SiyasetRSS
08 Mart 2010 - 02:09

Kadınlar gününde o tek başına!

Dün Muhteber Cihaner’i aradım. Yazmamak kaydıyla da olsa anlattıkları kafamdaki İlhan Cihaner portresini tamamladı

Mart benim için çok özel bir gün değil. Fazla “kurumsal”, resmiyet kokan, hatta bana göre biraz Sovyetik bir kutlama Dünya Kadınlar Günü.
Ama bu yıl bana bir şeyler oldu. Günlerdir aklımda telefona sarılıp o kadını aramak, Kadınlar Günü’nü kutlamak vardı. Bilmem herhalde fotoğraflardaki dik duruşundan, her gün hapishaneye giderek kocasına sahip çıkmasından, bunu yaparkenki vakur sessizliğinden etkilendim.
Kimden söz ettiğimi anladınız sanırım. Erzurum’da cemaat soruşturması nedeniyle tutuklanan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in eşi Muhteber Cihaner’den söz ediyorum. 6,5 yaşındaki Sıla’nın annesi, yıllardır doğudan batıya kocasının tayinleri yüzünden oradan buraya ev taşıyan bir bankacı, bir türlü “söz dinlemediği” için kendini hapiste bulan bir cumhuriyet başsavcısının 15 yıllık eşi...
CNN Türk’te Ayşenur Arslan Cihaner vakasına “Türkiye’nin Dreyfus Davası” diyor. Haklı mı haksız mı zaman gösterecek.



Aslında hangi gazeteyi okuduğunuza göre olayın iç yüzüyle ilgili farklı teorilerden birine inanabilirsiniz. İşin doğrusu, hepimiz bir dezenformasyon deryasında yarı-doğrularla hareket ediyoruz. Gerçeği öğrenmek için Erzurum’a, soruşturmanın başladığı Erzincan’a, Cihaner’in daha önce tüm uyarıları kulak arkası ederek JİTEM’in işlediği faili meçhulleri araştırdığı İdil’e gitmek lazım.
Ama şimdilik bütün bunları bir kenara bırakalım. Amacım Erzincan vakasını çözmek değil; ne olup bittiğini ben de anlamakta zorluk çekiyorum. Amacım düne kadar hukuku temsil eden kocasını bügün hapiste adaleti ararken bulan Muhteber Cihaner’i tanımak. Bir anda kendini bir girdabın içinde bulan sıradan bir kadının portresi...
Muhteber Hanım’la dün telefondaki uzun sohbetimiz, içimi acıttı. Israrla yazılmamasını istediği için burada detay vermeyeceğim. Umuyorum bir gün eşinin yanında özgür bir ortamda kendisi anlatır yaşadıklarını.
Ancak sohbet sonrasında kafamdaki İlhan Cihaner portresi iyice belirginleşti. Sakin, sesini hiçbir koşulda yükseltmeyen, “Aman devlet malıdır” diye işyerindeki kalemi bile cebine atmayan bir savcı. Tanıdık geldi bu adam. Karısının anlattıklarından, üniversite sonrasında avukat olacağına, mühendis olacağına devlet hizmetine girmeyi seçen o idealistlerden. 
Muhteber Hanım “Pembe yalan bile söyleyemez” diyor. “Demokrattır” diyor. Eşine olan inancı, kullandığı kelimeler beni duygulandırıyor. “İlhan Bey böyle bir karısı olduğu için şanslı” diye düşünüyorum.
Anlattığı adam, oradan oraya tayin yerlerinde kafasının dikine giden, kâh tefecilerin, kâh derin devletin tehditlerine maruz kalan, soruşturmalarda hatırı sayılır yerlerden gelen talimatlara değil sessizce kanun kitaplarına gömülerek hareket eden düz bir savcı.
Her 8 Mart günü savcılıktaki tüm bayan personele kırmızı karanfil gönderecek incelikte biri.
Bazen olağanüstü olaylar, sıradan insanları kahramanlaştırır. İlhan Cihaner hapiste, sadece kendi akıbetini değil, bütün bu yaşananların Türkiye için ne anlam ifade ettiğini, hukuk sürecinde yaratacağı değişimi düşünüyor. Türkiye bu olaya bakıp, kodlarını, anlamını çözmeye çalışıyor.
Çizgi filmleri polis amcalar tarafından el konan 6,5 yaşındaki Sıla, hâlâ babasının hapiste olduğundan habersiz, onu görevde suçluların peşinde sanıyor.
Ve Muhteber Cihaner. Genç bir kadın. Bir taşra savcısının eşi. Güçlü ancak tek başına. Evinde sessiz sedasız 8 Mart’ı anıyor, inançla kocasını bekliyor.

