Prof. Dr. Sibel İnceoğlu “Yeni bir anayasa için hayır! Bu paket, AKP’nin ihtiyaçlarına cevap vermektedir” diyor ve kabul edilirse AKP’nin yeni bir Anayasa için istekli olmayacağını söylüyor.
Bilgi Üniversitesi Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Serap Yazıcı ve Prof. Dr. Sibel İnceoğlu’yla soru-cevabımızın üçüncü ve son bölümü:
MADDE 16, 17, 19, 25
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM)yapısı ve işleyişi ile ilgili değişiklikler Türkiye’ye ne getirecek, ne götürecek?
İNCEOĞLU: AYM’nin yapısı bu paketteki en sorunlu noktadır. AYM yasaların, KHK’lerin, Anayasaya uygunluğunu denetleyerek, bizim Anayasal haklarımızı koruması gereken bir kurumdur. AYM’nin bağımsız ve tarafsız olması bu nedenle çok önemlidir. AYM’nin mevcut oluşumu iyidir denemez, fakat getirilmek istenen yapılanma mevcut durumdan da geridir. Bugüne kadar AYM’nin üyelerinin belirlenmesinde cumhurbaşkanının doğrudan ve dolaylı olarak hakim olması eleştirilen bir noktaydı. Bugün yapılmak istenen değişiklikte bu hakimiyet daha da artmaktadır. AYM’nin toplam 11 asil üyesinin 11’ni de bugün cumhurbaşkanı belirlemekteyken, bu sayı 14’e çıkarılmak istenmektedir. Doğrudan belirlediği asil üye sayısı 3’ten 4’e çıkmaktadır. Aday gösterilerek belirlediği üyeler bakımından 12 Eylül kurumu olan YÖK’ün gücü artırılmaktadır. YÖK bugün cumhurbaşkanına 1 üye için aday gösterebilirken, referanduma sunulacak pakette 3 aday göstermektedir. YÖK’ü belirleyen de zaten cumhurbaşkanının kendisidir.
Cumhurbaşkanının güçlenmesi konusunda deniyor ki, cumhurbaşkanı artık halk tarafından seçileceği için AYM üyelerinin atanmasında rolünün artması kötü bir şey değildir. Bu görüş doğru değil. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor ama halkın bir bölümünün seçtiği kişi oluyor ve daha da siyasallaşıyor. Halkın geri kalan bölümü cumhurbaşkanının siyasi görüşlerinden hiç de memnun olmayabilir. Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunda tek bir kişiye bu kadar güçlü yetkiler verirseniz halkın geri kalan bölümünün görüşlerini hiç dikkate almıyorsunuz demektir ve ortaya çoğulcu bir yapılanma çıkmaz. Oysa pek çok Avrupa ülkesinde çoğulculuğu sağlamaya yönelik bir yapılanma öngörülmüştür. Bu nedenle AYM üyelerinin farklı kaynaklardan gelmesine özen göstermek gerekir.
Pakette TBMM’nin de 3 üye seçmesi öngörülmektedir. Birincisi bu çok sembolik bir sayıdır. İkincisi Meclis basit çoğunlukla bu üyeleri belirleyecektir, yani iktidar partisi belirleyecektir. Oysa demokratik ülkelerde kesinlikle nitelikli çoğunlukla, 2/3 gibi, meclisin seçmesi benimsenir. Bunun nedeni muhalefete de üye seçiminde rol vererek AYM’deki tarafsızlığı sağlamaktır.
YAZICI: Bugün yürürlükte olan hükümlere göre, AYM 11 asıl 4 yedek üyeden oluşmaktadır. Bu üyelerin tümü Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir. Şuan ki hükme göre, cumhurbaşkanı 8 asıl 3 yedek üyeyi yüksek yargı kuruluşlarının ve YÖK’ün
gösterdiği adaylar arasından dolaylı olarak, 3 asıl 1 yedek üyeyi ise doğrudan doğruya seçmektedir. Oysa demokratik dünyada, AYM üyelerinin tümü veya önemli kısmının parlamentolar tarafından seçildiği böylece, anayasa yargısına demokratik meşruiyet sunulduğu görülmektedir. Nitekim 1961 Anayasası da, AYM üyelerinin 1/3’ini seçme yetkisini TBMM’ye sunmuştu.
Paket üye sayısını 17’ye çıkarmakta, yedek üyelik statüsünü sona erdirmekte ve TBMM’ye üye seçme yetkisi sunmaktadır. Pakete göre, 17 üyenin 3’ü TBMM tarafından, Sayıştay ve baroların gösterecekleri adaylar arasından seçilecektir. Geri kalan 14 üye ise, bugün olduğu gibi cumhurbaşkanınca seçilecektir. Cumhurbaşkanı bu üyelerden 10’unu, yüksek yargı ve YÖK’ün göstereceği adaylar arasından dolaylı olarak, 4’ünü ise doğrudan seçecektir.
