‘Bu iş profesyonel boksörlük gibi’

Alarko Carrier Genel Müdürü Önder Şahin, şirkette 33 yılını doldurdu. Şahin, “İnsanların beni sevmesi gibi bir kaygım yok, sevilmemek umrumda bile olmaz ama sayılmamak beni üzer” diye konuşuyor

‘Bu iş profesyonel boksörlük gibi’

33 yıl önce Alarko’da çalışmaya başlayan genç bir mühendisti o. Yıllarını verip çalışırken çocuğu gibi büyümesine destek olduğu şirkette kendi de yükselmişti. “Hep çalıştım” diyordu geçen yılları anlatırken. O yıllarda yaşadıklarını, kariyerinde iz bırakan Üzeyir Garih ve İshak Alaton’la ilişkilerini merak ediyordum. Onu beklerken bulunduğum camdan odada ince bir klasik müzik çalıyor şimdi. Herkes önceden seçilmiş bir sessizlik oyununda rolünü sürdürüyor gibi. 

Önder Şahin’le konuşurken anlıyorum ki, bu cam oda da, sanki ‘sen de fısıldamak zorundasın’ diyen bu suskunluk da aslında şirketin şeffaf, özgür, eşit bir ortam yaratma çabasının parçası. Şahin, “İyi sonuç üretmek için insanların kendini iyi hissetmesi gerekir. İnsanların iyi hissedeceği ortamları yaratmanız lazım” diyor.
Röportaj boyunca şirketi, İK politikalarını anlatırken birden başka biri gibi olan Şahin, kriz zamanlarında kimseyi işten çıkarmadıklarını da söylüyor: “2001 krizinde de bu böyle oldu; kimse işinden çıkarılmadı, maaşlar bir gün geç yatmadı. Bunun temelinde dürüstlük ilkesi var.”
Şahin, devlet memuru babasının ona bıraktığı ilkeleri Üzeyir Garih ve İshak Alaton’da da bulmuş. Onu 33 yıl Alarko’ya bağlayan sır da aslında burada gizli.

Yıl 1965, siz üniversite sınavlarına hazırlanıyorsunuz...

Babam tıbba gitmemi istiyordu, hatta tercihlerim arasında tıbbı ilk sıraya yazmıştı. O dönem kuzenim de Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni (ODTÜ) önermişti; İngilizce eğitim yapılan bir okul olduğunu söyledi, “Çim sahası, kendine ait gölü var, maskeli balolar yapılıyor” dedi. Gözümde öyle bir dünya canlandı ki... Hemen müracaat ettim ve sınavlarına girdim. Tıbbı da kazandığım halde ODTÜ’ye gittim.

Çim futbol sahasını o kadar dikkate almış mıydınız gerçekten?

Çok almıştım... O dönem -1965’te- Türkiye’de hiç çim saha yoktu. Milli Takım bile antrenman yapacağı zaman bizim oraya geliyordu. Ortadoğu’da futbol takımına da girdim.

Peki sonra futbol devam etti mi?

Master yaparken de oynadım, fakat sonra lisanslı futbol hayatım bitti. Ama o gün bugündür ben hâlâ her pazar futbol oynarım. Bir takımımız var 20 kişilik, içinde 18 yaşından 65 yaşına kadar oyuncu var. O hafta kim uygunsa 12 kişi mutlaka toplanır oynarız. Diyelim ki Fransa’dayım ve dönüş için uçak yok. Bir araba kiralar İsviçre’ye geçerim ve oradan binerim ama mutlaka pazar sabahı maça yetişirim.

Futbol tam bir tutku sizde...

Tutku derken, bu bir takım tutkusu değil. Ben hiç takım tutmuyorum, maçlara da gitmiyorum. Oynamayı seviyorum, oyun olarak görüyorum.

Babanıza rağmen ODTÜ’ye kaydolmuşsunuz... Onun tepkisi ne oldu?

Hiç tepki vermedi. O çok demokrat bir insandı. Hayatı boyunca hep bizi destekledi. Kararı alana kadar gayret eder, ama aldığımız kararları desteklerdi. O ufacık memur maaşıyla benim okumam için çok uğraştı. Sonra ben Türk Eğitim Vakfı’nın bursunu kazandım. Bu bursu geri ödeme zamanım gelince de “Bu bana düşer” dedi ve ödedi. Bana verdiği en büyük miras beni okutmasıdır. Ben daha sonra neye sahip olduysam hepsi o sermayeyle gerçekleşti. Babamı çok genç yaşta kaybettim, yaptıklarını çok büyük bir saygıyla anıyorum.
  
ODTÜ’yü, mühendisliği seçme nedeninizi açıklarken “Ben pratik- pragmatik bir adamım. Olaylara, hayata matematiksel ve sonuç odaklı bakarım” diyorsunuz. Hayata böyle bakmak neler kattı, neler götürdü?

Bunun muhasebesi zor... Ben profesyonel yaşama Alarko’da bir mühendis olarak başladım. 11 sene sonra Alarko’da bir şirkete genel müdür olmuştum. 22 senedir de genel müdür ve üstü gibi bir pozisyonda duruyorum. Borcum yok, çalışarak geçiniyorum. Bu açıdan bakarsanız pek çok insana göre şanslı olduğumu düşünüyorum, bana kattığı bu. Yoksa şirket benim değil, emekli olunca ceketimi alıp gideceğim. Tabii Üzeyir Bey (Garih), İshak Bey (Alaton) gibi isimlerle çalıştım ve onlardan çok şey öğrendim. Benden götürdükleri de şöyle sanırım; ben kızımın büyüdüğünü göremedim, büyüdü gitti... Ama bu iş profesyonel boksörlük gibi, hep antrenman yapıp maçı kazanmanız gerek. Hem bu işi yapıp hem de çok şahane bir hayat yaşamak mümkün olmuyor.

