VENİZELOS’U ÖNCE KOVDU SONRA ‘HOŞ GELDİNİZ’ DEDİ

Öztürk: ‘Türkiye artık 1900’lerin Türkiye’si değil. İslamcılar, dindarlar muhafazakârlar da o yılların dindarları değil. Devletin insanları tek tipleştirmesi asla söz konusu olamaz’

VENİZELOS’U ÖNCE KOVDU SONRA ‘HOŞ GELDİNİZ’ DEDİ

Ali Öztürk sekiz çocuklu fakir bir ailenin en küçüğü. 1959’da Gümüşhane’de doğdu. Trabzon’da İmam Hatip Lisesi’ni bitirdi. O dönemde Milli Türk Talebe Birliği ile tanıştı. Trabzon’da Akıncılar grubunun kurucuları arasında yer aldı. Siyasi nedenlerle 3,5 ay hapis yattı. 12 Eylül’de Selimiye Cezaevi’nde kaldı. Fazıl Necip Kısakürek’in yakın arkadaşı. Trabzon’da Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü ve Sosyal Hizmetler’de 18 yıl memurluk yaptıktan sonra istifa etti. 1993 Mart’ın da Trabzon’un ilk radyosunu kurdu. 28 Şubat’a kadar televizyonculuk yaptı. Halen “Günebakış” gazetesinin sahibi...

28 Şubat sonrası değiştim

Siz hem devletçi, hem milliyetçi hem de İslamcı mısınız?

28 Şubat’a kadar İslamcı, milliyetçi ve devletçiydim. Reflekslerimiz tamamen devletten yanaydı. Örneğin 1997’de aralarında Türk işadamı Rahmi Koç, Fener Rum Patriği Bartholomeos, gibi isimlerin de bulunduğu Yunan bandıralı ‘El Venizelos’ adlı geminin Trabzon limanına girmesini engelleyen protesto edenlerin arasındaydım. Partililer, tüm sivil toplum örgütleri bir araya geldik ve Trabzon Limanı’na inemediler. Biz bunu yaparken işte Rumlar güya gelecekler bizden topraklarımızı isteyecekler. Pontus hayalciliği vardı ve biz buna karşı mücadele ediyorduk. Sonra baktık; tokadı yiyen biz olduk.

Nasıl yani?

28 Şubat’ta başörtüsünü savunduğum için bölücü ilan edildim. Çeşitli gerekçelerle bugüne kadar 200 dava açıldı hakkımda. Çok ağır baskıyla karşı karşıya kaldım. Ortaklarımı tehdit ettiler, ilanlarımı kestiler, televizyonumu satmak zorunda kaldım. Fişlendiğimiz için iş yapamaz hale getirdiler. Anladık ki devlet bu. Kısakürek’in bir ifadesi vardı; ‘Kustum öz ağzımdan kafatasımı...’ Baktım ki bir ben değil, bütün o kitle tamamen bir dönüşüm süreci yaşadı. Bireyin düşüncelerini, kimliğini kişiliğini öne çıkartmadan insanlığını önemseyen bir algı oluştu ve bir dönüşüm yaşandı. O dönüşüm kendisini AK Parti de buldu. Ben de o bireylerden biriyim.

Bartholomeos Trabzon’a gelse tavrınız bu kez değişecek mi?

Bunlar Trabzon’dan kovulduktan yedi yıl sonra 2002 yılında, Venizelos bir daha Trabzon’a geldi ve ben bu kez gazetemde “Hoş Geldin Venizelos ” manşeti attım. 1997’de Venizelos’u kovan gazeteci, 2002 yılında ‘Hoş Geldin’ dedi. Bu ciddi bir değişimdi elbette. Biz devleti kutsayan bir yapıda büyüdük ve sonuç itibariyle devletin bizim gibi kendisine sürekli düşmanlar yarattığını ve hayatiyetini buradan bulduğuna inandık.

Dün ve bugün yaratılan düşmanlar arasında bir fark var mı?

1990’lı yıllarda televizyoncuyken, Emniyet istihbaratla, JİTEM’le çalışırdım. Onlar getirirdi; Rum papazların ziyaretlerinin görüntülerini verirlerdi. Ben de ‘hainler geldiler, sokmayın bunları şehirlere, defolun’ diye haberler yapardım. Biz güya devleti koruyorduk. Ama 1997’de 28 Şubat’ta bizi de hain ilan ettiler. Anladık ki; dün Komünist dediler, Marksist dediler, Ermeniler dediler; ırktan yaklaştılar, dinden yaklaştılar, Alevi’den oradan buradan ve sonuçta fark etmiyor. Devlet ‘can’ bulmak için birilerini düşman görmek istiyor. Devletin hayatiyeti de bu... O dönemde de bizi buldular. Artık Müslümanlar devletin düşmanı değil. Yeni düşman kim olacak bilmiyorum ama yeni bir düşman mutlaka olacak. Bakalım kim olacak? Çünkü görünen o ki; devletin yapısı aynen devam ediyor.

Devletin ‘düşmanı’ halkın ‘ötekisi’ mi oluyor?

Aynen öyle. Devlet kendisine sürekli yeni düşmanlar bulurken, Komünisti, Ermeni’yi, Alevi’yi Rum’u düşman ilan ederken, halktan yankı buldu. 1950’li yıllarda Trabzon’da Komünistler üniversite’yi ele geçirdi dediler on bin kişi üniversiteye yürüdü. Benzer olaylar Türkiye’nin her yerinde yaşandı. Halkı manipüle edebildiler. Halk buna yatkındı. Ama günün birinde irtica adı altında dindarları tasfiye etmeye kalkınca halk kendisinin tasfiye edildiğini düşündü. Bugün devletin kendisini muhtemeldir ki dindarlara dayandıran yeni bir süreç başlıyor. Devlet bundan sonra kendisinden öncekiler gibi, yine kendisine düşmanlar yaratarak hayatiyet bulmaya çalışacak. Devletin düşman yaratma refleksi dindar halkın refleksiyle örtüşürse ağır sonuçlar doğurur. Onun için dilerim demokrasi bu ülkeye biran önce yerleşir Türkiye de ayakları üzerinde durur....

Trabzon sterilize edilmiş gibi. Hiç Kürt göçü alınmadı mı?

Bu devletin sistematik yaklaşımıydı. Mahallelerde Kürt istemediler. Böyle yoğunlaşmaya başladıkları zaman ya mahalle çeteleriyle, gençleriyle ya da farklı unsurlarla buna izin vermediler. Ben Zap suyunda savaşan bir babanın evladıyım. Babam hayatının bir bölümünde Kürdün düşman olduğu algısıyla yaşadığı için uzun süre bu olayları savaş kahramanı gibi anlattı ama günün birinde babama Kürtlerin birer mazlum olduğunu çok büyük zulme uğradıklarını hele hele kendisinden çok daha dindar olduklarını anlatınca dünyası değişti, ağlayarak öldü. Bu bir vicdan muhasebesiydi ama yapacağı bir şey de yoktu. Allah rahmet eylesin inşallah Allah affetmiştir. Bugün tam olarak algıladığımız da söylenemez ama ‘Kürt Mehmet Nöbete’ deme dönemi de bitti artık.

İslamcı yapının içerisinde Milliyetçilik unsuru daha mı ağır basıyor?

Bu Başbakan’da da var. Hepsinde var. Necip Fazıl kendisini ifade ederken ‘Türkün ruh kökü eşittir İslam” demiştir. Milliyetçilik algısı İslami hareketlerin içerisinde vardır ve halen çok güçlüdür. İslamcı bir hareket milliyetçilerle daha iyi uzlaşır. Demokrat solla İslamcılar bir noktaya kadar gider daha erken ayrışır. İslam bir kez ırkı reddetmiyor, ‘ırkını sev’ diyor. Ama üstünlük iddiasında bulunma diyor. Kürt, Türk, Arap Elhamdülillah ben Türküm, Kürdüm, Arabım diyebilir ama ben daha üstünüm dediğinde sorun burada başlıyor. Dolayısıyla ırkını sevmek İslam’ın yermediği bir özellik...

Devlet kışkırtmasın

Hrant Dink olayı, rahiplerin taciz edilmesi öldürülmesi bu ırk sevgisinden mi kaynaklanıyor?

Bakın Sümela Manastırı’nın ibadete açıldığı gün 15 Ağustos 2010 tarihli gazetemde “Hoşgörü korkuyu yendi” başlığını attım. Hemen beni dönemin bir bakanı aradı; “Ya korkuyoruz ne olacak? Vali bey de yanımda” Ben de dedim ki; “Devleti tutun, devlet müdahale etmesin, hiçbir şey olmaz korkmayın.” Ama devlet kışkırtırsa, önüne çıkarsa, dağa gönderirse, önünü keserse oradan bir tehdit yollarsa o başka bir şey. Devlet bir şey yapmasın olmaz. Olmadı da. Türkiye artık 1900’lerin Türkiye’si değil. Türkiye’de İslamcılar, dindarlar, muhafazakârlar da o yılların dindarları değil. Belki 60 yaşın üstündekilerde hala şeriat özlemi olabilir ama 60 yaşın altındaki nesilde böyle bir niyet, istek gayret, çaba asla söz konusu değil. 28 Şubat’tan önceki kitlelerin bugün geldiği evirilme noktası budur. Bir devletin insanları zorla tek tipleştirmek algısı asla söz konusu değil. Bireyin özgürlüğüne saygı duyan bir anlayış bugün çok daha hâkim.

İslamcı dindar kesimin kadın ve eşcinsellere bakışı değişti mi?

Bazı şeyler var; bizi de aşan, yeni yoruma ihtiyacı olan meseleler var. Orada tıkanıyoruz. İslam yenilenmez. Ama İslam’a karşı anlayışı yenilemek gerekir. Her çağda. Eşcinseller gibi konularda bir anlayış yenilemeye ihtiyaç var. Bakış açısını yenileyecek, bizi bir arada tutacak yoruma ihtiyaç var.
Eskiden bir eşcinsele karşı tavır aldığınızda toplumun hiçbir kesiminden sesler yükselmezdi. Ve bu bir insan hakkı ve özgürlüğü olarak nitelendirilmezdi. Kuran -ı Kerim’de bunun cezası sabit ama buna rağmen bir anlayış yenilemesi gerekiyor. Yeni bir anlayış algısı oluşması gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye’de buna ihtiyaç var. Bunu yapacak isim ve öncüler de var ama henüz bu gelişmedi.

‘BİZ DE TÜRKÇEYİ OKULDA ÖĞRENDİK AMA AYRIŞMADIK’

Çok kültürlü, çok kimlikli, çok inançlı bir kent olma halini çoktan yitirmiş Trabzon’dayım. Kentin havasını ‘değiştiren’ sivil örgütlenmeler, o örgütlenmelerin sokağa taşan sesleri diğer bölgelere nazaran burada yok denecek kadar az. Trabzon’da farklı bir ses duymak neredeyse imkansız gibi... ‘Artvin Rize Dayanışma Derneği’. Kapısından içeri giriyorum. Masalarda insanlar kâğıt oyunu oynuyor.
Uzun bir sessizlik... ‘Ayrımcılığın ve ötekileştirmenin ne olduğunu bilmeyen bir kahvedeyiz galiba’ diyorum.

‘Biz ötekileştirmeyiz’
Artvin Rize Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Ocaklı: “Lazlar burada hiçbir zaman öteki muamelesi görmedi. Ötekileşme diye bir kavramı biz kabul etmiyoruz. Trabzon muhafazakârdır. Trabzonlular ortanın sağına yakındır, Lazlar ise ortanın solundadır. Bunun dışında bir ayrışma yok aralarında ama Kürtlerle ikisi de ayrışır.”
Trabzon’da daha önce Rumların, Ermenilerin yaşadığını, Türklerin Orta Asya’dan gelip buraların varoşlarına yerleşmesi sonrası çeşitli nedenlerle ve baskılarla buralardan nasıl gönderildiklerini, birçok kilisenin nasıl camiye çevrildiğini bölgede Ermenilerin olduğunu ama onların da zaman içerisinde Türkleştirildiğini anlatıyorlar. Ama Ocaklı bir şey daha söylüyor: “Bugün son zamanlardaki olaylara bakınca ben de ötekilere öteki gibi bakma ihtiyacı duyuyorum artık. Türk ordusuna yapılan haksızlıkları düşününce ötekileştiyorum işte...” Mustafa Telatar araya giriyor: “ Yoksa bizim kendi aramızda sürtüşme olmaz” diyor. Emekli öğretmen Osman İmamoğlu’nun anlattıkları ise Türkiye’nin özeti gibiydi: “Sadece Kürtler Ermeniler değil biz de asimilasyona uğratıldık. Biz de Türkçeyi evlerimizde değil okulda öğrendik. Ama ayrışmadık. Eskiden kimse kimseye kökeni sormazdı. Şimdi sorulur oldu. Ayrışmaya doğru gidiliyor. Bunlar hep ülkeye oynanan oyunlardır. Bunu körüklüyorlar son zamanlarda daha da arttı.
Gazeteci Ahmet Külekçi ise insanların birbirinden giderek ayrışmasını üç il üzerinden yorumluyor: “Trabzon Diyarbakır ve Mersin. Bu üç ilde Türkiye’nin derinliğini görüyorum. Öyle ki; bu iç il soğukkanlılığını kaybettiği an ülke sıkıntıya giriyor.”

Dink'ten devlet sorumlu
Şehrin, Ermeni olduğu için Hrant Dink’in Papaz Santoro’nun öldürülmesindeki rolünü hatırlatmıyorum bile; ‘hiç mi ötekileştirmediniz’ diyorum. Hep beraber itiraz ediyorlar: “Hayır hayır biz öyle bir şey bilmeyiz diyorlar...”
CHP Trabzon eski il Başkanı, Cafer Hazaroğlu’na hatırlatıyorum. O da Lazların böyle bir sorunu olmadığına inanıyor. “Ama” diyor “Bölgede olan olaylardan da devlet sorumludur. Biz Dink ailesine gidip başsağlığı diledik.”