Öte yandan paket, üyelerin görev süresini 12 yılla sınırlamıştır. Oysa bugün mevcut olan hükme göre, Mahkeme’ye üye seçilmenin koşullarından biri 40 yaşın tamamlanması olup, bir üye 65 yaşına kadar bu görevi sürdürmektedir. Görev süresinin 12 yılla sınırlanması, paketin yürürlüğe girmesinden sonra seçilecek üyeler için uygulanacaktır. Halihazır üyeler, 65 yaşa kadar bu görevi sürdüreceklerdir.
Ayrıca paket AYM’nin çalışma usullerini değiştirerek, parti kapatmayı güçleştirmiştir. Bugün AYM, üye tamsayısının 3/5’üyle partileri kapatabilmektedir. Oysa paket, partilerin AYM Genel Kurul’u tarafından, toplantıya katılanların 2/3’sinin oyu ile kapatılabileceğini hükme bağlamaktadır.
MADDE 22, 25
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısı ve işleyişi ile ilgili değişiklikler yargı bağımsızlığını güvence altına alacak seviyede mi?
İNCEOĞLU:Bazı olumlu yönleri olmakla birlikte temel bağımsızlık ve tarafsızlık sorununu çözecek nitelikte bir değişiklik olmadığı kanaatindeyim. Örneğin alt mahkeme yargıç ve savcılarının HSYK’ya kendi içlerinden üye seçmesi prensip olarak olumludur. Fakat alt mahkeme yargı üyelerinin güvencelerinin tam olarak sağlanması kaydıyla bu olumlu görülebilir. Adalet Bakanının alt mahkeme yargıçları üzerindeki soruşturma izni verme yetkisi bu değişiklikle saklı tutulmuştur ki bu yetki örneğin ABD’de bölge başyargıcına, İtalya’da başsavcıya aittir.
Yargıç ve savcıların üyelikleri bittiğinde merkezde görev almaları mümkündür ve bu kararı veren de yine adalet bakanı olacaktır. Ayrıca adalet bakanı hâlâ Kurul’un başkanıdır, müsteşar Kurul üyesidir. Üstelik adalet bakanının HSYK genel sekreterini belirleme yetkisi öngörülmüştür. Oysa HSYK’nın sekreteryasının bağımsız bir biçimde işlemesi çok önemlidir. Adalet bakanının kurulu temsil ve yönetme yetkilerine yer verilmiştir, bunun anlamı belirsizdir. Yine adalet bakanının dairelere katılamayacağı belirtilmekle beraber, dairelerin ve genel kurulun nasıl bir iş bölümü içinde olacağı da belirsizdir. Belirsiz olan diğer bir nokta da toplantı ve karar yeter sayılarıdır. Bugün Adalet Bakanı ve müsteşar katılmadığı için Kurul’un toplanıp karar alamadığı çok açık bir sorundur. Paketteki düzenlemede bu sorunlar yasaya terk edilmiştir. Yasalar Anayasa Mahkemesi denetimi altında olduğu için bu konuların yasaya bırakılmasından çekinmemek gerekir diyebiliriz. Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin pek de tarafsız ve bağımsız bir çizgi içinde düzenlenmediğini hatırlamak gerekir. Ayrıca adalet Bakanının neden hâlâ HSYK içinde tutulmak istendiğini anlamak da güç. Eğer yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı iddiası ile yola çıkılmışsa bu ısrardan vazgeçilmesi gerekir. Bütün uluslararası belgeler yargının yürütme ile bağının kesilmesi konusunda hemfikirdir. Nitekim AB’ye uyum sürecinde çeşitli AB raporlarında bu durum dile getirilmiştir.
Ayrıca cumhurbaşkanına 4 üyeyi belirleme yetkisi tanınarak cumhurbaşkanına burada da önemli bir rol verilmeye devam edilmektedir. HSYK’ya yargı dışından sınırlı sayıda üye atanması dünyada benimsenen bir modeldir. Fakat bu tür üyeleri Meclis’in nitelikli çoğunluğu ile çoğulcu bir biçimde seçme usulü yerine, tekçi bir yaklaşımla tamamının tek bir irade tarafından belirlenmesi sıcak bakılacak bir yöntem olmasa gerek.
YAZICI:Yargının bağımsızlığının unsurlarından biri, yargı mensuplarının görevlerini yerine getirirken özlük haklarının zarar görmeyeceğinin garanti edilmesidir. Bu, yargı mensuplarının özlük hakları konusunda karar verme yetkisinin, özerk kurullara ait olmasıyla mümkündür. Bu kurulların özerkliği ise, üye kompozisyonu, üyelerin seçiminde izlenen yöntem, kararlarının şeffaflığı, itiraz ve yargı denetimine açık olmasını gerektirir. Demokratik örnekler ve Türkiye’nin üyesi olduğu Venedik Komisyonu ile Avrupa Yargıçları Danışma Kurulu’nun raporları, bu kurulların karma kompozisyona sahip olmasının önemini gösterir. Karma yapı, Kurul’da yargıç üyelerle yargıç olmayan üyelerin varlığına işaret eder. Yargıç üyeler Kurul’da çoğunluğa sahip olmalı, yargının tümünü temsil etmeli ve yargının farklı basamaklarından gelen üyeler kendi eşitlerince seçilmelidir. Yargıç olmayan üyeler ise, parlamentoların nitelikli oy çoğunluğu ile seçilmelidir. HSYK bu özelliklerin hiçbirine sahip değildir. Kurul’un adalet bakanı ve Müsteşarı hariç olmak üzere, 5 asıl 5 yedek üyesi Yargıtay ve Danıştay’ın gösterecekleri adaylar arasından Cumhurbaşkanınca seçilir. Kurul kararları şeffaf olmayıp, yargı denetimine açık değildir. Daha da vahimi, Yargıtay ve Danıştay Kurul’a üye seçmekte, Kurul ise Yargıtay üyelerinin tümünü, Danıştay üyelerinin 3/4’ünü seçmektedir. Bu, her iki raporda da yargının bağımsızlığını zedeleyecek en vahim tehlike olan, mesleki kooptasyona yol açmaktadır.
Pakete göre, Kurul 22 asıl 12 yedek üyeden oluşacak ve 3 daire halinde çalışacaktır. Tüm yetkiler dairelerde toplanacak, adalet bakanı dairelerin çalışmasına katılamayacaktır. Kurul’un 3 asıl 3 yedek üyesi Yargıtay, 2 asıl 2 yedek üyesi Danıştay, 1 asıl 1 yedek üyesi Adalet Akademisi, 7 asıl 4 yedek üyesi adliye yargıçları, 3 asıl 2 yedek üyesi idari yargıçlar tarafından, doğrudan seçilecektir. Cumhurbaşkanı 4 üyeyi, hukukçu öğretim üyeleriyle avukatlar arasından doğrudan seçecektir. Böylece paket, Kurul’un 15 üyesinin yargıçlık mesleğinden gelmesini ve bu yargıçların kendi eşitlerince seçilmesini öngörmüştür. Bu, AB ilerleme raporlarında ve istişare raporlarında HSYK’nın yeniden yapılandırılmasında, yargının tümünün Kurul’da temsili gerektiği tavsiyesini karşılamaktadır. Öte yandan, Kurul’un meslekten men cezasına ilişkin kararları yargı denetimine açılmıştır.
Paket, yargı mensuplarının disiplin soruşturmalarının, Kurul’un ilgili dairesinin talebi üzerine, Bakanın oluruna bağlı olarak, Kurul bünyesindeki müfettişlerce yapılacağını öngörmektedir. Bundan başka, Kurul’un bağımsız bir sekreterliğinin olacağı düzenlenerek, sekreterin, Kurul’un göstereceği 3 aday içinden adalet bakanınca seçileceği hükme bağlanmaktadır. Bu son iki husus, Kurul’a 30 yıldır yöneltilen eleştirileri karşılamaktadır.
Paketin HSYK’ya ilişkin hükümleri, bireysel bağımsızlığı güçlendirmektedir. Ancak Kurul kararlarının tümünün yargı denetimine açılmaması, TBMM’ye Kurul’a üye seçme yetkisinin tanınmaması bir eksikliktir.
12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMA
“Yargı vesayeti”nden siz ne anlıyorsunuz? Sizce bu paket sayesinde darbeler ve vesayet sistemiyle hesaplaşılabiliyor mu?
İNCEOĞLU:Yargı vesayeti kavramını ben doğru bulmuyorum. Yargı denetimi olmak zorundadır ve bu bir vesayet olarak algılanamaz. Yargının zaman zaman resmi bir ideoloji yansıttığı yönündeki eleştirilere ben de katılırım, özellikle üniter yapı ve laiklik konusunda fazla katı, dar yorumlar yaptığını düşünüyorum. Demokrasinin en önemli araçları olan ifade özgürlüğünün, toplanma, örgütlenme ve siyasi parti kurma özgürlüklerinin önündeki engellerden biri Anayasa ve yasalarsa bir diğeri de yargının bunları yorumlama biçimidir. Fakat bu yorumların değişmesi bu yargıçları beğenmedik başka yargıç getirelim mantığı ile olmaz. Bu yol açılırsa her iktidar dönemi kendi yargıçlarını yaratır ve bu ülke yaşanmaz hale gelir.
Yargıdaki anlayışın değişmesi toplumdaki çoğulculuk kültürünün gelişmesi ile mümkündür. Yargıçlar da bu toplumun insanlarıdır, toplumda çoğulculuk ve hoşgörü anlayışı geliştikçe bu kaçınılmaz olarak yargıya da yansıyacaktır, yeter ki yargı bağımsız olsun, siyasiler yönlendirmesin, darbeler dizayn etmesin. Darbelerle hesaplaşılıyor ya da 12 Eylülün özüne dokunuluyor iddialarına da hiç katılmıyorum. Anayasa ders kitaplarına bakıldığında 12 Eylülün Anayasadaki iz düşümleri genellikle şöyle özetlenir:
1-Özerk kurumların özerkliği kaldırılmıştır, örneğin üniversiteler ve YÖK problemi; 2- Hak ve özgürlükler alanında otoriter bir anlayış getirilmiştir, özellikle ifade ve örgütlenme özgürlükleri bakımından; 3- Halkın siyasete katılımı konusunda engeller getirilmiştir, siyaset ve dayanışma yasakları gibi; 4- Yürütme, özellikle de cumhurbaşkanı çok fazla güçlendirilmiştir; 5- Yargı yürütmenin etkisine sokulmuş, bağımsızlığı zedelenmiştir; 6- Sivil asker ilişkisinde asker güçlenmiştir, örneğim MGK’nın konumu, askeri yargının güçlenmesi. Referanduma sunulan değişiklik paketi bu sayılan sorunlardan hangisini ne ölçüde ortadan kaldırmaktadır? Bazı sorunları ise daha da derinleştirmekte midir? sorularının cevabını okuyuculara bırakıyorum.
YAZICI:Türk demokrasisinin en temel sorunu, 1961 Anayasasıyla başlayan, 1982 Anayasasıyla derinleşen vesayet zihniyetidir. AYM ve HSYK, Anayasamızın yer verdiği en güçlü vesayet organlarıdır. Bu iki organın Batı’daki emsalleri, çoğulculuğun ve demokratik hukuk devletinin güvencesidir. Türkiye’de ise her iki organ, devletin resmi ideolojisinin güvencesidir. Paketin bu iki kurumu, demokratik standartlara yaklaştıracak biçimde yeniden yapılandırması, vesayetçilikten çoğulcu demokrasiye ve hukuk devletine geçişi ifade eder. Bu nedenle paket yürürlüğe girdiği takdirde, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde dönüm noktası olacaktır. Zaten paketin, devlet elitlerince eleştirilmesinin nedeni de budur.
Öte yandan bu paket, 1982 Anayasası üzerinde yapılan en önemli değişikliği ifade etmektedir. Bugüne kadar yapılan değişiklikler, bu vesayet kurumlarına dokunmamıştır. Bu yüzden de liberalleşme ve demokratikleşme amacıyla kabul edilen anayasa değişikliklerinin hiçbiri, beklenen sonucu yaratmamıştır. Ne var ki Türkiye’de, hukukun üstünlüğüne dayanan çoğulcu bir demokrasinin kurulması, ancak yeni bir anayasanın kabulüyle mümkün olabilir. Bu yüzden Türkiye, bu paket yürürlüğe girsin veya girmesin, yeni anayasa hedefinden asla vazgeçmemelidir.
Prof. Dr. Serap Yazıcı “Yetmez ama evet! Paket yürürlüğe girerse yeni bir anayasanın yapımını kolaylaştıracak bir zemin yaratacaktır” diyor
NEDEN ‘EVET’ NEDEN ‘HAYIR’
Evet mi, hayır mı, boykot mu; siz yarın ne yapacaksınız?
İNCEOĞLU: Bu paket şu anda siyasette en güçlü aktör olan AKP’nin ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Bu ihtiyaçlar giderildiğinde AKP’nin yeni bir anayasa yapmak için hiç de istekli olmayacağını düşünüyorum, çünkü yeni Anayasa siyasi aktörlerin uzlaşmasını gerektirir. Ayrıca bence Türkiye’nin bu kadar tartışma sonucunda böyle düşük standartta bir paketle yetinmemesi gerekir. Kararım, yeni bir anayasa için hayır!
YAZICI: Paketin geçmesi, yeni bir anayasanın yapımını kolaylaştıracak bir zemin yaratacaktır. Geçmemesi ise Türkiye’de vesayet zihniyetinin kökleşmesi ve uzun yıllar hukuk devletinin gelişiminin güçleşeceği anlamına gelecektir. Benim oyum yetmez, ama evet. Ancak paket yürürlüğe girdiği takdirde, bugüne kadar olduğu gibi, Türkiye’nin daha yüksek standartlarda bir demokrasiye erişmesi de yegane hedefim olacak.
BİTTİ

