Karadeniz

Karadeniz

Karadeniz ile ilgili tüm haberleri ve son dakika Karadeniz haber ve gelişmelerini bu sayfamızdan takip edebilirsiniz.!

Karadeniz ile ilgili tüm haberleri ve son dakika Karadeniz haber ve gelişmelerini bu sayfamızdan takip edebilirsiniz. Toplam 672 karadeniz haberi bulunmuştur.

Bir İstanbul beyefendisi Vedat Günyol
Bir İstanbul beyefendisi Vedat GünyolEdebiyatta bir öncü... Neredeyse bir asıra tanık. Şimdi vazgeçemediği kitapları, öğrencileri ve akşamdan akşama votkasıyla huzur içinde... Hicran DuranBen doğunca bozulmuşlar: "1911'de Fatih Çırçır Mahallesi'nde ailemin üçüncü oğlu olarak dünyaya gelmişim. Bozulmuşlar biraz, kız bekliyorlarmış. Bir tek dedem sevinmiş buna. Adımı da o koymuş. Dört beş yaşamın anılarından, onunla ilgili olarak, beyaz sakallı, aydınlık yüzlü bir ihtiyar var belleğimde.Adliye müsteşarı olan dedem babamın annesini boşayarak ikinci kez evlenmiş. Bu ikinci evlilikten bir erkek çocuğu olmuş. Amcam Mehmet Feyzi Bora, dünya şekeri bir adamdı. Onunla 16 yaşımdayken dost oldum. Babam üvey annemin hışmından korkarak ve bir arkadaşının kandırmasıyla 1900 yılında kendini Paris'e atmış. Paris o zaman nefis. Paris'e hayran dönmüş. Onu Diyarbakır'a göndermişler. Orada annemle tanışıp evlenmişler. Annem güzel bir insandı. Sonra biz fırlıyoruz. İki erkek ve kız kardeşim Mihrimah."Cahit Sıtkı kızkardeşime aşıktı: "Kızkardeşim Mihrimah Cahit Sıtkı'nın aşık olduğu ve "Abbas" şiirini patlattığı kadındır. Ama kızkardeşim bunun farkında değildi. Biz Cahit Sıtkı ile Diyarbakır Lisesi'nin ilkokulunda beraber okuduk. Birbirimizi çok seviyorduk. Daha sonra İstanbul'daki evimize de sık sık gelirdi, ben de `beni ne kadar seviyor' diye düşünüyordum. Meğerse kız kardeşime aşık olmuş. Ama kızkardeşim de abi diyordu ona. Ancak Cahit Sıtkı ölmeden önce Şahap Sıtkı diye biri var. Ona açılmış. Benim sevdiğim oydu ama utandım, açılamadım demiş.Annem de babam da çok yumuşak insanlardı. Birer fiskelerini görmedik. Babam kaymakamdı. Ama sıkıldıkça istifa ediyordu. 1918'de Kartal Kaymakamı'ydı. Sonra Mustafa Kemal'e katılmak üzere istifa etti bizi Anadolu'ya götürdü. Müthiş bir serüvendir o günler. Sonra dedem öldü, geldik İstanbul'a yerleştik. Ben İstanbulluyum. İstanbul'da doğdum, herhalde İstanbul'da öleceğim.Dinle pek aram yok: İlkokula 1918'de Diyarbakır Lice'de başladım. İstanbul'a geldikten sonra, ortaokula başladım. Gelenbevi Ortaokulu. Fatih'te bir yangın yeri, yıkıntıların arasında sapsarı gül gibi bir okuldu. Ağabeyim de orada okudu. Sonra Ağabeyim Sedat, Saint - Benoit Lisesi'ne girmişti. Ben de arkasından... Babam Fransızlara aşıktı. Latin harfleri ilan edildiği zaman ben zaten latin harflerini biliyordum. Yedi yılımı alan Fransız Lisesi'ndeki yaşamım; ev, okul, sinema üçgeni arasında geçiyordu. Evde günlerim, o göz açtırmayan