Hayko Cepkin: Beni hiçbir şeye inandıramadı dünya

İlk bakışta ne kadar da farklı görünüyor değil mi? Peki nedir farklılık, sadece dış görünüş mü? Ortamın çılgın, eğlenceli, hoş sohbet çocuğu o. Gülüyor, güldürüyor, söylüyor, söyletiyor. Ama o vurucu şarkı sözlerinin, o isyanın bir sebebi olmalıydı elbette. İşte asıl farkı burada! Hayko Cepkin'i sadece 'görünüş' olarak farklı algılamak yerine, birçoğumuzun yaşadığı iç hesaplaşmalarını, varoluş sıkıntılarını, pişmanlıkları ne kadar farklı ve doğru şekilde anlattığına dikkat etmek gerek. 21 dakika 45 saniye boyunca hep beraber dikkat edelim mi?
 

Hayko Cepkin: Beni hiçbir şeye inandıramadı dünya

Dünya üzerinde neşeli ve tatlı olan hiçbir şey yok

İsyanınız neye?
Yaşamaya! Nefret ediyorum. Bu insanoğlunun planlayıp programladığı, üretilmiş, matematiksel bir yaşam oyunu. Açıkçası benim çok da hoşuma gitmedi. Dolayısıyla, hoşuma gitmeyen bir şeyin içerisinde kendimi mutlu edecek malzemeler arıyorum. Yoksa yaşamanın çok neşeli, tatlı bir şey olduğunu söyleyemem. Dünya üzerinde neşeli ve tatlı olarak gördüğüm hiçbir şey yok.
 

22 yıldır anlatıyorum

 22 yıldır anlatıyorum

İlk zamanlardaki sert duruşunuz, zamanla yerini daha eğlenceli bir Hayko’ya bırakmış gibi. Burada bir dönüşüm süreci söz konusu mu, yoksa aslında hep eğlenceliydiniz de biz buna sonradan mı şahit olduk? 

Ben her zaman eğlenceli, eğlenmeyi seven, özellikle de eğlendirmeyi seven bir şahsiyettim. Ama sahne sanatlarında herkesin olmak istediği bir adam vardır. Güçlü, devrilmeyen, bükülmeyen, ezilmeyen… Bu da oynamayı çok sevdiğim karakterlerden biri. Dolayısıyla sahnede canlandırmayı arzu ettim. Çünkü hayal dünyamda öyle bir adam var. Yaptığım müziğin kültürel altyapısı olmadığı için, bir de eğreti, itici gözükme ihtimali çok olduğu için, sahne ile normal hayatı birbirinden ayrıştırıp bunu insanlara anlatmamın gerektiği bir süreç geçirdim. Yani anlatma süreci… Bu anlatma sürecini, sahnedeki rolümü takip ederek anlatma imkanım yoktu. Onun için ikisini birbirinden ayırdım. Sahnedeki güçlü, sert, karışık, itici, eğreti rol dışında; birebir iletişim kurduğum alanlarda doğru olanı, bunun sahne sanatları olduğunu, bunun bu şekilde ve bu sebepten yapıldığını, 22 yıldır anlatıyorum.  

Türkiye’de ciddi bir sosyolojik test gibiyim

Türkiye’de ciddi bir sosyolojik test gibiyim

Ben aslında Türkiye’de ciddi bir sosyolojik test gibiyim. Hakkımda üniversite tezleri yazıldı. Bilgi aktarıp yardımcı olmak için gidip görüşmüşlüğüm de vardır. Her seferinde “Neden seviliyorsunuz?” sorusuna bağlanıyor konu. Yani, “Nasıl sevilebilirsiniz abi siz?” pozisyonunda bir sıkıntı var. Benim de başarmaya çalıştığım şey, malzemenin, görünen şeyin garip olduğu değil. Hani bakmak ile görmek arasındaki fark vardır ya… Birileri sadece bakar, birileri de görür. Benim işim görenlerle. Bakanların da gözlerini açıp nasıl görmesi gerektiğini anlatıyorum.

Yaptığım  şey, aslında birçok zinciri kırmakla alakalı. İnsanların belki hayatı boyunca göremeyeceğini düşündüğü bir şeyi göstermeye çalışmak hoşuma gidiyor. "Abi sayende böyle oldu, hayatımda bu değişti, böyle düşünmemem gerektiğini anladım, böyle yaptım" diyen bir sürü insanla karşılaşıyorum. Demek ki doğru ve güzel bir şey yapıyorum.

Bu iş manyak eder adamı!

Bu iş manyak eder adamı!

Adrenalin tutkunu, sert, brutal vokal yapan, çığlıklar atan Hayko Cepkin, ne oldu da şehrin kalabalığından sıkılıp çiftlik hayatını seçti?

