2 Ocak’ta vizyona giren “The Captive” (Kayıp Çocuk), Ryan Reynolds sevenleri hüsrana uğratabilir. Psikolojik-gerilim ile örülü film, sıradan bir şekilde kaçırılan küçük kızın başından geçenleri, sapık bir karakter üzerinden işliyor. Sapık karakterin fazla öne çıkışı, onu daha iyi analiz etmemize vesile olurken, arka planda kalan karakterlere karşı gereken ilginin gösterilemiyor oluşu ise, hikâyenin dokusuna zarar veriyor.  

“The Captive”enteresan bir şekilde start verir; orta yaşlı bir adam televizyondan opera-vari bir klasik müzik dinler ve sonrasında o müzik bizi başka bir sahneye götürür. O sahne şöyledir: Sarı saçlı bir kız piyano başında klasik müzik çalıyordur. Tam da bu sebeple arasında bağ kurduğumuz müzikli sahneler acaba bize ne anlatıyor diye sorgulamaya başlarız. Anlattığı şey şu: Karakterin bize klasik müzik sevdiğini gösteren yönetmen, karakterle özdeşleşmemiz adına onun ne tür müzikle haşır neşir olduğunu bize gösterir ki, karaktere dair belli bir fikrimiz olsun.

Akan hikâye zamanla bize karakterin Mozart’tan beslendiğini, ondan ilham aldığını hatta sanatsal anlamda ona âşık olduğunu beynimizin içine çivi ile çakar, karakterin Mozart’tan bu denli etkilenişi aslında çok önemli bir yere vurgu yapmamızı sağlar: Mozart ile karakter arasında bir geçiş sağlayan film, karakterin dış görünüşünü de eski devirde yaşayan insanlara benzetir, bunun sebebi de metaforlaştırılan/sembolleştirilen Mozart’ı idolleştirmek…

Ama karakter göründüğü gibi değildir ne yazık ki… Karakterin suratı o kadar ürperticidir ki, adeta içinde şeytanlar dolanır. Zaman zaman komikleşen, kaskatı kesilen karakter, aslında çok hasta ruhlu biridir. Psikopat ve sapık oluşu da cabası! Çocuk istismarını garip bir karakter üzerinden anlatan film, karakterin kendi hikâyesini yazması adına, ona yol çiziyor ve o yolda yürüyen herkes, bu karakterin oyuncağı haline geliyor. Onun tek derdi hikâyesinin gerçeğe dönüşmesi… Eğer kafasında kurguladıklarını gerçekleştiremezse, hikâyenin yavan kalacağını düşünen karakter, sapkınlıklarını müzik ile dindirmeye çalışıyor ama nafile! Normal bir insan sürekli aynadan kendini izler mi? Demek ki aynadaki yansımasını merak ediyor, o meyanda da 8 yıl önce eve hapis ettiği ve kötü emelleri için kullandığı genç kızı izliyor. İşte böyle bir karakter var önümüzde…

Senaryoya gelince: yukarıda tanımladığımız karakter (Mika) hikâyesini tamamlamak için, ufak bir kız çocuğunu, babasının ihmalkârlığı nedeniyle kaçırma fırsatı elde eder. Onu bir eve hapseder ve aradan 8 yıl geçer, 8 yıl sonra kaçırdığı kıza annesini canlı kamera ekranından izletir. Kız sadece annesini görebilmektedir. Babası hakkında ise herhangi bir bilgiye sahip değildir. Bu senaryo size tanıdık geldi mi?

“Missing”dizisiyle benzeşen “The Captive”, tıpkı “Missing”de olduğu gibi sekiz yıl boyunca kızını arar. Aynı denge burada da vardır. Benzerlik söz konusu olmasaydı bu dengeyi kuramazdık belki, ama izlerken bizi çok rahatsız ettiğini de eklemeden edemeyeceğiz. Aradan geçen yılları doğru şekilde kurgulayamayan yönetmen, flashback ve flashforwardlar arasında büyük bir hengâme yaratıyor, mesela kaçırılan kızın aniden büyümüş olması gibi. Montaj sekansı yapayım derken bazı tutarsızlıklar meydana gelmiş demek ki… Kurgu tıpkı parçalı bulut misali, parça parça birleştirildiğinden, sahneler arası kopukluklar ve atlamalar meydana geliyor, bunun haricinde yapılan ani kesmeler de filmin gidişatını bozuyor.

Buradaki pozitif durum Mika karakterinin senaryoya kattığı yenilik… Mika; karakterlerin geçmişleriyle yüzleşmelerine olanak sağlayarak, ‘intikamım acı olur’ diye onlara uzaktan mesaj iletiyor. Ama karakterler onun çok yakınlarda bir yerde olduğunun farkına dahi varamıyorlar. Her şeyden bihaberler… Mika, kızın annesini video kameradan seyrederken, o arada da, kendi yansımasını aynadan görüyor, sanki paralel evrene davetiye çıkarır gibi…

Voyurizm (gözetleme) mantığını film ile ilişkilendiren yönetmen, Mika’nın güçsüz ve savunmasız çocukları ele geçirerek, tatmin olduğunu bazı görsellerle açıklıyor ve büyük balığın, küçük balığı yediğini düşünüyor. Nasıl mı? Zekâsı ile… Mizojen bir yapıya sahip Mika, kaçırdığı kızın diğer kızlar ile iletişim kurarak onları yoldan çıkarmasını istiyor. Güçlü güçsüz şirazesindeki eşitsizliği gündeme alan yönetmen “Stalker” dizisi ile de ilişki kurarak birçok yerden beslendiğini, her şekilde dile getiriyor. ‘İzleyen sapık’ anlamına gelen ‘Stalker’ buradaki işlevini tamamıyla yerine getiriyor. Mika kadınların ve genç kızların hayatlarına izinsizce giriyor ve de çıkmak bilmiyor. Öyle bir musallat oluyor ki, kovsalar da gitmiyor. Bela bir kez geldi mi gitmek bilmez zaten…

Soğuk Danimarka dizileri ayarında olan “The Captive”, insanın kanını donduran sahnelerle, kafa karıştırmayı başarıyor, ama olayların arap saçı haline gelmesi filmden tat almamızı engelliyor. Ciddi bir okumayla ne başarılı, ne de başarısız olarak değerlendirdiğimiz film için söylenebilecek tek şey var: mikserde bir araya getirilen mutfak malzemelerinin, birbirleriyle iyi karıştırılamaması… Bu kadar kötü demek? Evet, ama filme yansıtılan “geçmişte yaşamıyoruz” diyaloğu, geçmişi düşünmememizi, öfkeyi ve kini bir yana bırakmamız gerektiğini doğru bir biçimde ortaya koyuyor. Doğru söze ne hacet!

Yalnız filme dair çok önemli iki husus var, birincisi klasik müziğin Mika üzerindeki kalıcı etkisi… Mika karakterini doğru bir şablona oturtan yönetmen, kötü kalpli karakteri bize sevdirme konusunda kesinlikle sekmeye uğratmıyor, filme belki de Mika karakteri yüzünden katlanıyoruz. Kötü bir karakteri sevdirmek oldukça zor olsa gerek. İkincisi ise, bembeyaz karların; özgürlüğü ve saflığı betimliyor oluşu. O bembeyaz karlarda güle oynaya koşup, paten kaymak istiyor kaçırılan kız… Bu bakımdan kar olgusu filmi biraz anlamlı kılıyor.

Geldik oyunculuklara… “Killing” dizisinin soğuk nevale olan polis karakterini, burada kaçırılan kızın annesi olarak izliyoruz. Killing’deki oyunculuğundan ödün vermeyen Mireille Enos sanki diziden ışınlanıp buraya gelmiş, üzerimizde öyle bir izlenim yaratıyor. Mika karakterini üstlenen Kevin Durand’ın oyunculuktaki muvaffakiyeti kaçınılmazken, Ryan Reynolds’ın varla yok arası bir oyunculuk sergiliyor oluşu ise, keşke “Buried” filmindeki gibi üstün bir oyunculukla karşımıza çıksaydı dedirtiyor bize… O zaman belki film iki tık yükseğe çıkardı.

Sonuç? “The Captive”, klişenin önüne geçemeyen, kendini diğer hikâyelerden ayıramayan, bildiğimiz yollardan giden ve sürprizlere kapalı bir film. Tam olarak ne anlattığını çözemediğimiz filmin senaristi ve yönetmeni Atom Egoyan, “Chloe”, “The Sweet Hereafter” ve “Where The Truth Lies” filmlerindeki yetkinliğini ne yazık ki gösteremiyor. 

twitter.com/Cine_Deseo