Davutoğlu’na antitez
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2001’de yayımlanan “Stratejik Derinlik” isimli kitabı, AK Parti döneminde Türk dış politikasını anlamaya çalışanlar için bir başucu kitabıdır. Davutoğlu’nun, Türkiye’nin sadece Batı’nın uzantısı değil çok yönlü ittifaklar içinde “merkez ülke” olduğu tezi, 2003’ten beri beri hem övgü hem de eleştiri oklarının hedefindeydi. Ancak zaman zaman köşe yazarlarından gelen salvoları saymazsak, şu zamana kadar hiçbir akademisyen ya da yazar, kitaptaki özgün ve radikal tezleri kapsamlı bir biçimde ele alarak karşı çıkmamıştı.
İşte bu yüzden Demokrat Parti etrafında kümelenen genç siyasetçilerin kaleme aldığı ve kinayeli bir ifadeyle “Stratejik Derinliğe Düşen Türk Dış Politikası” isimli kitabı ilginç buldum. Başkan yardımcılarından Mehmet Ali Bayer, Sinan Ülgen ve Çağrı Erhan’ın da aralarında bulunduğu 8 kişilik grup, dış politikaya rota çizerken bir yandan da Davutoğlu’nun eserine antitez üretmişler.
Nedir mi itirazları? Kitap özetle AK Parti’nin çok yönlü dış politikasında “önceliklerin kalmadığını” söylüyor. EDAM düşünce kuruluşunun başındaki Ülgen, “Daha önce Türk dış politikasının önceliği Türkiye’yi batı ittifakının parçası haline getirmekti.
Şimdi bu yok. Evet komşularla yakınlaşma stratejisinde başarılar kaydedildi, Türkiye’nin, yakın bölgede ağırlığı arttı. Ama dış politikada öncelik olmaması temel vizyonumuz açısından bir sorun” diyor. Kitap ayrıca AK Parti dış politikasını “netice odaklı” ve “gerçekçi”  olmamakla eleştiriyor. AB politikası ve Kıbrıs konularında da ciddi eleştirileri var.
Bütün bunları neden yazıyorum. Çünkü memlekette bu tarz seviyeli siyaset tartışmasına hasret kaldığımız için! Davutoğlu ciddi bir akademik kariyeri ve kalitesi olan bir isim. Eminim DP’den çıkan bu yayını merakla alacak, okuyacaktır. Siyasetin diğer alanlarındaki itiş kakış, kullanılan dili düşünürseniz, en azından dış politikada seviyeli bir tartışma ortamının varlığını bilmek güzel.

Madem açılım var, neden bu PKK operasyonları?
Bu hafta Avrupa’nın her yerinde başlayan zincirleme PKK operasyonları, örgütün legal yapılanmasına balyoz gibi indi. İtalya ve Fransa’da başlayıp Belçika, Almanya ve Hollanda’ya yayılan operasyonlar, özellikle PKK’nın finans altyapısı ve Kuzey Irak için militan bulma çabalarına darbe vurmayı hedefliyor. Şu zamana kadar PKK’ya yönelik yurtdışında yapılan en büyük hamle. Peki Türkiye’nin Kürt açılımını tartıştığı bir ortamda neden bu sertleşme? İşte soru ve cevapları:
n Avrupa nasıl harekete geçti?
Avrupa’dan gelen zincirleme operasyonların arkasında Türk istihbaratının katkıları yanında muhtemelen güçlü bir ABD iradesi var. Avrupalılar bu konularda Washington’dan gelen dürtükleme olmasa ortak hareket etmezler. Tüm Avrupa hükümetlerinin varlığını yıllardır bildikleri, iyi kötü tolere ettikleri bir ağı bugün hedef almalarının açıklaması bu.
n Neden şimdi?
Türkiye’nin Kürt meselesinde açılım sürecine girmiş olması, Avrupalı kolluk kuvvetleri ve hükümetler nezdinde ikna kabiliyetini arttırdı. Ankara, bir noktadan sonra tıkanan açılımın ilerleyebilmesi için PKK’nın önce biraz sıkıştırılması gerektiğini düşünüyor. “Havuç-sopa” siyasetinde havuç (demokratik süreç) yeterli gelmeyince PKK’nın Kuzey Irak’taki dağ kadrolarına aba altından sopa gösteriliyor.
n Sonucu ne olur?
Hem KCK tutuklamaları hem de Avrupa’daki son operasyonlarda beklenti, finansman ve insan kaynakları konusunda sıkışan PKK’nın silah bırakma ve dağdan inme konusunda daha tavizkar olması. “Bu sertleşme açılımın önünü açar” deniyor.
İstenen, PKK’nın mevcut “ateşkes” halini devam ettirmesi, demokratik çözüme katkıda bulunması, bunu yaparken de Türkiye’nin kabul etmesi mümkün bile olmayan talepleri sıralamaması. Ancak bu stratejinin Kandil ve İmralı üzerindeki etkisini önümüzdeki aylarda göreceğiz.

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
©Copyright 2010