dersler dışında, Türkçe, Fransızca roman ve öykü okumakla geçiyordu. Bir de günün ünlü Amerikan sinema artistlerinden getirttiğim imzalı resimleri çerçeveleyip duvarlara asmakla. Lise yılları benim için çok mutlu yıllardır. Saint Benoit'da bana hiçbir şekilde Katoliklik, din önerisinde bulunmadılar. Benim zaten dinle aramın barışık olmaması ta o zamandan başlamıştı. Dergicilik bir tutku: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdim. O dönemin en güzel fakültesiydi. Çünkü Hitler'in kovduğu dünyaca ünlü bilim adamları gelmişti. Orada arkadaşlar edindim. Robert Kolej mezunu iki arkadaş Yücel adlı bir dergi çıkarıyorlardı. Dergiciliğe onlara yaptığım bir çeviriyle başladım. Sonra yazılar yazmaya başladım. Böyle geçti yıllar. 17 yıl Yücel Dergisi'nde çalıştım. Sonra Orhan Burian ile Ufuklar Dergisi'ni kurduk. Burian bir yıl sonra öldü. Ben dergiyi Yeni Ufuklar adıyla çıkarmaya başladım. 25 yıl sürdü. 8 yıl da avukatlık yaptım. Ama sevmedim. Bir türlü ısınamadım avukatlığa.En güzel yıllarım: Sabahattin Eyüboğlu ile Çan Yayınları adıyla bir yayınevi kurduk. 62 tane kitap bastık. Modern klasikleri çevirdik. Her pazartesi Sabahattin Bey'in evinde saat 12'den 7'ye kadar çeviri yapıyorduk. Bazen Mina Urgan ve Azra Erhat'ın da katıldığı çeviriler oluyordu. Fakat saat 7'den sonra Mavi Yolcular adıyla tanınan dostlar sökün ediyorlardı (Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı). Oturup kafa çekiyorduk. O günleri unutamıyorum. Şimdi o anılarla yaşayıp duruyorum.Biz sosyalisttik: S
4.03.2000The Others
Çehof Lazdur, Laz Kalacuktur
Çehof Lazdur, Laz Kalacuktur!Dilek Girgin CANİşte ipuçları: Çehov, Karadenizli'dir, hatta Laz'dır. Hep bir şeyler yapmak isteyen ama yapamayan kahramanları Lazlara çok benzer. Vişne, sadece Karadeniz havalisine özgü bir meyvadır... Şifre: Ferhan Şensoy... Ayrıntılı cevap aşağıda...İlanı gördüm atladım. Atlanmayacak gibi değildi. Ferhan Şensoy, Çehov'un 'Vişne Bahçesi'ni, 'Fişne Pahçesu' adıyla güldürü biçiminde oynayacaktı, Çehov'un Laz olduğuna karar vermişti ve "Laz kalacaktır" diyerek de bir iddia ortaya atıyordu. Çehov'u Ferhanca bir komedi olarak izlemek nasıl olacaktı? Ben Çehov'u okurken, izlerken hiç mi hiç eğlenmem, eğlenemem. Çok yoğun bir keyif alırım ama. Bir kır evi, kocaman bahçe, bıkkınlığın fevkalade yakıştığı, hep bir şeyler yapmak isteyen ama yapmayan - yapamayan kahramanlar, sessizce çekilen aşk acıları, rehavet. Ve hüzün. En derin bunu hissederim. Ama işte şimdi Laz bir Çehov, yarı Laz yarı Rus oyun kahramanları, güldürü olarak sahnelenmiş bir 'Vişne Bahçesi'. Gülebilir miyim acaba? Evet, neden olmasın? Çehov'un Lazlığı meselesine açıklık getirelim önce. Diyor ki Ferhan Bey: "Çehov Karadeniz kıyısında bir kasabada doğuyor. Denizin öbür tarafından sadece. Biz ne kadar Karadenizliysek, o da