu. Bana iyi geleceğini ve ruhumu aydınlatacağını bildiğim için Everest Maratonu’na 21 günümü yani 3 haftamı verdim. Mayıs ayı benim en çok iş aldığım dönemdir. 7 tane işe hayır dedim. En zor gelen şey, yarış gününe kadarki süreçte de her gün güneş battıktan sonra gece konakladığım yerin -10 derecelere gelmesi, dondurucu soğuk olması ve ısıtıcı olmayan kulübede pis bir yatak şiltesinin üstündeki kendi uyku tulumumda uyumak. Burnumun ucu bile donuyordu. Orada uyuyup, Sabah erken kalkıp saatlerce ve kilometrelerce yukarı doğru tırmanarak yürümek. Yarış esnasında en zor gelen şey ise, yüksek irtifadaki oksijen oranının azlığının nefes alış verişi inanılmaz zorlaması!

"Himalayalar cennetten bir köşe"

U.U: Daha önce Kilimanjaro’ya da çıktığınızı biliyoruz. Diğer dağlarla kıyaslarsanız Everest’i nasıl yorumlarsınız?

E.V: Himalayalar cennetten bir köşe. Müthiş manzaraları var. Her gün ayrı bir doğa manzarası... Kesinlikle görülmeye değer. Parkur çok güzel. Asma köprüler, uçurum kenarları, dar kıvrımlı yollar, şelaleler, dağlar. doğası çok güzel. Afrika kıtasındaki Kilimanjaro Dağı ise, isminin dışında parkur olarak bence çok keyifli değil. Hatta orada biraz sıkıldım bile diyebilirim. Everest’te yürürken ise hiç sıkılmadım.

"Sporu sadece bir kilo verme işi olarak görmeyin"

U.U: Koştuğunuz en zorlu parkur hangisiydi şu ana kadar?

E.V: Everest’ti. Çünkü koşunun dışında yüksek irtifa ve çok dik tırmanışlar var. Ellerin dizlerinde yürüme hızında tırmandığın anlar öyle fazla ki.

U.U: Özellikle kadın takipçilerinize neler söylemek istersiniz?

E.V: Spordan korkmayın. Sporu sadece bir kilo verme işi olarak görmeyin. Düzenli ve istikrarlı bir şekilde spor yapın ve bununla çevrenize ve çocuklarına örnek olun. Spor yaptığınız zaman enerjiniz değişiyor, çevreyle ilişkiniz değişiyor, kendinize güveniniz artıyor ve giydiğiniz her kıyafet çok daha yakışıyor.

 

Taner Damcı

Prof. Dr.Taner Damcı Uzunetap ekibiyle birlikte uluslararası maratonlar gerçekleştiriyor. Türkiye'de maraton koşuculuğu sporunun nasıl geliştiğini paylaştı.

Uğur Ugan: Uzun etap serüveni nasıl başladı? Kendi serüvenizle de bağdaştırarak anlatır mısınız?

Taner Damcı: Ben çok eskiden beri spor yapıyorum, koşuyorum. Dağcılık yaptım, doğa sporlarını çok seviyorum. Üniversite yıllarından beri doğa sporları yapıyorum. Sonra hekimlik hayatı başladı. Koşmaya daha ağırlık verdim. Doğada koşmak nasıl olur falan diye düşünürken çöl maratonlarının ilkini gördüm; Maraton Des Sables'i.  Sahra Çölü'nde 250 km'lik maraton. Türkiye'de hiç kimse böyle bir şey yapmamışken ona kaydoldum. Benim bile nasıl yapabileceğime dair fikrim yokken 2001 yılında Maraton Des Sables'i koştum. Çok zordu ama inanılmaz bir keyif vardı. Benim hayata bakışımı değiştirdi. Meslek hayatımı, tıbba ve insan bedenine bakışımı değiştirdi. Ondan sonra çöl maratonları koşmaya başladım. Çok transforme edici bir şey bu. Koşmaktan biraz farklı arazi koşuları. Dünyada binlerce kişi katılıyor. Neden Türkiye'de yapılmasın diye düşündüm. Likya Yolu ilk olarak aklıma geldi. Gökşin Ilıcalı benim çok eski arkadaşımdır.  Onunda bir organizasyon şirketi vardı. Yapalım mı diye konuştuk bir gün. Tek tek tüm ayrıntıları planlayarak 2010 yılında ilkini gerçekleştirdik 10 koşucuyla. Koşucuların hiç biri bunu yapabilmeye cesaret edemiyordu. Eşten dosttan sen yaparsın diye topladık. 10 koşucuyla ilk Likya Maratonu'nu yaptık. Sonra büyüyerek bu noktaya geldi. Önce Argos idi, sonra Gökşin'le bunları başka bir şirket adı altında toplayalım dedik ve Uzunetap ortaya çıktı. Bir süredir Uzunetap şemsiyesi altında devam ediyor.

