Pazar
16.04.2017 - 02:30

İçimizdeki kalabalık

Kendimi “çılgın ve hüzünlü” hissettiğim sabahlardan birindeyim ve canım bilincimi yine öylesine aksın diye bırakmak istiyor

Sitene Ekle
Therapia  |  Alper Hasanoğlu alperh@therapiagroup.com Tüm Yazıları »

İçimde bir şeyler beni yalnızca şiir okumaya zorluyor. Hayır, bir kaçış değil bu siyasetten. Siyasete kaçmış aklımı kurtarmak istiyorum aksine.

“Terk ederek yeniliyordum kendimi, kendimden vazgeçerek” diye yazmış Yücel Kayıran. Ne çok şaire haksızlık ettim kim bilir? Uzun süre onları anımsamadan, gereksiz okumalarla ziyan ederek günlerimi.

Geçen cumartesi Pami Sahaf Pera’nın düzenlediği söyleşi ve imza günü etkinliğine katıldım. Söyleşiyi yapacak ve imza atacak kişi ben olduğum için mecburdum da. Benden başka, sağ olsun dostum Mehmet Mehmetoğlu ve sahaf Tolga Gürocak haricinde dört kişi vardı. Olabilir tabii, insanlar gereksiz okumalar ve söyleşilerle zaman kaybetmeyip zamanlarını benden daha iyi değerlendiriyorlar demek ki.

Çarşamba sabah 10.00. Erkenden ofisteyim. Kahvem önümde, David Fray’den Bach’ın piyano konçertoları fonda, masamın başındayım. Haftalık yazımı yazmak için. Kendimi “çılgın ve hüzünlü” hissettiğim sabahlardan birindeyim ve canım bilincimi yine öylesine aksın diye bırakmak istiyor. Böyle yazılarımı sevmez hiç Ş. Kendimi çok açtığımı ve bunun beni tehlikelere, saldırılara açık hale getirdiğini söyler. Haklı da sanırım.

Yardım etmeye, yakınlık göstermeye çalıştığım insanların bana saldırmalarına alıştım Türkiye’ye döndüğümden beri. Haset duygusunun özenmenin önüne geçtiği ve değişimin, gelişimin önünü tıkadığı topraklardayız, Ortadoğu’da. Bilmiyor muydum ki bunu 50 yaşıma gelmiş biri olarak?

Dün gece bir yerlerde rakı içerken Cem Erciyes,“Gün gelecek Çanakkale’de bir köye yerleşeceğim ve yalnızca kitap okuyacağım” dedi. Galiba sevgili Cem yaptığı işin yalnızca kitap okumak ve yayınlamak olduğunun farkında değil. Şaka bir yana, içimde hissediyorum ne demek istediğini.

Yazmaya devam etmek için 

Bir gün açacağım kliniğimin hemen yüz metre ötesindeki evimde, çalışma masamdan kalkıp pencereye gitmeyi, çalışma arkadaşlarımı, hastalarımı, yeşillikler içinde dolaşan hayvan dostlarımı görüp güven içinde ve doğru yerde olduğumu teyit ederek masama geri dönmeyi hayal ediyorum. Yazmaya devam edebilmek için. Oğlum ve kızım yatan hastalardan biri ikisiyle tenis ve satranç oynadıktan sonra gürültüyle eve girsinler, sevgi ve sevinçle boynuma atlasınlar.

Filiz Aygündüz’ün “Prens Prensesi Sevmedi” romanını tiyatro oyunu haline getirip sahnelemek istiyoruz. Harika bir oyun olacak. Şimdiden çok heyecanlıyım. Editörüm olduğu için reklamını yapmamdan dolayı utanır o şimdi ama yazdıklarımı engelleyecek hali yok ya.

Hüznüm azaldı. Yazmaya oturduğum için sanırım. Ama siz yine de bu yazıyı Bach dinleyerek okuyun derim. Hüznünüzü ve öfkenizi kavi tutmak için. Öfkeye ihtiyacımız var bugünlerde, bilmem farkında mısınız?

Kayıran bana birini anımsattı

“Siliniyor her alışkanlık bedenimdeki yerinden” diyor Yücel Kayıran. Silinsin ki, özgürleşelim diye ekliyorum ben. Şiirsel olmasa da. Yücel Kayıran bana birini anımsattı. Necati Ilgıcıoğlu’nu. Bir felsefeci. Galatasaray Üniversitesi’nde akademisyen. Aristo, Kant, mantık ve şiir bilir. Başka bir şey bilmez. Gülümsediğini görüyorum Necati’nin. Aşkı hiç bilmez. Ama bu Türkçenin en güzel aşk şiirlerinden bazılarını onun yazmış olmasına engel değil. Eğer bana yalan söylemiyorsa, benden başka okuru yok. Birkaç gündür onun şiirlerini okuyorum yine. İnés…

Samatya’da bira içer, Yedikule Safa’nın arka sokağında, anneannemden kalan küçük eve gider yine bira içerdik. Tombul şişe vardı o zamanlar yalnızca. Gençtik ve pek de memnun değildik bundan. Tom Waits’le başlayıp Ahmet Kaya’yla biten gecelerdi.

Edip Cansever’in “Limonluktaki Yangın”ını okuyup üvey annelere kızardık. Hayat bize yetmezdi. Şimdiyse biz hayata yetmiyoruz sanki.

Necati mırıldanırdı:

“İşimiz güç güz. Herkes gider bu kentten:

Kırlangıç, zargana, çınar

Dalgaların ardına takıp yüzünü Kalyopi

- aşk da tükenir vakti geldiğinde.”

Samatya’nın hakkını verirdik. Onsuz eksik kalırdık, bunu da bilsin dünya isterdik. Kış da olsa sahildeki kayalıklara gider, sevgilimizin dudaklarına bakıp buz gibi olmuş ellerini ısıtırdık avucumuzda. Sonra o dudaklarını sunardı. Mutlanır alırdık ve hep orada kalabilmek için dua ederdik. Oysa “hayat bizi çağırırdı”. Keşke bu çağrıya icabet etmeseydik. 

Nişantaşı’ndaki Viyanalı 

28 yıl önce Teşvikiye Atiye Sokak’ta, küçük bir konakta Viyana pasta ve kahveleriyle “cafe kültürü”nü tanıtan Cafe Wien daha sonra Reasürans Pasajı’na taşındı. Avusturya mutfağına özgü Schnitzel, Macar Gulaş öğle ve akşam yemeklerinde servis ediliyor. Sachertorte ve Apfelstrudel gibi tatlıları Wiener Melange, Mozart, Einspanner gibi kahveler eşliğinde sunan kafe şimdi küçük dokunuşlarla yenilediği dekorasyonu, tarifi gizli değişmeyen tatlarıyla misafirlerini ağırlıyor.

İllüstrasyon: Özge EKMEKÇİOĞLU


 

©Copyright 2017 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.