“Ted 2” izleyenlere hayatı sorgulatan ve bazı açmazlara çözüm getiren, zeki trüklerle bezeli, anlamlı bir film… Başarılı diyalogları ile izleyenleri ayrı bir havaya sokması da cabası!

Canlanan oyuncak ayı efsanesine farklı bir bakış atan Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane “Ted” filmiyle büyük bir ilgi toplamıştı. MacFarlane’in ilk sinema projesi olan “Ted” başarılıydı, fakat hedef kitle gençlere yönelikti ve duygusal yönü ağır basıyordu. Peki, MacFarlane “Ted 2” için bu sefer nasıl bir tablo çizdi? Gelin hep beraber bunu inceleyelim.

“Ted 2” her yaşa hitap eden bir film… Filmin ortaya koyduğu ana fikir şu: Eşya ve insan arasında bir denge oturtturan MacFarlane, insani duygulara sahip Teddy’nin farklı olmasına rağmen, yasalar önünde aynı insanlar gibi yargılanması gerektiğini vurguluyor ve adli sistemin zorlayıcı olduğundan şikâyet ediyor. Düşünün ki haklarınız elinizden alındı ne yapardınız? İşte Teddy’nin içinde bulunduğu durum bu sorunun yanıtında saklı… Eşit olmanın önemine eğilen yönetmen, Teddy’nin görünüşü itibariyle sorun yaşadığını göz önüne sererken, nice kalpsiz insanlardan daha yürekli olduğuna dikkat çekiyor. Oyuncak ayının canlanması evet çok ütopik bir olay, ama John çocukluğunda ona hediye edilen ayının canlanmasını arzu etmiş ve canlanmış!

Bu bize neyi anlatıyor diye soranlara net bir açıklamada bulunalım: Eğer bir şeyi çok isterseniz gerçek olur, önemli olan ona inanmanız. Bunu abartılı yollardan anlatan yönetmen, imkânsızlıklardan yola çıkarak, hayali bir kahraman yaratıyor ve inancın insan hayatındaki rolü üzerinde duruyor. Teddy aslında dışarıdan bakıldığında çok fırlama bir ayı, ama öyle bir sevgi var ki içinde, onu sadece sevdiklerine yansıtıyor, yani dışarıya kapatıyor kendini. Onun empatik olmadığını düşünen insanlar, o sadece bir oyuncak parçası diye düşünüyorlar. Bir oyuncak parçasında insani özellikler olmasa, ölümü göze alır mı? Aslında Teddy karakteri bir metafordan ibaret, sebebi de ayrımcılık olmasın, “herkes tek ve bir olsun, hep beraber mutlu mesut yaşasın” ilkesinin hikâyeye yansıması!

LGBT topluluğuna dikkat çeken yönetmen, bireylerin insan hakları ve özgürlüğü için farkındalık yaratıp, o güncel olayı sıkı bir şekilde filme monte ediyor ve bu sırf bu sebeple önemli bir alana parmak basıyor. Günümüzün en çok konuşulan konularından biri olan insan hakları, bireyin özgürleşmesi için örgütlenmenin gerektiğini, altını yaldızlı kalemle çiziyor ki, görsel olarak hafızamıza kazınsın! Buradan hareketle, film; insanların olumlu düşünmelerini, kötülük yapmamalarını ve iyi niyetli olmalarını alt metinlere yerleştirerek yapıcı bir eleştiride bulunuyor. Mesela filmden örnek verecek olursak; Teddy sevdiği kadınla evleniyor ve hayatı istediği gibi gidiyor, ta ki eşinin çocuk sahibi olmak isteyişine değin… Ortalığı kızıştıran Teddy dikkatleri üzerine çekiyor ve ona bahşedilen her şey elinden alınıyor. Onu bir eşya olarak sınıflandırdıkları için, cinnet geçiren Teddy kaderine küsüyor, evlilik evrakları bile artık geçerli sayılmıyor. Hatırlarsanız eşcinseller yasal olarak evli olabilmek için, yıllarca mücadele ettiler. Teddy de onlar gibi vazgeçmek istemiyor, ama öteki tarafı şeytana uymak istiyor. Yani melek ve şeytan savaşıyor. Kimin kazandığını merak ediyorsanız filmi sindire sindire izlemeniz gerekiyor. ‘Husumeti bir kenara bırakın, barışı sağlayın’ cümlesi ile ivme kazanan film, ironik sekanslarla mizahı hikâyeye dâhil ederek, duygusal ve eğlenceli olayları aynı potada eritiyor. Hem gülüp eğleniyoruz, hem de hayat dersi alıyoruz.

Geldik çevredeki insanların Teddy’ye neden kötü davrandıklarına… Göz önünde olan Teddy’nin devlet için yararlı olmadığını ve sürekli ot içip başının belaya girdiğini savunan insanlar, onu olduğu kabul etmiyorlar. Ama bilmedikleri bir şey var, o da Teddy’nin kimseye zararının dokunmadığı! Böyle bir ayı karakterinin yaratılması şarttı, aksi takdirde o karakterin “Ayı Paddington” filmindeki ayıdan ne farkı kalırdı ki? Başka bir açıdan değerlendirirsek de, Amerikan gençliğinin durumunun iyi olmadığını ve sürekli uyuşturucu kullandıklarını anlatmaya çalışan yönetmen, onu Teddy üzerinden yapıyor. Zaten filmin sevilmesinin asıl nedeni de bu ya! Teddy’nin iyi tarafları olduğu kadar kötü tarafları da var, kimse mükemmel olamaz, bu gerçeği hepimiz çok iyi biliyoruz, önemli olan iyi bir insan olabilmek…

Yazının girizgâhında da bahsettiğimiz üzere yönetmen ilk filmde bu kadar ciddi bir sorunu merkeze almıyordu, o sebeple derinliği yoktu. Birinci filmdeki eksiklikleri gören yönetmen ikinci filmle ortak toplumsal sorunları irdeleyerek, hem dramatik çıtayı yükseltiyor, hem de yer yer yüzümüzü güldürüyor. MacFarlane’in yönetmenlik açısından iyi bir yolda olduğu açıkça ortada, ancak bazı orta planlı sahnelerde kamera titremeseydi, belki daha çok verim alabilirdik. Genel itibariyle; 80’lerin dünyasına yolculuk yapan ve bir sürü pop kültürü bir arada barındıran film bazı sahneleriyle müzikal bir hava estiriyor, müziklerin yerli yerinde kullanılıyor oluşu da cabası! 

Bunların yanı sıra, filmin belkemiğini oluşturan Comic-Con fuarında geçen sahneler de beyazperdeyi süsleyen comic-con filmlerine güzel bir gönderme yapıyor. Filmi “Family Guy” esprileriyle yoğuran MacFarlane, romantik-komedi filmlerinin olmazsa olmaz sahnelerini ekleyerek, filme bazı yenilikler katıyor. Önemli bir yere değinmeden filmin nihai sonucuna geçmeyelim. Önceden çocuk gibi davranan Teddy’ye olgun bir karakter profili çizilmesi gerçekten de güzel düşünülmüş, zaten aynı şekilde devam etseydi, hikâye yavanlaşırdı. Karakterlerin evrim geçirmeleri seri filmler için oldukça önemli, bu nedenle MacFarlane doğru bir analiz yapmış.

Netice? İnsan hakları olgusuna geniş bir bakış atan filmde en çok tartışılan konu Teddy’nin nasıl canlandığı ve o şekilde nasıl yaşadığı… İzlerken insan gerçekten de merak ediyor. Sahi Teddy nasıl canlandı? John cevap veriyor: ‘Bir dilek tuttum ve dileğim yerine geldi’. Ufak bir ayrıntıyı paylaşıp yazıyı sonlandıralım. Mahkemede avukatlar Teddy’nin insan olup olmadığını tartışırken, avukatlardan birinin; ‘kalbine bastırın çünkü içinde kalp yok, otomatik bir oyuncak sistemi var’ diye bir söylemde bulunması ortalığı kızıştırdı. Bir bakıma evet… Kalbine bastırınca ‘seni seviyorum’ cümlesi ortaya döküldü. (Dikkat: sadece tek cümle!) Biz de seni seviyoruz Teddy ve bu çocuksu olmayan halini daha çok sevdik!