U.U: Kaç yıldır Uzunetap var?

T.D: Uzunetap'ı biz 2013 yılında kurduk.

U.U: Şu ana kadar Türkiye'nin nerelerinde maraton düzenlediniz?

T.D: Likya Yolu'nu o tarihten beri düzenliyoruz. Run Fire Cappadocia 2012'den beri var yani Tuz Gölü'nde. Pek çok daha kısa koşular yapıyoruz. Runmaris Run diye bir koşumuz var. Longest Day Longest Night diye İstanbul'da en uzun gece ve en uzun gündüz yaptığımız bir koşumuz var. Freeatliaon diye Marmaris'te yaptığımız bir triatlon var.

"Mesele yalnızca yarışmak değil"

U.U: Neden özellikle mitolojik ve tarihi olan bölgeleri seçiyorsunuz peki?

T.D: Çünkü ultra maratonlar yalnızca koşu değil. Yalnızca mesafe koşusu da değil. Mesele yalnızca yarışmak da değil. Bu aslında göç gibi bir şey. İnsanlığın göç etmeye çok merakı var. Göç etmek insan türünün doğasında var. Öyle bir şey hissetmek insanı çok mutlu ediyor. Çok güzel bir coğrafyada göç etmek daha da güzel. İçinde tarih olsun, doğa olsun istiyor insanlar. Aynı zamanda bir turizm aktivitesi. Dünyadaki çok önemli turizm topiclerinden biri. Güzel, etkileyici coğrafyalarda koşarak tatil yapmak.

U.U: Peki insanlar oradaki tarih ve coğrafyadan çok koşmaya konsantre olmuyorlar mı?

T.D: Bazıları koşmaya konsantre oluyor. Birinci olmaya gidiyor. Bazıları etraftaki doğaya, tarihe  bakıyor.  Bazıları hepsine birden bakıyor. Güzel tarafı bu işte.

U.U: Sonuçta kişiyi motive eden şey bir yarış ama...

 T.D: Tamamen yarışa odaklı birisi de olsa o geçtiği coğrafya aklında yer ediyor. Pist ve şehir yarışından farklı. Mutlaka o coğrafya onun üzerinde izler bırakıyor. Zaten pek çok yarışmacı da o kadar kompetetif değil.

U.U. Ultra maratonla maratonun farkı nedir?

T.D:  Mesafayle ilgili. 42 km 195 mt standart maraton. Onun üzerinde olan her şeye ultra maraton deniyor.  İkiye ayrılıyor bunlar. Biri tek etaplı ultra maratonlar. Bir de çok etaplı ultra maratonlar var.

"İnsanı kendi bedeniyle barıştıran bir spor"

U.U: Dünyada ultra maratonların örnekleri nasıl?

T.D: Dünyada büyük bir hızla artıyor ultra maratonlar. Türkiye'de yeni yeni farkındalık oluşuyor. Gittikçe artacak çünkü ultra maraton insan bedenine çok uygun bir şey. Maraton koşmak, şehir maratonlarından başka. İnsan bedenini hep küçümseriz ama aslında öyle değil. Bir çok zorluğa dayanıklı. İnsanoğlu bundan kopmuş vaziyette. Kendi bedeninin potansiyelinden habersiz. İnsanı kendi bedeniyle tanıştıran, barıştıran sağlık algısını yükselten bir şey bir taraftan.

"Zorlamak DNA'mıza sağlıklı yönde gelişme uyaranı veriyor"

U.U: İnsanları koşmaya iten şey kendi bedeninde farketmediği şeyleri açığa çıkarması mı?

T.D: Bir nevi öyle. Kendi bedeniyle keşif yapması. Bir insanın koşmaya başlaması keşif. Keşif olması da aslında trajikomik bir durum. Yapmak için evrimleştiğimiz şeyi kendi hayatımızda keşfetmemiz gerekiyor. Bu da çelişkili bir şey belki. Bir çok insan ben koşmayı keşfettim diyor mesela. Böyle kendi bedenini keşfetmekle ilgili bir yönü var. Bedeninin sınırlarını zorlamak insan gelişimini tetikliyor. İnsanın DNA'sında daha zora adapte olma uyarısını vermek için onu yapması lazım. Bir sürü molekül gidiyor ve DNA üzerinde etkileşiyor. Hiç koşmayan bir insan koşmaya başlayınca hızı artıyor. DNA'sında daha önce uyuyan bölümler açılıyor. Bunu yapmasını sağlayan moleküller ortaya çıkıyor. Yapısal değişimler ortaya çıkıyor ve yapıyor. Zorlamak DNA'mıza sağlıklı yönde gelişme uyaranı veriyor. Sağlık açısından da çok önemli. bugün bilinen en önemli sağlık parametrelerinden bir tanesi insanın oksijen kullanma yeteneği. Bunun tek bir uyaranı var; insanın daha hızlı hareket etmeye adapte olması. Herkes çok hızlı koşamasa bile kendi içinde bir ilerleme kaydedebilir.

"Koşarken numara yapamazsınız"

U.U: İnsanların bütün kimliklerden arındığı eşitleyici bir yanı da var mı koşmanın?

T.D: Çok doğru. Kitabımdaki chapter'lardan biri eşitlik. Hiç bir numara yapamazsınız. Neyseniz o'sunuz. Kendinizle de barıştırıyor aslında. Gerçekçi olmanızı sağlıyor. Çok eşitleyici bir tarafı var. Özgürleştirici tarafı var. Çünkü hep kapalı dar mekanlarda yaşıyoruz günümüz toplumunda. Her koşuya çıkışımız insanı kendine özgür hissettiriyor.

"Koşuya çıkınca her şey unutulur"

U.U: Katılanların çoğuna dikkat ettim benzer sınıfsal profilden. Beyaz yakalı ve orta sınıf. Bunun nedeni nedir?

T.D: Evet beyaz yakalı ve orta sınıf genelde koşucu profili budur. Çünkü kendi hayatlarıyla koşuyor olmak arasındaki en fazla farkı hisseden onlar. Onun için büyük bir çoğunluğu böyle. Günümüz hayatında sıkışmışlık içinde yaşıyoruz. Koşuya çıkınca her şey unutuluyor. Günlük hayatımıza da daha verimli olarak dönüyoruz. Koşmanın insanın başarısını arttırıcı bir etkisi de var.

U.U: Bu maratona herkes katılabiliyor mu peki?

T.D: Herkes katılabilir.

U.U: Yaş sınırlaması yok mu?

T.D: Yaş sınırlaması yok. Doktor raporu istiyoruz yalnızca. Elektro çektirmesinde fayda var. Onun dışında herkes katılabilir, istediği hızda koşabilir. Dolayısıyla hiç bir kısıtlama yok. Son derece özgür ve eşit bir şey.

U.U: Koşmak isteyenlere son olarak tavsiyeleriniz nedir?

T.D: Koşmak, hareket etmek insan bedeninin yapmak için yaratıldığı şey. İnsan bunu yaparsa kendi potansiyeline şaşıracak. Bu herkes için geçerli. Herkeste çok acayip potansiyel var ve toplum nezdinde bunun çok azını keşfedebiliyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. O yüzden biraz zorlamak gerekiyor bunu. Birazcık daha zor diye ilerletmek gerekiyor. Bugün çok zor dediğiniz bir şey 6 ay sonra çok kolay gelecektir. Çünkü uyaran verirseniz sağlığınız gelişir. Mutluluğunuzu, veriminizi her şeyi yükseltir. Dolayısıyla bir yerden başlamaları lazım. Çok düşük performansta, bir hastalıktan yeni de kalkmış da olabilirsiniz ama yine de ilerleyecek bir yolunuz vardır. Bu bedeninizin potansiyelini biraz daha yukarda yaşarsanız hem sağlık hem mutluluk hem verim olarak da daha yukarda geçmiş olur hayatınız.


Çanakkale Zaferi kutlamaları hangi gün başlar?
©Copyright 2017 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.
©Copyright 2017 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.
İlginizi ÇekebilirX