Çekimleri uzun sürede tamamlanan “Limonata” seyirciyi kısa bir süreliğine eğlendiren, güldüren ve hatta kahkaha attıran doğaçlama sahneleriyle öne çıkan bir film. Balkan aksanı ile yer yer Emir Kusturica’nın filmlerini anımsatan yerli film “Limonata” iki farklı kafadarın komik serüvenine demir atıyor. Tiyatro oyunu gibi akan film, muallak finaliyle hafızalarda soru işareti bırakıyor.

İlk projesini babasının anısına çeken  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümünden mezun olan Ali Atay, “Limonata” filmiyle bağımsız ve kendi halinde bir film yaptığını ortaya koyuyor. Onur Ünlü’nün izinden giden Atay, “İtirazım Var” filminden esinlenerek, ezan ve cami kavramını öne çıkarıp, araya da komedi motiflerini yerleştiriyor.

Bunların yanı sıra; Cem Yılmaz’ın “Her Şey Çok Güzel Olacak” isimli yol filmi ile bağıntı kurduğumuz “Limonata”, babasının isteği üzerine, daha önce hiç tanımadığı kardeşini bulmak için, yollara düşen Makedonyalı Sakip’in macerasını huzurlarımıza getiriyor ve olaylar iyice sarpa sarıyor. Devamında neler olduğunu merak ediyorsanız, filmi izlemenizi tavsiye ederiz, çünkü Makedon şivesi ile konuşan karakterler-özellikle Sakip-o kadar doğallar ki, film boyunca tebessüm ediyorsunuz ve bazı sahnelerde dakikalarca gülüyorsunuz. O sahneler bizi güldürmek için yapılmadı belki, ama insan ister istemez gülüyor.

Bir tarafta Makedonya ve İstanbul arasındaki kültür farkına değinen film, diğer tarafta İstanbul’un ezan seslerini ve ibadet anlayışını hikâyeye ekliyor. Makedonyalıların misafirperverliğine göz kırpıyor oluşu da cabası! Bunu çok güzel kavradık diyelim, peki araya Bulgar şarkıcı Ciguli’nin girmesi biraz filmin havasını kaçırmıyor mu? Eğer amaç Ciguli’nin Bulgar oluşunu bu şekilde vurgulamaksa biraz havada kalmış sanki… Bunu açmamız gerekirse; Makedonya’ya gidelim derken yolunu şaşıran kardeşlerin soluğu Bulgaristan’da almalarının ve zoraki olarak Ciguli’nin düğününe gitmeleri pek mantıklı değildi. Bu olay filmin akışına gölge düşürüp, bizi biraz filmin dışına doğru itti. Keşke Ciguli’yi daha farklı bir biçimde senaryoya dâhil etselerdi, mesela sürprizli bir şekilde karşımıza çıkıp şarkı söyleyebilirdi.

Neyse diyerek geçiyoruz filmin olumlu taraflarına… Filmin en önemli vurgusu, kardeşini bulmak için sonuna kadar savaşan Sakip’in mücadeleci ruhuydu. Bir insan hiç pes etmek nedir bilmez mi? Demek ki, pes etmek onun kitabında yazılı değil. Bazen istediğimiz şeyleri elde etmemiz için diretmemiz gerekiyor, tabi aşırıya kaçmadan! Filmi birçok detay üzerine kuran Atay, Makedonya göçmeni Sakip ile kardeşi topçu Selim arasındaki ince çizgiyi doğru koşullara göre netleştirerek, yer yer futbolun önemine de değinmeyi ihmal etmiyor. Türkiye’nin futbol aşkı meşhurdur zaten, bunun filme konu olması güzel olmuş doğrusu… Filmi enteresan kılan aslında şu: İstanbul’u, Makedonya’yı ve yol sahnelerini birleştirip sentezleyen Atay’ın bu üçlü döngüde bize vermek istediği dersler…

Yalnız anlayamadığımız teknik bir sıkıntı var filmle ilgili, bunu teknik sıkıntı olarak değerlendiriyoruz çünkü film, bir sahneden diğer sahneye geçerken araya beyaz bir ekran giriyor ve sonra film yeni bir sahneyle akmaya devam ediyor. Neden böyle bir şeyin yapıldığını merak etmiyor değiliz, eminiz ki böyle yapılmasının bir nedeni vardır. Buna ek olarak; filmde sürekli küfür edilmesi filmin bağımsız yanını biraz zedeliyor ve filmi basitleştiriyor. Hani bir iki tane olsa sıkıntı yok, ama daha fazla oluşu seyir zevkimizi kaçırıyor. Film değişik bir film olduğu için bu küfürlü sahnelerin izleyenleri rahatsız edeceğini düşünüyoruz, sebebi de filmin durum komedisinden çıkıp, kaba komediye doğru kayması. Sonuçta yönetmenin ilk denemesi, kusurlarını da biraz görmezden gelmek gerek. Şayet eldeki malzeme sağlam temeller üzerine oturtulduysa, film genel itibariyle başarılıdır. Filmin başarısının yegâne sebebi, Atay’ın karakterleri derinlemesine tahlil etmesi ve karakterleri kafasında doğru kurgulaması… Mizansen konusunda sıkıntı çekmeyen Atay, karakterlerin dramatik yanlarını perdeye yansıtarak, karakterlerin kartondan olmadıklarını, tam tersine gerçek olduklarını anlatmaya çalışıyor. Ters köşelerle bezeli olan film, hep zıtlıklardan ve karşı bakış açılardan faydalanıyor, bu yönüyle oldukça dikkat çekici! Bir de el kamerası ile çekilen sahneler titremeseydi çok daha iyi olacaktı.

Dramatize edilmiş sahnelerle esprili sahnelerin birlikteliğinden doğan sinerji, yüreğimize dokunmayı ve bizi düşündürmeyi başarıyor, zaman zaman tempo düşmese dahi verimli olacaktı, ama bu kadarı bile bizi etkilemeye yetti. Neticede güzel bir buluş var ortada, bunu inkâr etmek yersiz olur. Bunların dışında filmle ilgili başka neler var derseniz onlardan söz edelim. Yol sahnelerinde kullanılan müzikler filme ayrı bir gerilim kattı ve buna destek olan uzak ve panoramik görüntüler ise, kafası bozuk insanların gezintiye çıkması için birebir oldu!

Netice? “Limonata”, duvarlara yazılmış limonata ile ilgili ilginç bir sözle grafiti sanatına değinirken, hikayenin metaforik anlamda oradan beslenmesi gerçekten de güzel düşünülmüş. Artıları ve eksileriyle güzel bir kefeye koyduğumuz film, seyirci ile iletişim kurarak, olayları abartmadan anlatıyor. Bazı yinelenen sahnelerle, ayrıntıları vurgulayan film, hem yolda giden küçük düldülü, hem de düldülün içinde yaşanılanları ön plana yerleştiriyor. Son olarak şunu söyleyelim: Yazın yaklaştığı şu günlerde canımız soğuk içecekler çekiyor, özellikle de buzlu soğuk bir limonata… Ne dersiniz içelim mi? 

/twitter.com/Cine_Deseo

http://arzucevikalpworld.tumblr.com/