“Maps To The Stars” filmiyle yeniden sıradışı olmanın, kitabını yazan David Cronenberg, bu kez ünlülerin dünyasına doğru uzanıyor. Bilinen sorunları yan hikâyelerle destekleyen Cronenberg yarattığı karakterleri orta noktada buluşturarak, onların ortak sorunlarını çözmeye çalışıyor.  Hepsi zaten aynı dertten mustarip: terk edilmişlik ve ego… Kıskançlık krizlerine giren karakterler birbirlerinin yolunu kesmek adına, bazı kişisel çıkar oyunlarına başvuruyorlar. Ve ortaya dökülüveriyor tüm duygular…

Ünlülerin yaşamlarının aslında özenilecek kadar iyi olmadığını ve hatta çok sıkıntılı olduğunu biliyor muydunuz? “Maps To The Stars” filmini izledikten sonra dikenli gerçekler içimizi burkarken, kapitalizmin bizi ne hallere getirdiğinin farklı bir pencereden aktarılışı da, bazı meselelerin ortaya dökülmesinde etkili oluyor. “Her şey göründüğü kadar şaşalı değildir” cümlesinin filme uyarlanışı bir yana, ilgiden yoksun kalan ünlülerin garip/anlamsız eylemler yapıyor oluşlarını, ironik bir biçimde ortaya koyan hikâye, tükenmişlik sendromuna davetiye çıkartıyor.

‘Tükenmişlik sendromu’ üzerinden yola çıkan film, ünlülerin istedikleri rolü kapabilmek için neler yaptıklarını gözler önüne sererken, bedbaht ve dejenere olmuş bir hayatın getirdiği kötülüklerin şeytan misali ünlülerin kanlarına zerk edilişi, aslında ünlü olmanın bedelinin çok ağır olduğunu simgeliyor. Başta çok çekici görünen ünlü olma durumu, bir buzun güneş altında erimesi ile eşdeğer hale geliyor. Yani insanın benliğini ve duygularını alıp uzaklara götürüyor, sadece boş bir beden kalıyor geriye…

PERDE ARKASINDA OLUP BİTENLER

Peki, nedir bu ünlü olmanın altın kuralları diye soracak olursanız, cevabımızı şu şekilde verelim: biraz kaçık, biraz cool, biraz da soğukkanlı olmak… Bu özellikler eğer sizde varsa, sorunlardan paçayı sıyırma konusunda olumlu bir netice elde ediyorsunız, aksi takdirde sonunuz halüsülasyon görmeye doğru gidiyor. Hayaletlerle konuşuyor oluşunuz bile olasılık dâhilinde.  “Maps To The Stars” filminde bunu açıkça görüyoruz zaten.  Para mefhumu nedir bilmeyen ünlü karakterler, Hollywood’un arka yüzünü bize yansıtarak, çekici ve güzel görünen her şeyi silerek, yerine tozpembe olmayan bir hayatı yerleştiriyorlar. Avantajdan çok dezavantajları sıralayan yönetmen David Cronenberg, sıradışı formlarla karakterleri birbirlerine bağlayarak, onların tüm maskaralıklarını görsel imgelerle açıklıyor sanki…

Buradaki en büyük açmaz kapitalizm tabi… Kapitalist dalgalanmaların insan yapısını ne şekilde değiştirdiğini, metalaştıran bazı masum hayallerin ise lekeli hayallerle, yer değiştirdiğini kendi sistemine göre anlatan film, ünlülerin yıldız haritasını çıkarıyor. Bu haritaya göre; normal hareketler sergilemeyen ünlü karakterler, hep gökte parlayan bir yıldız olmayı hayal ediyorlar, ancak düzen o kadar kötü ki, sürekli kanayıp duruyor. Hollywood ve yıldızlar arasında metaforik bir bağ kuran Cronenberg, film içinde farklı bir film anlatarak, bize kamera arkasında olan bitenin video kaydını izletiyor, en azından film boyunca öyle hissediyoruz. Doğal bir oyunculuğun sergileniyor oluşu da, bu kamera arkasında olanların daha gerçekçi durmasına vesile oluyor ve bazen tüm bunlar gerçek mi diye bir soru yöneltiyoruz Cronenberg’e...

Sanki Cronenberg ünlülerin evine bir kamera koydu da, biz de onları o kameranın vizoründen gözetliyoruz. İzliyoruz izlemesine, ama bu kadar acı olduğunu hiç düşünmemiştik doğrusu… Yalnız konuyla ilintili olarak aklımızda bir soru işareti var: ünlülerle tanışmanın o kadar özel bir şey olmadığını, böyle bir filmle mi öğrenmek şarttı, ya da Cronenberg’in bize anlatmak istediği başka bir şey mi vardı…? Cronenberg sinemasını yakından takip edenler onun değişik bir sinema anlayışı olduğunu biliyordur. Cronenberg gündelik yaşamın sorunlarından yola çıkarak onu marjinelleştiriyor, bunun da ötesinde var olan somut verileri, farklı açılarla kadrajına alıyor. Filmlerindeki atmosfer fazlasıyla uçuk, bunun anlamı şu: uçuk kafalar bir araya gelerek Cronenberg’in kafasının içindekileri onun istediği şekilde sahneliyorlar.

HANEKE-VARİ KANLI SAHNE

Cronenberg bayrağı Michael Haneke’den teslim alarak, Haneke-vari şaşırtıcı ve şiddet dolu görsellerle onun açtığı yoldan ilerliyor, ilerlerken de arkasında güzel izler bırakıyor. Filmde öyle bir öldürme sahnesi var ki, kan görmeyi sevmeyenler için biraz zor olabilir. Cronenberg raydan giden treni, aniden rayından çıkartarak seyircileri şok etmeyi başarıyor, başardığı için de ilgi çekme konusunda üstüne düşen görevi tamamlamış bulunuyor.

Filme dair en ilginç detay ise; başkarakter Agatha’yı canlandıran Mia Wasikowska’nın yer yer Stephen Kinhg’in yarattığı en önemli karakterlerden biri olan Carrie’ye benziyor oluşu… Özellikle kanların fışkırdığı sahne! Yakın plan ile çekilen çılgın karakterin suratına odaklanılan sahnede, karakterin hiç durmadan öldürmeyi arzu etmesi, hatta öldürmek için planlar kurması, onun ne kadar baskın olduğunu gösteriyor. Bu baskınlık kesinlikle ezikliğinden kaynaklanıyor, kendini bu şekilde tanıtıyor karakter… Geçmişinde işlediği bir hatanın arazlarını yaşıyor esasında.  Babası tarafından dışlanan ve sömürülen karakter, aradığı mutluluğu bulamadığı için, sürekli arayışlarda… Meğerse onca zaman öldürmenin nasıl bir his olduğunu öğrenmek istiyormuş. Hedonist duyguları kabardığı için de kendini olumsuz bir biçimde ifade eden karakter, filmin yükseliş noktasını temsil ediyor.

FİNAL FİLME UYMUYOR

Gelelim bazı gereksiz sahnelere… Julianne Moore’un şekilsiz ve yarı çıplak bedenini sürekli göstermesi ve tuvaletteyken asistanıyla konuşması, filme olan bakış açımızı biraz değiştiriyor. Gerçekten bu sahnelerin gereği neydi? Sanırız Cronenberg “Big Brother” programını çok fazla izlemiş, bu kadar abartmaya hiç lüzüm yoktu.  Önemli bir not: Julianne Moore umarız şekilsiz vücudunu, siyah tüllü sabahlığıyla bir daha göstermez.

Biraz da oyunculuklardan bahsedelim. “Maps To The Stars” filminin en gereksiz karakterlerinden biri olan Robert Pattinson,  hikâyenin dışında kaldığı için, bizi oyunculuğuyla pek tatmin etmiyor. Soğukluğu ve tutuk oyunculuğu ile bir nevi vampir Edward karakterini anımsatıyor, zaten o karakter üzerine fazlasıyla yapıştı. Şunu da ekleyelim; Pattinson “The Rover” filminde başarılı bir oyunculuk sergilemişti.  Bu sefer ne yazık ki olmadı! Filmin en başarılı oyuncuları Mia Wasikowska ile Evan Bird’dü. Julianne Moore ise vücüdu hariç gayet inandırıcı bir oyunculuk ortaya koydu.

Netice? Usta çekimleriyle, kamera açılarıyla, hafızada kalan görselleriyle, garip karakterleriyle merak unsurumuzu kabartan film, Cronenberg’in takıntılarını hem melodramatik, hem de frenetik bir biçimde harmanlıyor, buna ek olarak; şevkengiz sekanslarıyla da kafa karıştırıcı düğümün tezini aktarıyor. Film sanki belli oranlardaki karışımlardan izler taşıyor. İğneleme sanatını filmine yansıtarak, Hollywood’a taşlama yapan, Amerikan rüyasını çökerten Cronenberg, erotik motiflerle süslediği filmi, yozlaşma kavramı ile destekliyor. Yozlaşma işte böyle olur diyerek bir ilke imza atıyor. Bunları bir araya getirmeyi başaran Cronenbeg’in, anlattıklarına ters düşüp, farklı bir final yapma mantığına ise hiç anlam veremedik. 

twitter.com/Cine_Deseo