“Balkon denince aklınıza ne geliyor? Goya’nın “Balkondaki Mayalar”ı mı ya da Manet’in balkonu mu? Benim balkonum her şeyin ortasında yer alıyor. Dünyayla birlikte dönüyor ve döndükçe renkleniyorum. Çünkü Hayata Ay’dan bakıyorum. Aydan gibi bakıyorum.“

Nadide insanlar vardır hayatınızda, onlarla sohbet etmek için can atarsınız. Hani aklınıza takılan bir şey olduğunda O’na sorayım bilir ya da bir çözüm yolu gösterir dersiniz. O nadide insanlardan biri olan, başta kişiliği olmak üzere, resimlerine ve iş hayatındaki başarısına hayran olduğum Aydan Baktır’ın tüm yönlerini bir röportaja sığdırabilmem mümkün değil. Onu daha yakından tanımak için 17 Aralık 2015 tarihinde Galeri Apel’de açılacak sergisine giderek eserlerini görmeniz ve iş kadını sıfatının yanı sıra sanatçı yönüne de vakıf olmanız gerekir.

Robert Kolej’in ardından resim yapmaya olan ilgisi nedeniyle eğitimine Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü’nde devam eden Sn. Baktır, yüksek lisans sonrası eşi ile Neta Reklam Ajansı’nı kurmuş. Eşinden ayrılınca işinden de ayrılan Aydan Baktır, o dönem elinde sermayesi olmadığı için Pamukbank’a başvurmuş ve işe kabul edilmiş. Burada reklam müdürü olarak 2,5 yıl çalışmış. Reklam ajansından sonra bankada çalışmak nasıl oldu kendisine soralım…

Aydan Hanım, bankada çalıştığınız dönemin kariyerinize nasıl bir katkısı oldu?

Benim için önemli bir tecrübeydi diyebilirim. İlk bankamatik kartlarının ülkemizde de kullanılmaya başlandığı yıllardı ve çalıştığım banka, alanında ilklere imza atmaya özen gösteriyordu. Burada özellikle kurumsal ilişkiler konusunda deneyim kazandım. O dönemde şirketlerde böyle bir birim yoktu ancak zaman içerisinde bir şirketin reklam, tanıtım haricinde bir kurumsal kimliği ve kurumsal duruşu olduğu bilinci ön plana çıkmaya başladı. Burada edindiğim tecrübe de ileriki dönemde bu yönde çalışmalar yapmamı sağladı. Şu anda şirketlerin kurumsal kimliği, sürdürülebilirliği ve itibar yönetimleri ile ilgili çalışmalar yapıyorum. Şirketlerin sürdürülebilirliği için itibarlarını sürekli kılmak zorundasınız. Algı yönetiminde itibar önemli bir kavram.

 

 

Bankadan sonra iş hayatınız hangi yönde ilerledi?

Sonrasında 3 ortaklı “Birleşik Tasarımcılar Grubu“nu kurduk. Ancak reklam kökenli olduğum için sadece tasarım ile kısıtlı kalmak istemedim ve 1994 yılında Ring Reklamcılık’ı kurdum. Yerli ve uluslararası çok müşterim oldu. Sektörlerinde önde gelen şirketlerle çalıştım. Ayrıca çok kitap yayını yaptım. Yüze yakın kitap yayınlamışızdır. Bu arada tabii akademi kökenli olduğum için resim hep benimle birlikte ilerledi.

Yakın zamanda bir serginiz olacak. “Balkon 360”, neden bu isim?

Şu an Galeri Apel ile çalışıyorum. Buradaki çalışmalarım genellikle kavramsal. Belirli bir temaya yönelik üç boyutlu çalışmalar yapıyorum. Açılacak sergide de temamız “Balkon”. Balkondan baktığınızda ufkunuz genişler ama kendi mahremiyetinizi de koyarsınız içine. Ben de benim balkonumun görüş açısının daha geniş olması gerektiğini düşündüm. Bu sebeple de ismini “Balkon 360” koydum.

Balkon 360’dan baktığınızda neler görüyorsunuz?

“Balkon 360” konsepti sıra dışı bir çalışma oldu. Kavramsal sanatta farklı düşünce dinamikleri oluşturmak lazım. Herkesin göremediği bir açıdan bir şeyler yapmak lazım. Ben kavramsal sanatta çok klasik bir çizgide yürümek yerine ne yapabilirim sorusunu, yine kendi resim üslubum içinde kurguluyorum. Çok sevdiğim renklerden ödün vermiyorum.