Bazı insanlar bazı meslekler hakkında şöyle düşünür: "Aman abi her şey onlar için, hayatı yaşıyorlar, ne kadar güzel" vesaire... Benim işim gözüktüğü kadar kolay değil. Bu tempoya girdiğinde 1 haftada pes edecek milyonlar var. Kritiğini, planlamasını, stratejisini yapmak zordur. Çünkü insanlara hitap ediyorsunuz. Söyleyeceğiniz bir kelam, bir salise içerisinde hayatınızı etkileyebilir. Herkesin gözünün önünde, hayatınızın finali olabilecek hatalar yapıp saniyesinde yok olma ihtimaliniz var.

Durmaksızın bir şeyleri insanların beğenisine sunduğunuz, ürettiğiniz, insanlardan negatif eleştiri aldığınızda yıkılabileceğiniz, psikolojik olarak dağılabileceğiniz bir iş bu… Her şeyi pozitif sunan bir ortamınız, şirketiniz ya da PR matematiğiniz varsa, popüler kültürün merkezine yerleştirilen bir projenin içerisindeyseniz, "Dün neydik, bugün ne olduk arkadaş" diye kendinizi şaşırabilir, ruhunuzdan pek çok şey kaybedebilirsiniz. Tabii işin mutfağından gelmediyseniz... Bu iş manyak eder adamı!

 

Bu işte modunuzun hep parlak olması gerekir

Bu işte modunuzun hep parlak olması gerekir

Varoluşunuzu bozabilecek, devamlı sosyalleştiğiniz bir meslek dalıdır. Durmaksızın kalabalığın ve sosyal ortamın içinde olduğunuz, herkesin özel ilgi beklediği bir iş. Her konuşma yaptığınızda ‘Benimle şöyle konuştu’ diye anlatmayı arzu ettiği bir anısının olmasını ister insanlar. Bu sebeple modunuzun hep parlak olması gerekir. Bu yorucu, çok yorucu... Bir de şehir yorucu. İşin yorucu.

Durmaksızın düşünmeye sevk eden, durmaksızın plan yapmak zorunda bırakan bir meslek dalı bu. Dolayısıyla en azından eve döndüğümde sakin olabileceğim, düşünebileceğim, iki günde moral motivasyon olarak doyabileceğim, toparlayabileceğim bir şeye ihtiyaç duydum. Aklımda hayvanları toparlayabileceğim, yeri geldiğinde onlara bakabileceğim bir alana sahip olmak vardı zaten. Bunu şehir merkezinde yapma imkanım yok. Dolayısıyla köy bölgesinde, hayvan ve tarımcılık üzerine bir arsa buldum.
 

Bana ne gerek var, eksik kalayım dedim

Bana ne gerek var, eksik kalayım dedim

'Aşkın Izdırabını' albümünüzde bile aşkı bizim bildiğimiz şekilde anlatmıyorsunuz. Daha çok psikolojik çekişmeler, iç hesaplar, aile gibi kavramlara yöneliyorsunuz.

Hastalıklı halleriyle anlatıyorum. Varoluş, yokoluş, yukarısı, aşağısı, sağ, sol, kuzey, güney, doğu, batı… Yani hem evrensel konular hem de evrensel yapının içerisindeki bireyler… Çocuk yaşta ilk yazdığım bestenin sözleri, standart dünya müziğindeki gibi klişe aşk sözleriydi... Ama söylerken ağzıma hiç yakışmadı. Beni terk ettiğinden, vazgeçtiğinden bahsetmek yerine; daha ulvi bir noktanın benden vazgeçmişliğine, terk etmişliğine uzanmaya karar verdim. O tip sözler yazmaya başladım. Ne zaman ki bu formu buldum, yürümeye başladım. Yazdığım sözler hoşuma gitmeye başlayınca dedim ki, benim çizgim bu, başka bir şeyle uğraşmama gerek yok. Zaten bir sürü uğraşan var. Bana ne gerek var, eksik kalayım dedim.
 

Maalesef kafalar geç çalışıyor insanoğlunda

Maalesef kafalar geç çalışıyor insanoğlunda

Aile sizin için nedir? Nasıl bir aile ortamınız vardı?

Aile işin temel taşı, yaşam faktöryelinin birinci kuralı, birlik olabilme halidir. Bunu kendi ailemden biliyorum tabii ki. Kalabalık bir ailede büyüdüm, yaşlılarımız çoktu evde. Bununla ilgili maddi manevi zorluklar yaşanmış olsa bile, babamın ve annemin hiçbir zaman şikayet ettiğini görmedim. Çok zorlandıklarını yıllar sonra aklım erdikçe anladım. Maalesef kafalar geç çalışıyor insanoğlunda.

