İlk çağlardan beri süregelen bir ezber var; evde kadının hâkimiyetinin, dış dünyada erkeğin gücüyle birleştiği bir denge. Erkeğe gücün yakıştırıldığı, naif ve savunmasız kadının,  erkek tarafından korunduğu ilişkiler…

İlk çağlarda, mağarada çocuklarıyla erkeğini bekleyen kadını, yırtıcı hayvanlardan koruyan, avlanıp ailesinin karnını doyuran erkekleri resimliyoruz zihnimizde. Sonrasında kulelerde hapsedilmiş prensesleri kurtaran, parlak zırhlı şövalyeleri.  Erkekler vatanları için savaşmaya gittiğinde, evde çocuklarına sahip çıkan,  savaşa geri planda destek veren kadınları. Ezberimiz hep, ailesini koruyan, kollayan ve geçimini sağlayan, reis erkek kavramı üzerine. 

Günümüzde bu ezber bozuldu. Yerine koyacağımız tek bir ezber yok artık;kimi evlerde, aile reisi hâlâ erkekken, kimi evlerde kadının dominantlığı ön planda. Kiminde ise “reislik” kavramı çoktan Kızılderili kabileleriyle özdeşleşen, eski moda bir kavram haline gelmiş. Bağımsız iki yetişkinin, birlikte yaşamı benimsenmiş. Kadının ekonomik bağımsızlığını kazanması ile birlikte, erkeğin güçlü, haşmetli duruşu, imgesel manasını yitirmiş.

Özellikle büyük şehirlerin yeni nesil evliliklerinde, kadın erkeğin kendisini dış dünyaya karşı korumasına ihtiyaç duymuyor artık. Kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi “ekmeğini” kazanabilen kadının, ilgi alanı çoktan el işi yapmaktan, kariyer basamaklarını nasıl çıkacağına, hangi ülkeyi gezeceğine kaymış durumda. Kadınlar artık, erkeğin fiziksel gücüne eskisi gibi,  ihtiyaç duymuyor;çünkü erkeğin maddi ve manevi olarak kendisine bakmasının getireceği kısıtlamaları artık kabul etmek istemiyor. Ne giyeceğine, nereye kiminle gidebileceğine ve hangi saate kadar dışarıda kalabileceğine, erkeğin müdahale etmesine izin vermek istemiyor.

Toplum yapısının değişmesi ve kadının olağan gelişimi ile birlikte geldiği bu noktada, eski ezberlerin bozulmasıyla beraber, ilişkilerin dengesi de değişti.  Kadının kazandığı güç, erkeğe bakış açısını değiştirdi. Erkeği sığınacağı güç timsali, güvenli liman olarak görmekten vazgeçen kadın, bu bakış açısıyla beraber libidosunu da kaybetti. Erkeğin güçlü kollarına teslim olmak dürtüsündeki kadının teslimiyeti, güç dengesiyle beraber değişti.

Kadının kazandığı güçle beraber, nerede duracaklarına dair ezberleri bozulan erkekler, kendilerini konumlandırmakta zorluk çekiyorlar.  Bir taraftan, zorlu hayat şartları karşısında evin geçiminden artık tek başına yükümlü olmamak, erkeği rahatlattı. Fakat bu rahatlığın yanı sıra, kadının kendilerine hayran,  korunmaya muhtaç bakışlarını, kadın yumuşaklığını kaybettiklerinin de farkındalar. Kendilerini güçlü hissetmeleri için ihtiyaç duydukları naif yaklaşımı, artık kadınlarda bulamıyorlar.  Kadının eşitliğine saygı göstermek için, alan açtılar. Eşitliğin doğal sonucu olarak “Madem eşitiz, faturaları sen öde, kirayı ben” gibi bir hayat ortaklığı başladı ilişkilerde. Çok makul…

Ancak, eşitlik ve ortaklıkla beraber, kadının hayran bakışları azaldı, ilişkinin libidonal malzemesi erimeye başladı. Kadınlar erkeğin kendisini sahiplenmediğinden şikâyet ederken, erkekler ihtiyaçları olan saygıyı göremediklerinden dem vuruyorlar.

“Grinin Elli Tonu” tadında romanların, çok satanlar listesinin başında olması, hiç şaşırtıcı değil. Kadın eski ezberlerden kalan bir içgüdüyle, hâlâ saygı duyabileceği, sığınabileceği,kendisine maddi ve manevi bakabilecek bir erkeğe teslim olmak istiyor. İçgüdüleri, hayatın içinde ruhunuemanet edemediği bir erkeğe, bedenini teslim etmesine izin vermiyor.