Zulmü asıl Türkler gördü

Ahmet Celal Ataman Trabzon’un en köklü ailelerinden... Ümmet olan bir toplumdan kişilik sahibi bir topluma geçmenin kolay olmadığını hatırlatarak şöyle diyor: “Cumhuriyet’i kuran bir avuç mübarek insan hem ülkeyi kurtarmaya hem de bu toplumu yeniden dizayn etmeye uğraşmış. Kula kulluğa asırlardır alıştırılmış bir toplum Cumhuriyetle birlikte kişilik sahibi bir vatandaş olma pozisyonuna nasıl gelecekti? Tarih ahlakçı adamların elinde bir değer kazanır. Kurtuluş’un hemen akabinde isyanları çıkarttılar. O zaman yapılanlar ötekileştirme değildi, bir bütünleştirme çabasıydı. Vatandaş kisvesi altında Osmanlı ibaresinden hiç alınmayanlar şimdilerde nedense Türklükten alınıyorlar. Cumhuriyet’i eleştirenlerin bir günde bu kölelik müessesesini ağalık şıhlık sistemini eleştirdiğini gördünüz mü?” Güneydoğu’da Kürtlerin kadınlara çocuklara kız çocuklarına yapılan mezalimi dile getirdiğini hiç gördünüz mü? Oysa İnsanı insan yapan unsurlar bunlardır ama göstermelik bir takım rozetlerin altına herkes sığınmış bazı mücadeleler veriyor. Bunlar geçecek, insanlar bilinçlenecektir. İnşallah Güneydoğu halkı önce kendi adamlarının zulmünden uyanır da esas tekmenin nereden geldiğini görür. En büyük zulmü çekeni arıyorsanız, en büyük zulmü çeken bu coğrafyada devleti kuran unsur Türk ise en büyük zulmü çekendir. Osmanlı Türk’ü sarayına yanaştırmamış, koynuna almamış, süvari yapmamıştır. 36. Jenerasyonda Türk’ün tozu bile kalmamıştır. Kafa yapısı değiştirmedikçe, toplumların kolay kolay demokratik yaşantıya uyum sağlaması insan haklarına saygılı olması mümkün değil.”

Şimdi ben ötekileştirildim

Trabzon’da hem siyaset hem de sivil toplum örgütlenmelerinde avukat Sibel Suiçmez’in önemli bir yeri var. Demokratik haklar ve özgürlükler konusunda bir mesafe alamadığımızı belirterek şöyle diyor: “Biz hala ‘toplum’ haline gelmedik. Eskiden bulunduğumuz siyasi ideolojik gruplar içerisinde ezilen diye Kürtlere daha sempatik bakıyorduk, destekliyorduk ama kendi açımdan geldiğim noktada farklılaştım. Çünkü şimdi ben kendimi ötekileştirilmiş olarak görüyorum. Karpuz gibi ortadan ikiye bölündük. Toprak ağalarına şeyhlere karşı dursalar daha sempatik bakacakken şimdi bakıyorum ki hayır bunlar yokmuş gibi din üzerinden siyaseti onlar da yapıyor. Belki de birbirimizle olgunluk süreci yaşamız gerekirken birden bire “ özür dileyeceksin yüzleşeceksin” gibi dayatmalar bizi bu hale getiriyor olabilir. Bize tarihimiz doğru dürüst anlatılmamış. Onları daha yeni yeni algılıyorsun, başka dinden ırktan insanlar da varmış bunu da algılıyorsun tabi bunların hepsiyle yeni yeni karşılaşmak kolay değil. Biz birbirimizi sindirecekken kullandıkları dil üslup insanın kendisini koruma refleksine neden oluyor. Dolayısıyla bu Kürt açılımı denilen şeyin insanları birbirine karşı daha da açtığını uzaklaştırdığını düşünüyorum. Taleplerin ne olduğunu bildiğinizde de zaten sevimli bakamıyorsunuz”
Suiçmez Avrupa’dan gelen fonlar ve devletin de bunlarla beraber hareket etmesinin sonucunda kendi istedikleri sivil toplum örgütleri yarattıklarını, bu şekilde kurulmuş sivil örgütlenmelerle aynı düşünceye sahip olmayanlarında o çarkın dışına çıkartıldığını belirtiyor

YARIN: BEN AZINLIK DEĞİLİM TÜRK VATANDAŞIYIM

14 Kasım 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber