Önceki akşam; belki de haftanın en yorucu gününde, kendimi Garajistanbul'a attım. Eğer üzerinizde belirgin bir yorgunluk hissettiğiniz günün akşamında bir konser varsa; önünüzde iki seçenek var demektir. Ya o konsere gitmeyeceksiniz ya da o konsere gitmek adına, gün içindeki tüm uğraşlarınızı birer angarya olarak etiketleyip enerjinizi akşamki konser için saklayacaksınız.

Ben ikinci seçeneği daire içine aldım ve İlhan Erşahin'in, yaklaşık yedi yıldır üzerinde durduğu projesi Ilhan Ersahin's Istanbul Sessions için Beyoğlu'na doğru yola koyuldum. Üstelik bu defa Erşahin; salt grubuyla sahne almayacak, Grammy ödüllü efsane perküsyon ustası Arto Tunçboyacıyan'ı da sahnesine çıkaracaktı. Bu gecenin, sadece bu nedenle bile özel olduğunu düşünerek hızlı adımlarla Garajistanbul'a doğru yol alırken, bir yandan da soğuk havanın yüzüme çarpmasına ve beni biraz daha havaya sokmasına izin veriyordum. İstiklal'in güney yönünden gelip, görece daha dar bir sokağa girmemle adımlarım biraz daha hızlandı ve konser alanının önüne geldiğimde, artık içimde sakladığım enerjiye ihtiyaç duymadığımı anladım.

Zaten, kim istediği birşeyi yaparken ekstra enerjiye ihtiyaç duyar ki?

Kendi adıma, herhangi bir konserdeki en zor an; sahnenin o geceki sahibinin, sahneye çıkmasını beklemektir. Belki de en güzel anları da tam o süreçte yaşarım; çünkü birşeyi elde etmekten çok, elde etme sürecinden keyif alır insan. O dakikalarda; bir yandan herhangi bir hareketlilik var mı diye göz ucuyla sahne süzülür, bir yandan konserin kalabalığına dair varsayımlar yapılarak kapı yönüne dikkat kesilinir ve illaki diğer yandan da konsere gelinen arkadaşla, gecenin akıbeti hakkında koyu bir sohbete girilir.

İzleyicilerin tamamı olarak, bu bekleyişi tüm gücümüzle bir buluşmaya çevirmek için yanıp tutuştuğumuz anlarda; sahnede belirdi Ilhan Ersahin ve ekibi. Biraz gecikmişlerdi; ama öyle agresif ritimlerle başlandı ki konsere; o an kime sorsanız, biraz evvelki bekleyişin uzamasından dolayı devamlı olarak saatine bakanın kendisi olmadığını söylerdi kuşkusuz. Arto Tunçboyacıyan'ın avuç içinden ve detoneye kaçmaktan korkmayan ağıtlarıyla yol alan konsere, Alp Ersönmez'in bas gitarından yayılan kendine özgü tok dokunuşları, Turgut Alp Bekoğlu'nun bagetinden çıkan güçlü davul ritimleri, İzzet Kızıl'ın yer yer kendini soundun tam ortasına atan darbuka soloları; sahneden, izleyicilerin tamamına ulaşan bir müzik sinyaliydi. Bu sinyali tam anlamıyla toparlayan ve jazz çemberine katan ise İlhan Erşahin'in saksafonundan çıkan ritimlerden başka birşey değildi. Parçaların introlarında, sahnenin giriş köşesinde bekleyen ve kendi sırası geldiğinde olması gereken yere, yani sahnenin tam ortasına gelen Erşahin; bir jazz müzisyeni değil de daha çok bir Rock'n Roll grubunun frontman'i gibiydi.

Darbukanın; tüm sound'u peşinden sürüklediği anlarda, birden bire baterinin hırçın ritmi beliriyor ve hemen ardından perküsyon dalgası, bas gitarın o toparlayıcı tınısıyla birlikte tüm salonu etkisi altına alıyordu. Nihayet İlhan Erşahin'in; anlamlı cümbüşün tabutuna son çiviyi çakması da gecikmiyordu. Efsane müzisyen; nefesini dengeli kullanışıyla, üflemeli bir enstrümanın nasıl da yaşamsal bir olguya dönüştüğünü tüm salona gösteriyordu. Bu anlar; kategorisizdi ve sahnede; şablonlara ihtiyaç duyulmayan bir üretim vardı. Zaten izleyicilerin büyük bir bölümü de olup biteni kategorileştirmeye çalışmıyordu. Sahne karşısındaki güruh tarafından; hangi enstrüman ön plana çıkarsa o ritme ve enstrümana ayak uyduruluyor ve sahne ile kişisel bir bağ oluşturuyordu. 

Bu bağ; konserin sonuna kadar sürüp gitti. Evet, konser çıkışında görece dar sokaktan İstiklal'in sınırına adımımı atmamla yorgunluğumu tekrar hatırlamıştım; ama bu yorgunluk iyi bir uykuyla geçiştirilebilirdi. Oysaki tanık olduğum kategorileştirmesi zor olan performansın; uzun süre aklımdan çıkmayacağına emindim.

Bu konuda yalnız olmadığımı, en azından Garajistanbul'un yarısından biraz fazlasını dolduranların da benimle benzer duyguları yaşadığını biliyorum. Ya, yorgunluklarını merkezlerine alıp, boş kalan bölümü doldurmaktan vazgeçenler? Onlar; konser gecesinin ertesindeki sabah yüzlerine bir defa çarptıkları suyla kendilerine geldiler belki. Ama kaçırdıkları şey; sabahleyin, yüze suyun birden çok defa çarpılmasına değerdi doğrusu...

 

Twitter /@BekirzgrAybar

bekirozguraybar@hotmail.com