 

Bu işi yapacaksanız önce ekibinizi kurun 

Bu işi yapacaksanız önce ekibinizi kurun 

Mesleki yaşantımda da bir yola giriyorsam, bunu aile gibi sürdürmek isterim. Çünkü o zaman çok kuvvetli oluyoruz. 14 senedir albümüm var, 13 senelik ekibim var. Bu kolay yakalanabilir bir matematik değildir. Şimdi gençler soruyorlar. "Abi biz de yapacağız, nasıl olacak?" Önce ekibinizi kurun, birinci kural bu. Çünkü 4 kişi yan yana gelince, biri üç konser sonra der ki, “Ben daha ön planda olmak istiyorum." Diğeri der ki, “Bu hayat bana göre değil”. Bir tanesi der, “Sırf beni çekeceksiniz”. Yani anında psikolojik durumunuz değişebilir ve o çok sevdiğiniz arkadaşlar bir anda yaratığa dönüşebilir.

Aile olabilmek, 15 kişi sizi eleştirdiğinde “Gidiyorum ulan ben” diyeceğine, “Bu kadar adam söylüyorsa demek ki bir doğruluk payı var” diyebileceğiniz bir oluşumdur. O zaman kırılmaz, yamulmazsınız.  
 

Çocukluğumdan nefret ederim

Çocukluğumdan nefret ederim

Nasıl bir çocuktunuz? 
Yaramaz ve iğrençtim. Çocukluğumdan nefret ederim. Elimde videolar falan var, hayatta bakmam. Tiksinç yani. Yaramazdım, uyuzdum, bol çeneydim, gıcıktım, her şeyi sorgulardım.

Kaç yaşına kadar?
41 yaşına kadar. Hala öyleyim…

 

Çok acayip gördüğünüz farklılık 3 dakikamı alıyor

Çok acayip gördüğünüz farklılık 3 dakikamı alıyor

Nasıl bir mahallede büyüdünüz?

Birgün mahallede kıstırdılar beni. Saçlarım sarı mı, yeşil mi, mor mu; hatırlamıyorum. Uzun saçlıydım ama yani. Dediler “Bu ne ya, bu saç falan?” Dedim, “Moruk gel 15 dakika içerisinde aynısı olur size. Çok zor bir şey değil” dedim. “Ha?” dedi, beklediği cevap o değildi. “Manyak ya, gitsin oğlum salın bunu” falan filan oldular.

Farklılık dediğiniz şey, acayip bir şey değil. Alıyorsun fönü, alıyorsun fırçayı… Vıcız vıcız vıcız… Benim zaman dilimimle 4 dakika, kuaföre gidersen bir gün sürüyor. Çok acayip gördüğünüz farklılık hayatımda 3 dakikamı alıyor.

Ben Kurtuluş'ta büyüdüm. Yan mahalleyle ölümüne maçlar yapılır; kazanılır, kaybedilirdi... Ben mahalledeki gol yemeyen uyuz kaleciydim. 'O kaleye geçtiyse gol yemez' dedikleri bir adamdım. Yıllarca böyle sürdü. 'Örümcek' derlerdi kalede bana. 
 

Ekonomik sistemde biraz arızalarım var

Ekonomik sistemde biraz arızalarım var

Halı sahalara da çağrılırdınız muhtemelen…
Halı sahada forvete geçtim canım.

Halbuki halı sahada kaleciden para almazlar.
Biz o kadar zeki olamadık. Ne zaman paranın alınmayacağı iş oldu, biz parayı vereceğimiz işe geçtik. Matematik ters işledi. Ekonomik sistemde biraz arızalarım var sanırım. 
 

Plastik bir müzik yapıyorum

Plastik bir müzik yapıyorum

Ailenizde müzikle ilgilenen birileri var mıydı?

Dedemin evde durmaksızın akerdeon çalmasıyla canlı müziği tattım. Evde canlı canlı birinin birtakım hareketler yaparak, ses çıkararak, melodilerle ruhunuza işliyor olması bir selam çaktı hayatıma. Bunu da yıllar sonra, kafam biraz daha basmaya başlayınca daha net anladım. İnsan geçmişte bazı şeylerin kıymetini bilemiyor... Sonra da tabii okulda kurulan korolar, o koroların kilise korosuna aktarılması, kilise korosunda Gomidas müziğiyle tanışmam, dört sesli tınıyı yakalamam, gotik yapının içerisindeki karanlık armoniler şeklinde devam etti.

 

 

Bu ilgi çeken müzikler çoğaldıkça klasik müziğe yönelme ve opera sanatçısı olma, şan konusuna yönelme gibi bir arzum oldu. İyi ki farklı müziklerin lezzetlerinden tutam tutam almışım. Şu anda yaptığım müzik zaten karmakarışık, bir temele dayalı değil. Davul gitar perküsyonlarını çıkartıp sadece armonik yapıya baktığınızda kimisi barok, kimisi türkü, kimisi daha elektronik altyapılı şeylerdir. Kimi black metal, gotik öğeler taşır.

Çarşı pazar karıştı işte. Bu yüzden plastik bir müzik yaptığımı söylüyorum. Bu iş bir yere bağlı değil. Aldığım eğitimi toparlayıp bir şey sunuyorum. Sonuç; karışıklık... Bir tür adı koymaya gerek yok. 
 

Sizin sevginizle var oluyorum, yoksa kendime dalacağım

Sizin sevginizle var oluyorum, yoksa kendime dalacağım

Çok uzun süreler kilisede vakit geçirmenin hayata bakış açınıza bir etkisi oldu mu? 
Olmadı. Bildiğini okuyan, kendi yolunda gitmeyi seven uyuzun teki oldum hep. Çok gıcık biriyim. Anlattıkça kendime daha çok gıcık oluyorum.

Biz seviyoruz!
Sağolun, teşekkürler. Sizin sevginizle var oluyorum, yoksa kendime dalacağım.
 

Benim olmasın da isyanım, kimin olsun?

Benim olmasın da isyanım, kimin olsun?

Doğum, varoluş, psikolojik mevzular… Bunlar hep sahne şovlarınızda işlediğiniz şeyler. Yaradılış ve varoluş hakkında, bize gösterdiklerinizin haricinde düşünceleriniz neler?

Dünya bir mücadele alanı. En basitinden şu anda çimenin üzerinde yürürken bir sürü böcek ezdik. Durmaksızın bir şeyleri öldürdüğümüz bir hayat döngüsü, çok keyifli değil. Benim olmasın da isyanım, kimin olsun? Herkesin var zaten. Ben böyle düşünmeyi tercih ederek isyanımı yaşamaya başladım. Kimi de başka şeylere isyan ederek devam ediyor hayatına. Beni hiçbir şeye inandıramadı dünya…

Olmaz bu, haksızlık!

Olmaz bu, haksızlık!

Varoluşumun bir sebebi olduğunu ya da olmadığını düşünmüyorum. Aslında her şey son derece büyük bir boşluk parçası.

Diyelim ki bir mercek var elinde, kamera merceği… Sonsuz bir boşluk, inanılmaz bir yıldız takımı görüyorsun… Yaklaşınca çeşitli gezegenler… Sonra dünya. Güzel bulutlar, mavilikler... Yaklaşıyoruz; kara parçaları... Yaklaşıyoruz; dağlar ufak ufak gözükmeye başlıyor. Yaklaşıyoruz; şehirlerin büyük binaları… Yaklaşıyoruz; ara sokak falan filan... Bu kadar büyük bir boşlukta, o ara sokakta, ters yola girmiş bir herifle karşı karşıya geliyorsun. "Hacı koskoca boşlukta ufacık yere sıkıştırdın beni" diye deliriyorsun! Olmaz bu, haksızlık yani!

 

Hayat bir oyun; sırası gelenler girerler ve çıkarlar

Hayat bir oyun; sırası gelenler girerler ve çıkarlar

Kocaman bir boşlukta ufacık bir yere nasıl sıkışabilirsin? Kocaman bir boşlukta, şu ofiste, camı açılmayan bir yerde, 300 kişi aynı odada nasıl çalışabilirsin? Kim bana bunun neresini savunabilir? Bu nasıl bir oyun oynama şeklidir? Bu nasıl bir kurallama matematiğidir? Nasıl bunlara uymamız beklenir?

Ben bu boşlukta uçmak istiyorum, hiçbir şeye değmeden... Belki paraşütçülüğü de bunun için yapıyorum. Çünkü aksi bana saçma geliyor. Saçma geldiği için kendi yolumu çizdiğim bir şeyler yaptım. Ama baktığında, o da saçmalık. Sonuçta ben de binlerce kişiyi bir odanın içine sıkıştırıp müzik basıyorum. Bu da saçma yani. Bana saçma olmadığını söyleyebileceğiniz hiçbir şey yok. Hayat bir oyun; sırası gelenler girerler ve çıkarlar.

Ölüm kötü bir şey olsaydı bu kadar insan ölmezdi

Ölüm kötü bir şey olsaydı bu kadar insan ölmezdi

Ölüm fikri sizde nasıl bir duygu oluşturuyor?
Bu kadar kötü bir şey olsaydı bu kadar insan ölmezdi.

Kurtuluş mu peki sizce? 
İyi bir şey olmak zorunda. Yüzü asık ölen olduğunu düşünmüyorum. Son nefesin harika bir şey olacağını düşünüyorum, kafamda onu yaşıyorum. Mucizevi varoluşun muhteşem finali...
 
 

Bu makaleye ifade bırak