Biliyorsunuz, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bugün ve yarın Washington’da ABD Başkanı Barack Obama’nın girişimiyle düzenlenecek olan “Nükleer Güvenlik Zirvesi”ne katılmaktan son anda caydı.
Netanyahu’yu vazgeçiren de, Türkiye ve Mısır başta olmak üzere bazı bölge ülkelerinin bu zirvede İsrail’i “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması”nı (NPT) imzalamaya çağıracaklarına dair aldıkları duyumlarmış.
47 ülkenin katılacağı zirvede İsrail’i Netanyahu’nun yerine Başbakan Yardımcısı Dan Meridor temsil edecek.
Dünyada beşi “resmi” (ABD, Rusya, Çin, Büyük Britanya, Fransa), üçü gayri resmi (Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore) ve biri de deklare edilmemiş olmak üzere dokuz nükleer güç var. Bu sonuncusu İsrail... Kayıtlara geçmiş bir nükleer denemesi yok. Sahip olduğu atom silahları hakkında resmi düzeyde “ne kabul, ne inkâr” politikası izliyor.
İsrail’i NPT’yi imzalamaya çağırmak, “İsrail nükleer silahlardan arınsın ve nükleer tesislerini denetime açsın” demek...
Bu hem meşru bir çağrı, hem de zirveyi düzenleyen Obama’nın, geçen nisanda Prag’da ilan ettiği “nükleer silahlardan arınmış bir dünya” vizyonu ile örtüşüyor.
Ama işler göründüğü kadar basit değil...
Zirve gündeminden başlayalım mesela...
Adı üstünde “nükleer güvenlik zirvesi”... Silah ve enerji üretiminde kullanılan nükleer malzemenin, başta El Kaide olmak üzere teröristlerin ve suç örgütlerinin eline geçmemesi için katılımcı devletlerin birlikte neleri yapabildiği ve yapabileceği konuşulacak.
İran’ın nükleer programı da nükleer terörizm kaygılarını artırdığı için bu sırada gündeme gelecek...
Hal bu iken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan veya bazı Arap liderlerin İsrail’in nükleer silahlarına vurgu yapmaları zirvenin gündemini kaydıracağından, böyle bir durumun İsrail’den önce ABD’yi rahatsız etmesi beklenir. Bu bakımdan Netanyahu’suz İsrail’in Washington’da düşük profil gösterecek olması, sanılanın aksine, zirvenin başarısını kollayan bir tercih.
İsrail’in nükleer silahlarıyla ilgili çıkışlar, karşılarında eşdeğerde bir İsrailli muhatap bulamadıkları için beklenen etkiyi yaratamazlarsa, Obama yönetimi de bundan ziyadesiyle memnun olur tabii ki...
Çünkü bu bahiste Obama yönetiminin herhan-gi bir nedenle yan yana gelmesini hiç istemediği üç sözcük, “NPT”, “İsrail” ve “nükleer silah”tır.
İsrail’in Fransa destekli Dimona nükleer reaktörü projesinin 1960’ta Amerikan istihbaratı tarafından tespit edildiği günden beri bu ülkenin nükleer programı ABD için ciddi bir sorun oluşturdu.
Kennedy, Johnson ve Nixon yönetimlerinin İsrail’le sürdürdüğü uzun, gizli ve kapsamlı müzakerelerin neticesinde stratejik bir mutabakata varıldı. İsrail’in nükleer silahlı bir güç olduğunu, ABD’den onay almadan tek yanlı olarak dünyaya ilan etmesine bu mutabakat engel oluyor.
(Kaynak: Zaki Shalom. Israel’s Nuclear Option. Sussex Academic Press, Brighton, 2006)
Gizli mutabakat, iki ülkenin karşılıklı çıkarlarına hizmet ediyor ve aralarındaki stratejik ittifakı güvence altına alıyor.
Nükleer silahların yayılmasını önlemek 60’lardan beri ABD’nin stratejik önceliği... İsrail’in bir nükleer güç olduğu da 70’lerden beri herkesin bildiği bir “sır”...
İsrail sırrını ifşa ederse, atom silahı peşindeki diğer ülkelere karşı baskı ve tecrit politikaları uygulayan ABD, ya aynı tutumu İsrail’e karşı da takınacak... Ya da nükleer silahların yayılmasını önleme politikası çökecek...
Yani, ya İsrail’le stratejik ittifak sona erecek, ya da dünyanın çivisi tamamen çıkacak.
Çünkü İsrail’in nükleer deklarasyonu, Ortadoğu’da nükleer silahlanma yarışına meşruiyet kazandıracak.
İkiyüzlü oyun işte bunların hiçbiri olmasın diye sürmek zorunda.
İran bir nükleer güce dönüşmediği sürece bu oyunun kurallarının değişmesine de gerek yok.
Bul

Ey İran, ey zalimin zulmüne ortak olan!