o kadar Karadenizli. Çehov'un tipleri de kendi hikayeleri etrafında dönen, çift-çubuk sahibi, köylü insanlar. Bizim Karadenizlilere benzerlikleri var. Hatta fonetik olarak Lazca dediğimiz Lazika dilinin de müzikalite olarak Rusçaya yakınlıkları söz konusu. Aslında bunlar çok önemli değil. O dünyaya çok oturuyordu." Hangi dünyaya? "Orada anlatılan hikaye, vişne ağaçlarının kesilmesi, yazlıkçılar için sayfiye evleri yapılması hikayesidir. Yani Laz müteahhit durumu. Bizim Karadeniz'de de dutluk, kiraz bahçesi dahil her şey kesildi, beş katlı, sefertası biçiminde iki oda, bir salon evler yapıldı. 'Vişne Bahçesi', Çehov'un son oyunu. Çarlık Rusya'sının son günlerini anlatıyor. Bir devrimden söz etmiyor ama bunun verileri var oyunda. Bir çöküşü anlatıyor Çehov. O çöküş, köylünün müteahhit olarak birdenbire zengin olması filan Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu garip çöküşe de denk düşüyor."Vişne de anahtar sözcük. Zira vişne, Karadeniz havalisine özgü bir ağaç. Dünyada vişneyi başka bilen de yok. Bu bilgisizlik nedeniyle de Karadeniz çevresindeki ülkeler dışında "Kirazlık" adıyla oynanmış 'Vişne Bahçesi'. Yani "Dünya Çehov'a bizden daha uzak ya da Çehov bize daha yakın". Vişne hakkında Ferhan Şensoy'un anlatacağı bir sürü şey var. "Sizin bahçenizde yoktu ki, bizim bahçemizde vardı vişne ağaçları. (Ferhan Bey, Karadenizli, biliyorsunuz, di mi?) Bu yüzden biliyorum. Vişneyi ağaçtan topladıktan sonra 24 saat içinde ne yapacaksan yapman lazım. Meyva diye satamazsın, acıdır. Suyunu sıkarsın, şerbet yaparsın ya da reçel. Bir de firketeyle çekirdeğini çıkartarak vişne kurusu yaparsın. Vişne bir sembol oyunda, hikaye de onun üzerine kurulu. Vişneden yapılan reçelin reçetesi unutulmuş, bu nedenle vişneler işe yaramıyor. Vişne bahçelerinin satılması gündeme geliyor." 2000 yılında Karadeniz'in bu yakasında Giresun ile Trabzon arasında bir yerde geçiyor oyun. Kurgu ve karakter isimleri aşağı yukarı korunmuş. Fakat oyuncular söylemekte zorlanıyorlar bu isimleri, arada sırada da "Ne acayup isimlerimuz var" diyorlar. Kostümlerin üstü Rus dönemini yansıtıyor, altta Laz şalvarı var. Çok dramatik bölümler çıkarılmış, yerine Ferhan Şensoy üç sahne yazmış. "Çehov genel olarak ağır bir dram olarak sahneye konulmuş. Ama Çehov başından beri 'Bu bir güldürüdür' diye yırtınmış. Çehov'un komedi anlayışı kahkahalar attıran bir anlayış değil. Komik unsurlar var, bunların altının çizilmesini istiyor. Bizim üslubumuzda bir komedi olduğu söylenemez. Ama kendi üslubumuza çektik oyunu. Çok dramatik yerlerini attım, çünkü komedi yapmak istiyordum... Bugünün Karadeniz'inde Ruslar, Nataşa olarak varlar zaten. Çehov'un 'Üç Kızkardeş' oyunundan Olga, İrina, Maşa da o kasabaya Nataşa olarak çalışmaya geliyorlar. Dolayısıyla onlar Rusça konuşuyorlar.
19.02.2000The Others