Oruç, davetli olduğumuz bir ruh şölenidir

Ramazan orucu, Allah’ı hatırlamaya ve O’na minnettarlığa da işaret eder. Müslümanlar minnettarlıklarını O’na itaat ederek Rab’lerine sunarlar

Oruç, davetli olduğumuz bir ruh şölenidir

Oruç, davetli olduğumuz bir ruh şölenidir
Ramazanda hayat insan için tekdüzelikten çıkar, monotonluk yerini olağanüstülüğe bırakır. Ramazan, zaman ve mekanın bütünleştiği o manevi âlemin büyük kapısını açar. Ramazan, tüm zamanların Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti altında olduğunun bilincine vardırırken, vicdanımızı da yeniler.

Yazar Sezai Karakoç, “Samanyolunda Ziyafet” isimli kitabında şöyle diyor: ”Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiat üstü ziyafet, bir gök sofrasıdır. Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, rûhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.”

Nimetlerin kaynağı

Ramazan orucu, Allah’ı hatırlamaya ve O’na minnettarlığa da işaret eder. Müminler minnettarlıklarını O’na itaat ederek ve en temel biyolojik ihtiyaçlardan uzak durarak Rab’lerine sunarlar. Oruç minnettarlık duygusuyla bir başka şekilde de ilişkilidir. İnsan kendisine günlük bahşedilen birçok nimeti zevkle almaya meyillidir. Bu nimetlerin geçici olarak reddedilmesiyle insana, bunların önemi ve haliyle de bunları bahşeden Allah’a minnettar olmaları hatırlatılır. Oruç müminlere nimetlerinin gerçek kaynağının Allah olduğunu anımsatır.

Büyük İslam âlimi Gazzali orucu genel, özel ve en özel şeklinde üç kısma ayırmıştır. Genel oruçla yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durma kastedilir. Özel oruç, kişinin vücut ve vücut organlarını günahtan uzak tutması kabul edilir. En üst seviyedeki özel oruçla kalbin dünyevi düşünceler ve değersiz kaygılardan arındırılarak sadece Allah’ı hatırlamasına odaklanması kastedilir. Gazalî orucun amacını, açlığı hissetme ve nefsi kısıtlama suretiyle ruhu takvaya ulaştırmak olarak görür. Ona göre eğer bu amaç iftar zamanı kaybedilirse, kişi nefsinin dizginini gevşetecek, belki de normal günlerde yediğinden daha fazla yemek yiyecektir.

‘Oruç bir kalkandır’

Oruçluya yakışan, aç olmasına rağmen, yüzünden tebessümü eksik etmemektedir. Güler yüz ve tatlı dil, oruç ibadetinin ruhuna verdiği dinginlikle birleşerek insanın ilahi rahmet esintisine ulaşmasını sağlar.

Oruç, nefsin isteklerinden iradî olarak uzak durma olması yönüyle bir irade eğitimine, açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanma yönüyle de bir sabır eğitimine dönüşmektedir. Nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasında, ruhun arındırılıp yüceltilmesinde oruç etkili bir yoldur. Oruç, insanı maddî zevk ve şehvetler peşinde koşturan nefsi sakinleştirmenin de bir ilâcı, aşırılıkları törpülemenin bir çaresidir.

Oruç, sadece iştah ve şehveti dizginlemek değildir, ayrıca ağzını ve dilini kötü ve çirkin söz söylemekten korumaktır. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Oruç bir kalkandır; sakın, oruçluyken, cahillik edip de kem söz söylemeyin. Birisi size sataşacak veya dalaşacak olursa, ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ deyin.” (Buhârî, Savm, 9). Hz. Peygamber, “Yalanı ve yalana göre hareket etmeyi terk etmeyenin yemeyi içmeyi bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur!” (Buhârî, Savm, 8) buyurmaktadır.

Peygamber’in Kevser havuzunda toplayacağı müminler

Peygamber Efendimiz, âdeti olduğu üzere, bir gün sahabilerle birlikte bir kabristana uğradı ve “Esselamü aleyküm ey müminler diyarının sakinleri!” diyerek selam verdi. Sonrasında ise, “İnşallah biz de size katılacağız, kardeşlerimizi (dünyada) görmüş olmayı çok arzu ederdim” diye ekledi. Bunu duyan sahabiler merakla, “Ya Resülallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” dediler. Allah Resulü, “Siz benim ashabımsınız, kardeşlerim ise henüz (dünyaya) gelmeyenlerdir.” buyurdu. Bunun üzerine ashab-ı kiram, “Ümmetinden henüz dünyaya gelmeyenleri nasıl tanıyacaksın Ya Resülallah?” diye sordular.

Resülullah şöyle dedi: “Bir adamın siyah atlar arasında, alınları ve ayakları beyaz (sekili) atları olsa, onları tanımaz mı?” Ashabın, “Elbette tanır.” cevabını duyan Resül-i Ekrem, ümmetinden hiç görmediği insanları kıyamet gününde nasıl tanıyacağını, müjde niteliğindeki şu cevabıyla bildirdi: “İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim, aldıkları abdestten dolayı kıyamet günü abdest azaları parlayarak gelecekler. Ben de onları Kevser havuzu başında karşılayacağım.”

Oruç, davetli olduğumuz bir ruh şölenidir

FATİH CAMİİ VE KÜLLİYESİ

Fatih Camii ve Külliyesi, Fatih Sultan Mehmet’in emri doğrultusunda dönemin değerli mimarı Sinaüdddin Yusuf bin Abdullah, nam-ı diğer Atik Sinan, gözetiminde inşa edildi. İstanbul’un fethinden 9 yıl sonra, 1462 yılında başlayan caminin inşa süreci 1469 yılında tamamlandı.

Yapı kompleksi tamamlandığında, içerisinde ibadet bölümünün dışında 16 medrese, hastane, konukevi, imarethane, kütüphane ve hamam bulunuyordu. Hizmete açıldığı dönemde dini bir merkez olmasının yanı sıra cami, külliyesi sayesinde önemli bir sosyal ve kültürel merkezdi.

Türk mimari geleneğinin gelişmiş örneklerinden sayılan cami ve külliyesinin inşası için seçilen alanda önceden, İstanbul’un kurucularından İmparator I. Konstantinus’un yaptırdığı Havariyun Kilisesi’nin olduğu düşünülüyor. Şehrin gelişmesinde büyük katkıları olan her iki devlet adamının da Bizans imparatorlarının mezarlarının bulunduğuna inanılan tepeyi ilk inşa ettirdikleri dini yapılar için seçmiş olmaları, ilginç bir ayrıntı olarak göze çarpıyor. Tarihi yapı kompleksi, İstanbul’da çeşitli dönemlerde yaşanan deprem felaketlerin sonucunda büyük zararlar gördü. Osmanlı zamanında 1509, 1557, 1754 ve 1766 depremlerini ağır hasarlı olarak atlatan yapı, her defasında geniş çaplı yeniden inşa sürecine girdi. Gerçekleştirilen bu çalışmaların sonucunda yapı, orijinal halini büyük oranda kaybetmiş. Cami, son olarak Gölcük’te yaşanan depremde zarar gördü ve zemin güçlendirme çalışmalarının ardından 2012 yılında yeniden ibadete açıldı.

Fatih Camii, 1932’de ilk Türkçe ezanın okunacağı yer olarak seçilmişti.

İKİ SORU İKİ CEVAP

- Oruç tutacak gücü olduğu halde tutmayan bir kimse, fidye vererek oruç borcundan kurtulabilir mi?

Oruç için fidye verilmesi, oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar için geçerlidir. Oruç tutmaya gücü yettiği halde tutmayan veya geçici bir sebeple tutamayan kimseler hakkında fidye hükmü yoktur. Mazeretsiz oruç tutmayanların, tutmadıkları oruçları kaza etmeleri ve tövbe etmeleri gerekir. Ayrıca, oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, fidye vermiş bile olsalar, ileride tutabilecek duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden verdikleri fidyeler oruç borcunu düşürmez.

- Namazda niyet sadece kalben yapılsa yeterli olur mu? Kılınan namaza farz ya da sünnet diye niyet etmek gerekir mi?

Niyet, namazın şartlarından biridir. Niyet, kalbe ait bir iş olup, kişinin bir şeye karar vermesi, hangi işi ne maksatla yaptığını bilmesi demektir. Namazda geçerli olan, kalpteki niyettir. Dil ile söylenmesi güzel olmakla birlikte söylenmediğinde de namaz geçerli olur. Farz ya da vacip namaz kılan bir kişinin hangi namazı kıldığını belirlemesi gerekir. Sünnet namazlarda ise hangi vaktin sünneti olduğunu belirlemesi şart değildir.

Oruç, davetli olduğumuz bir ruh şölenidir

Genelev önünde vurdu!Adana'da Ramazan Ç., eski sevgilisi Gül G. ve yanındaki Nebil A.'yı çalıştığı genelev önünde tabancayla ayaklarından yaraladı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber