Ne eksiğimiz var?

Ne eksiğimiz var?

Ne eksiğimiz var?

Ne eksiğimiz var?

Bugüne kadar yazdığım hiçbir yazıyı, bu kadar çok (yani sizler kadar) insan okumadı. Ama benim aklımda gene de bir kişi var. Mahmut okuyabilseydi, acaba ne derdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Başlarken size ilk söylemek istediğim de bu. Dul bir kadınım. Üç yıldan beri.
Lisede, en iyi olduğum dersler Fransızca ile edebiyattı. O kadar ki, hocam Nimet Leyla Başak beni ileride ünlü bir yazar olacağıma neredeyse inandırmıştı.

Üniversiteden sonra da, okumaya aralıksız devam ettim. Ama nedense yazmaya sıra bir türlü gelmedi.
Evlilik, çocuklar, küçük de olsa bahçeli müstakil bir evin apartman dairelerine benzemeyen fazladan işleri, çocukların yıllar süren okul sorunları, onlar büyüdü artık derken Mahmut’un amansız hastalığı...
Kendimi toparlamam bir yıl sürdü. İtiraf edeyim ki, fakülteden sonra kalemi elime yeniden iki yıl önce alabildim. Çeviriler yapıyorum. Hem sınırlı gelirimize bir katkı oluyor, hem de (daha önemlisi) oyalanıyorum.

Mahmut’la aramızda en devamlı anlaşmazlık konusu gazeteydi. Daha doğrusu gazeteler. Aramıza gazeteler dışında hiçbir gölge düşmedi, diyebilirim.
Mahmut’un en baş tutkusuydu körolası (bu sözü geri alıyorum) gazeteler. Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet. Bu üçü her gün son satırına kadar okunmazsa sanki Mahmut’un bir yanı eksilirdi. Sonradan bunlara Sabah da eklendi. Yetmedi Yeni Yüzyıl, derken Radikal... İkisini alır yazıhanesinde de okur, kalanları akşam yemekten sonra tamamlamadan yatağa girmezdi.
Evlilik hayatımın karabasanı, kocamla aramızdaki tek anlaşmazlık konusu gazetelerdi dersem, inanmazlık etmeyin.
Mehmet Yılmaz’la daha tanıştığımız gün, ona, gazeteler hakkındaki bu hayırlı düşüncelerimi söyledim. (Rahmetli babasının huzurunda saygı duruşuna geçerek, Mehmet Bey’den adının orta yerindeki, dede adı Yakup’tan alınma o "Y" harfini kendi hesabıma oradan kaldırma izni istiyorum Razı değilse emretsin, arkadaşlar "Yöyi yerine koysunlar.)

Mehmet Yılmaz’la konuştuklarımızı size ileride anlatırım. Özeti, beni gözü tutmuş. Bana söylemedi, ama çevirilerimden birini buldurup okuduğunu öğrendim. Milliyet’in yazarları arasına karışmamı -ne dediğimi işittiniz mi hanımlar, beyler, ben ilkin kulaklarıma inanamadım- teklif etti. Lafı uzatmıyor. "Cool" şöhretine gölge düşürmeden, sıradan bir şeymiş gibi üç dört kelimeyle söyledi.
– Becerebilir miyim, dedim.
– Diğerlerinden ne eksiğiniz var?
Eksiğimi belli etmemek için limden geleni yapacağımı söyledim.

Besmeleyle başlayalım mı?
Haydi mi!
Bismillahi başlayalım / Heya mola heya mol! / Ayva turunç taşlayalım / Heya mola heya mol!
Bunu bilir misiniz? Birlikte bir işe başlarken söylerler. Ben de sizlerden yardım isteyeceğim için, işe çok sevdiğim bu balıkçı türküsüyle başlıyorum.
Sürçü lisan edersek, ki ağız birliğiyle etmeye niyetliyiz, affola! Hanımlar beyler tekrar merhaba!

Albay Can Kıraç
Öyle üzüldüm ki! Can Kıraç: – Beni mazur görün, demiş.
Oysa bu kış tiyatroya bir kere bile gidebilecek olsam, Haldun Dormen’in bu yeni oyununu seyredecektim.
İngilizce’den dilimize uyarlanmış bir piyes. Emekli İngiliz albayı rolünü Dormen, bence de dört dörtlük bir isabetle Can Kıraç’a teklif etti.
Teklif kabul edildi. Can Bey, "Nasıl olur efendim!" diye kasılacak adam değil.
Provalara da katıldı. Bir noktada gülümseyerek durmuş:
– İnsan her şeyi yapabileceğini sanıyor, demiş ve Dormen ile arkadaşlarından özür dilemiş:
– Amatörce yapılacak iş değil, diyor; kendimi sahnedeki oyuncular düzeyinde, o performansta görmedim.
Muziplik olsun diye:
– Vitali Hakko’ya "Beni de manken olarak podyuma çıkarsana!» diye takılırdınız, dedim.
– Haddimi bilmezlik, diye gülüyor.
Üzüldüm, çünkü sahne tarihimizde yeri olacak bir tiyatro hadisesi başlamadan sona erdi.

Kadir İnanır’ın rimeli
Magazin Gazetecileri Derneği’nin geçen yılki ödül töreni, gene Maksim Gazinosu’ndaydı.
Nereden nereye, aradan çok zaman geçti, demeyin hikâyenin kahramanı «mübalağa üzre» güncelleşti.
Kadir İnanır masanın karşı yanında, biraz ötede oturan genç ve güzel kadına sesleniyor:
– Kızım sana kaç kereler gel birlikte film çevirelim dedim, kabul etmedin. Şimdi karşımda oturmuş, saatlerdir gözünü benden ayırmadan bakıyorsun. Hayran hayran bakacağına...
Meltem Cumbul cevap veriyor, karşıda oturan odur:
– Yanlış anladınız Kadir Bey, rimeliniz akmış diyecektim de nasıl söyleyeyim diye, deminden beri onu düşünüyordum.

Badem ile Havva
Çocuklarımıza ilköğretim yıllarında alfabe ile çarpım tablosundan önce Atatürk’ün hayatı öğretilir. Bir Televole programında ekran yıldızlarına sordular:
– Atatürk’ün doğum ve ölüm tarihlerini söyler misiniz?
İsim vermeyeceğim. "9’u 5 geçe, ama hangi yıl olduğunu hatırlamıyorum. Ölümü 1936... Yoksa 1921 miydi? Ne? Ne bileyim ben!" diyenler oldu.
Gene o günlerde, okula yeni başlayan öğrencilerine sınıf öğretmeni, Atatürk’ün annesiyle babasının adını sormuş. Sınıfta bir arkadaşımın dünya güzeli kızı var. O anlattı.
– Biri parmak kaldırdı.
– Peki ne cevap verdi?
– Badem ile Havva, dedi.



GÜNCEL


















İstanbul’da film sahnelerini aratmayan dolandırıcılık olayı kameradaİzmir’de yaşayan bir vatandaşı telefonla arayarak kendini bankacı olarak tanıtan 6 şüpheli, Kağıthane’deki bir bankadan vatandaşın üzerine 94 bin 500 lira kredi çekti. Bankaya giderek paraları çeken şahıslardan biri fazla pay almak için diğer 2 suç ortağı tarafından polis süsü verilerek kaçırıldı. Dolandırıcıların birbirini dolandırdığı olayda polis ekipleri şahısları 24 saat geçmeden yakaladı. Film sahnelerini aratmayan o anlar ise kameralara yansıdı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber