Ertuğrul Özkök “gırtlak 9 boğum” retoriği gereği dilinin ucuna gelip gerisin geriye yuttuğunu dile getirdi.
Özellikle “Ege”den başlayarak dalga dalga insanlarımızın içlerinden püsküren “lavları” Hürriyet’teki köşesine döktü.
Gerçekten artık “gına” geldi.
Elbette kimse güzel ve yalnız ülkemizin bölünmesini istemez.
Ama...
Gerçekten...
“Kabak tadı” verdiler.
Bir kamuoyu araştırması yapılsa büyük çoğunluğun “birlikte ve kardeşçe yaşayalım” cevabını vereceğine hiç kuşku yok... Ne var ki artık “ayrılın, ne haliniz varsa görün” diyenler çoğalmakta.
“Ne senle, ne sensiz oluyor” gibi bir psikoloji giderek yayılmakta.
Ege ve Kuzey İtalya
İtalya’nın Kuzey İtalya’sı nasıl ki “kopmak” istiyor yıllardır, Türkiye’nin Batısı’nda bu nabız atışını algılıyorum.
Yani...
“Ayrılıkçılar” sadece Güneydoğu Anadolu’nun PKK çekim alanına giren kesim değil.
İşte “tehlikeli” olan da bu.
Türkiye’nin 2 ucunda “separatist” rüzgârlar esmekte.
Ege’de henüz yeni...
Rüzgâr değil hafiften esen “meltem...”
Güneydoğu değil ama Ege çok daha “etkin” olabilir.
Türkiye’nin “kırmızı kitabı” Güneydoğu’daki PKK’nın yaydığı “ayrılıkçı virüse” karşı “ulusal bağışıklığı” güçlendirmeye odaklı.
Ne var ki her virüs, bünyede kendini korumak için savunucu antikorlar üretir.
Ege’de uç veren psikoloji böyle yorumlanmalı.
Orta Anadolu’daki antikorlar ise baskın ve egemen milliyetçi DNA’ları yansıtıyor.
Daha köşeli, radikal bir çizgi bu.
Zehirli ayrılıkçı tohumlar
Elbette...
“Toptancı” bir görüşü yansıtıyor değilim.
Ne Ege’de insanlarımızın tamamı “ne halleri varsa görsünler, ayrılmak istiyorlarsa ayrılsınlar” diyor, ne Güneydoğu’daki Kürt yurttaşlarımız ve özellikle Türkiye’nin diğer yörelerine yerleşmiş Kürt kardeşlerimiz ve de Türk-Kürt evliliklerinden doğan milyonlarca insanımız tümüyle “ayrılık” çağrılarına kapılmıştır.
Fakat...
PKK terörü milletimizi zehirleyen kanlı tohumları atıyor.
25 yılın sonunda fidan gibi gençlerin canına kıyan bu örgüt, insanlarımıza “yeter artık” volkan püskürmesi yaptırdı.
“Ne verirsen yetmiyor” yargısı yaygınlaşmakta.
2010 Türkiyesi artık eskisi gibi değil.
“İnsan haklarına dayalı ileri demokrasi çerçevesinde eşitlik” yürekten paylaşılıyor.
Buna karşılık hiçbir şeyle yetinmeyen ve yetinmeyecek gibi algılanan dayatmalar sabırları zorlamakta.
Bu satırların yazarı “Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünden, insanlarımızın tüm etnik kökenlileriyle birlikte demokrasinin eşitlik ve adalet içinde birlikte yaşamasından” yanadır.
Ancak...
Üzülerek altını çizeyim ki, gidiş o doğrulukta değil.
Güneydoğu’daki “tez” yıllar içinde “antitez” üretti.
Devletin “hassas” politikaları Güneydoğu kadar Batı’daki “isteyen istediği yere gitsin” psikolojisini de dikkate alarak çizilmeli.
PERA TERASLARI
Yukarıdaki satırlarda “21. yüzyılda ayrılık” söylemlerine karşın “Pera” kaç yüzyılın mozaik zenginliği.
Beyoğlu, Tepebaşı son birkaç yılda İstanbul’un çekim merkezi oldu.
Özellikle tarihi değeri olan binaların onarılması ile teras kafeleri, barları, restoranları Haliç’ten Marmara’ya harika manzaralarla sarılmış.
Akşamüzerleri güneşin Haliç’e ışık sütunu bırakarak Eyüp sırtlarında batışını izlemek büyük keyif.
Bu yaz da gene balon bardaklarda pembe şarap terasların gözdesi.
Nupera, İKSV’nin terasındaki X, Mikla ve 360, Pera teraslarının öncüleri...
Bunlara hafta içinde Miapera da eklendi.
19. yüzyıl Fransız mimarisini yansıtan şık bir otel.
Tarihi kimliği bozulmadan yenilenmiş.
Tüm konforun ötesinde “yaşam danışmanlığı servisi” de hoş bir özellik.
Neden Miapera?
Pera Beyoğlu’nun ilk ismi...
“Mia” ise İtalyancada “benim” anlamına geliyor.
Yani “benim Peram...”
Pera’nın “Beyoğlu“na dönüşmesinin ilginç bir hikâyesi var.
Kanuni Sultan Süleyman döneminin Venedik Büyükelçisi Andrea Gritti’nin Luigi adlı oğlu, Taksim dolaylarındaki bir konakta oturuyormuş.
Babasının konumundan dolayı “Bey Oğlu” diye anılırmış Pera bölgesi.
Böylece zamanla Pera’nın adı Beyoğlu’na dönüşmüş.
Terasın açıldığı gece “Bir Tasarımcının Moda Yolculuğu Öyküsü” adıyla düzenlenen defileyi de izledik.
Simay Bülbül’ün tasarımlarını alkışladık.
Simay Bülbül’ün Aşk-ı Memnu dizisi tasarımcılarından olduğunu da öğrendim.
Tasarımları ile örtüşen mankenler seçmişti.
Özellikle rengi, alürüyle Beril Kayar...
Galata giderek sanatçı atölyelerinin çoğalmakta olduğu bir yöre.
Ressamlardan sonra şimdi de modacılar Galata’yı mekân tuttular.
Simay da onlardan biri...

Tayyip Erdoğan ve AKP % 80 oya doğru mu koşuyor?