Tüm Dünya da diyabet prevalansı hızla artıyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre (WHO) göre bulaşıcı olmayan salgın hasatalıklar arasında olan ,toplum arasında daha çok "şeker hastalığı" olarak bilinen ancak biz diyabetlilerin  daha çok "diyabetli" kelimesi ile nitelendirilmesini tercih ettiğimiz, global sorun haline gelmiştir.

Bildiğimiz üzere diyabetin bir çok farklı tipi var. Tip 1 diyabet, tip 2 diyabet. Moddy diyabet, gebelik diyabeti vb... Tip 1 diyabet özellikle çocukluk ve gençlik yıllarında ortaya çıktığı için "Juvenil Diyabet" olarak ta bilinir ve pankreasımız hiç insülin üretmediği ya da çok az olduğu için insüline hep bağımlı durumdayızdır.Kendimde de tip1 diyabetli olduğum ve bu konularda çalışmalar yaptığım için ,sizlerle daha çok yazılarımda bu alandaki tecrübelerimi paylaşıyor olacağım.

TİP 1 diyabet  gürültülü ortaya çıkıyor. Maalesef akut belirtirlerinden kaçamıyoruz. Bunlardan tanı koyulmadan önce en çok yaşadıklarımız,çok su içme (bu o kadar çok ki ,damacana bidonun içine girebiliriz),hızla kilo verme,halsizlik,sık sık idrara çıkma ,terleme,titreme vb gibi belirtilerdir.Bu belirtilerle kendimizi acil bir sağlık kuruluşunda buluyoruz.Yapılan tahlil ve tetkiklerle genelde birçoğumuzun da deneyimlemesine istinaden ,ketoasidoz koması (insülin yetersizliği),ağızda aseton kokusu yaşıyor oluyoruz.İşte o an hayat boyu bizimle partner olacak diyabetimizle kontrat ve asıl sorular başlıyor.

Peki neler yaşıyoruz? Maddi, Manevi ne gibi yükler geliyor?
Öncellikle burda diyabetlinin ve ailesinin sosyal sağlık güvence,özel sağlık sigortası  veya ekonomik durumunun tabi ki büyük önemi var.Çünkü ilk etapta ,hekimlerin tercih ettiği ,bir kaç gün hastanede konaklayıp,kontrol altında kalmamız.Öyle ya yepyeni bir yaşam şekli ile beraber neler öğrenmem ve uygulamam gerekecekti acaba?Etrafımızı hekim,diyabet hemşiresi,beslenme uzmanı gibi sağlık profesyonelleri sarıyor.Hiç unutmuyorum,diyabet hemşiresi insülini yapmak için yanıma geldiğinde,"siz bırakın,ben kendim yaparım." demiştim.Diyabetle barışıklığım o gün başladı.Sonraki bir kaç gün size özel hazırlanan tedavi planını uygulama ve eğitim süreci ile geçtikten sonra taburcu oluyorsunuz.Sonra hayatın içine atıldığınızda asıl sorular,mücadele ,aranan cevaplar,denemeler,yanılmalar başlıyor.Dergiler,magazinler okunmaya ,araştırılmaya başlanıyor.Diyabetlilerle sosyalleşme ,karşılıklı yaşadıklarını paylaşma dönemi başlıyor.

Psikololjik ve sosyal açıdan diyabeti kabul etme sürecinin herkeste farklı olabileceğini düşünüyorum.İlk başlarda inkar ve şok durumu da en çok karşılaşılabilen duygusal tepkilerden biridir.Bu süreçte ailemizin, yakınlarımızın motivasyonu ve tavırları da bizleri etkileyebiliyor.Maalesef özellikle genç ve çocuk yaşta diyabetli olanlara,toplumda bir grup ,eski kuşaklardan gelen ,kalıplaşmış söylemlerle dramatize edebiliyorlar."Eyvah çocuğum bu yaşta mı?"  "Dedem şekerden gözünü kaybetmişti" vs gibi

Aksine çocuk yaşta diyabetli olmayı çok daha kıymetli buluyorum.Gerçekten yönetmeyi seçtiklerinde,hayata karşı da inanılmaz güçlü bir duruş sergiliyorlar.İleri yaşlarda insanların alışkanlıklarını ve fikirlerini değiştirmek çok daha zor.

Diyabet bir hastalık değil,yaşam şekli.Yönetmeyi seçebildiğimiz sürece...

Sevgiyle kalın