Aslında kavramsal sanatın reklamcılıkla çok yakın ilgisi var. Biz işimiz gereği hep kavramsal, metaforik düşünmeye alışıyoruz; sonuçta reklamlarda da belirli metaforlarla işimizi aktarıyoruz. Benim kavramsal sanat anlayışım da küçük metaforlarla farklı dünyalar algılatabilmek. Sonuçta her şey gördüğümüz gibi değil. İşin içine hem hayal katıyoruz hem de kendi duygularımızla bir keşifte bulunuyoruz.

Resim ve reklamcılığın dışında bir de sosyal sorumluluk yönünüz var. Bu süreç nasıl başladı?

Benim hayatımda çok önemsediğim bir konudur sivil toplum çalışmaları. 12 yıl önce TÜSİAD içinde kadın erkek eşitliği komisyonu oluşmuştu. O zaman biz yaklaşık 40 kadın ayrılarak KAGİDER’i kurduk. Sivil toplum hareketinin kadın için çok önemli bir eğitim ve öğretim yeri olduğuna inanıyorum. Özellikle çalışan kadınlar için.

Kadının çalışması çok kolay değil. Hepimiz kendi iş hayatımızdan da biliyoruz. Bizim ilk amacımız öncelikle kadın dayanışması oluşturmak. Öte yandan kadının kendi ayakları üzerinde durabilmesi için hangi enstrümanları kullanılabileceğini ona göstermek. İş hayatında belirli bir yere gelen kadınlar olarak başka kadınlara fayda sağlayabilmek ve desteklemek için tecrübelerimizi, bilgimizi paylaşıyoruz. Yön gösterici olmaya gayret ediyoruz.

Kadının mümkün olduğu kadar kendi ayakları üzerinde durması, kamuda ve yönetimde söz sahibi olması gerekiyor. Avrupa’da bütün yönetim kurullarında en az 2 kadının yer alması yönünde bir karar alındı. Bu çok önemli bir karar. Kadınların empati gücü, daha farklı çözüm yaklaşımları ve kadın dilini kullanması önemseniyor.

Kadın dili çok farklı bir dil. Biz kadınlar bir araya geldiğimizde kadın kodları ile iletişim kuruyoruz. Oysa toplumda o kadar ataerkil, maço bir dille konuşuluyor ki sonuçta otoritenin dili haline geliyor. Halbuki kadın dili daha farklı, daha empatik, daha kontrollü. Kadın dili kullanarak, kadınla ilgili ön yargıları kırmamız gerekiyor.

 

Kadın dili toplumdaki kadına duyulan  ön yargıları yıkabilecek mi?

Kadın için söylenen sözler zaman içinde ön yargı oluşturuyor. Kadın cinayetlerindeki artışa baktığımızda bazı sebepleri çok net görebiliyoruz. Birincisi, eskiden kadınlar hayatın içinde bu kadar değillerdi, aslında daha da çok olmalılar ama buna öncelikle bir erkek tepkisi var. İkincisi, toplumda yerleşmiş ön yargılar var. Farz edelim ki kadın şiddet gördü, “O kısa etekle gezmeseydi.” ya da “O saatte orada ne işi vardı?” gibi söylemler duyabiliyoruz. Oysa kısa etek giymesi kadının gördüğü bu şiddetin mazereti değildir.

Namus ve yapılabilirler kavramı hep ataerkil kavramlarla şekilleniyor. İşte burada kadın dili çok önemli. Bu kodlarla konuşmamayı öğrenmemiz gerekiyor. “Saçını da öyle tararsa, o bara da giderse, su testisi su yolunda kırılır.” gibi garip söylemler bir insanın sonuçta en temel hakkı olan insan hakkına saldırıdır. Hayatta en önemli hakkımız kişilik haklarımızdır, diye düşünüyorum. Yaptığımız resim, yazdığınız yazı bizim birer birey olduğumuzun göstergesidir.

 

Hayatınızı, daha geleneksel yaşamak yönünde seçebilirsiniz ama bu size başkalarına karşı baskıcı olma hakkını vermez. Bu durumun tam tersi için de aynı şeyler geçerlidir. Hayatını çok rahat, uçlarda yaşayan biri de bir diğerine bu hayatı dikte edemez. Dolayısıyla önce biz kadınlar olarak “kadın dili” konuşmalı ve gelecek nesillerin bu ön yargılardan, kalıplardan etkilenmemesini sağlamalıyız.

 

Kadınlar olarak hayatın içinde daha fazla olmalıyız.

 

https://twitter.com/seraptorun73