 İş-özel yaşam dengesini kurduğunuzu söylemek zor o vakit.

Orada muvaffak olabildiğim kanısında değilim...

Ailenizde yakınmalar oluyor mu?

Baştan oluyor ama bir süre sonra onlar da alışıyor. Sonra, zaman geçip muhasebesini yaptığınızda da, orada epey bir eksikliğiniz olduğunu görüyorsunuz.

Yoğun geçen iş hayatınızın önemli kavşaklarından birinde Üzeyir Garih var.

38 yaşındaydım, Alarko’nun şirketlerinden Altron’un başına geçmemi istemişti. Ben düşünmek isteyince şöyle dedi: “Biliyor musun İsmet Paşa da 38 yaşında, daha önce hiç mübadele yapmamıştı, gitti Lozan Mübadelesi’ni yaptı geldi. Çayını bitirene kadar düşün ve yarın sabah oraya git”. Ondan çok şey öğrendim, başöğretmenim gibiydi. Hâlâ da onu anmadığımız gün yoktur.

Bir diğer dönüm noktasını da İshak Alaton’la yaşamışsınız. İshak Bey’in oğlu Vedat Alaton’la somon balığı üretmek için birlikte çalışmışsınız.

Vedat Bey Amerika’dan yeni dönmüştü, Türkiye’ye biraz yabancıydı ve iş de yeniydi. Ona beraber çalışacağı, biraz da ağabeylik edebilecek birisi gerekiyordu. Vedat Bey’le birlikte bir süre o işi yürüttük.

Alarko ile Carrier ortaklığının mimarlarından biri olarak kabul ediliyorsunuz...

‘Bu iş profesyonel boksörlük gibi’
Tesadüfen ilk temas benimle oldu ve ondan sonra müzakereler benimle yürüdü. Carrier müthiş bir dev, o zamanki cirosu 7 milyar dolardı. Müzakereler başlar başlamaz bizim karşımıza profesyonel müzakereciler geçti. Biz hiç öyle büyük bir şey satmadığımız için öyle bir ekibimiz de yoktu. O misyonu kendimiz üstlendik; ben, bana destek veren Ayhan Yavrucu ve saat başı anlaştığımız bir avukatla üç yıl müzakereleri sürdürdük, ortak olduk. İlk beş yıl yönetimin devam etmesi istendi. Daha sonra Carrier’ın da aday gösterme hakkı vardı.

Ama aday göstermediler, 10 yıldır siz görevdesiniz...

Şimdilik devam ediyoruz ama şu da bir gerçek ki, bu sonsuza kadar sürmez. Bizim şirkette başarının kriterlerinden biri de şu: Sen olmadığın zaman da çalışabilecek bir takım oluşturmak ve onların arasından senin yerini alabilecek birini yetiştirmek.

Şirketin kültüründe içeriden yönetici yetiştirmek de var zaten.

Yüzde yüz... Alarko’da 33 yılı bitirdim. Yardımcılarım arasında 34, 30, 25, 20 yıldır çalışanlar var. Bunun ilk nedeni başlangıç noktasında ilkelerin uyması. Bir numaralı ilke, dürüstlük.

Nasıl bir yöneticisiniz?

Hani, çok sevilen baba adamlar vardır. Bir kere ben onlardan değilim. Soğuk, itici, zaman zaman ısırabilir, hırçın, uzak durulması gereken bir adam olarak değerlendiriliyorum belki. Ama en azından adalet, dürüstlük ve saygı yönünden yüksek puan aldığımı sanıyorum insanlardan. İnsanların beni sevmesi gibi bir kaygım yok, sevilmemek umrumda bile olmaz ama sayılmamak beni üzer.
Adaletli davranabilmek için sevilmemeyi göze almanız lazım. Sanırım Kanuni Sultan Süleyman, bir vezirine şöyle nasihat etmiş: “En büyük iyilik adalettir”. Ben hep bunu söylerim. Adaletli davrandığınızda sizi sevmeyebilirler ama bir süre sonra saygı duyulur ve güvenilir olursunuz. Güvenilirlik, itibar bence en önemlisi... Şirketimiz için de en büyük değil, en saygın olmak önemli.

Social Accountability 8000 (SA 8000) sertifikasını alan şirketlerden birisiniz.

SA 8000, çalışanlar için yaratılabilecek en ideal sosyal ortamın kurulduğunu gösteriyor. Bu tür belgeler bir kere alındığında ehliyet gibi sürekli kullanılmıyor. Her yıl denetimden geçiyorsunuz. Bu belge bundan iki yıl önce Türkiye’de 11 şirkette vardı. Geçen yıl ise sadece 4 şirkette; bunlardan biri de biziz.

‘BEĞENDİKLERİM KOLAY DEĞİŞMEZ’

‘Bu iş profesyonel boksörlük gibi’
 ‘Alarko’dan başka şirketlerde de çalışmış olsaydım’ diye düşündünüz mü hiç?

Hiç ona fırsat bulamadım. İş teklif edenlere de -ki genelde bu yemeklerde olur- “Lütfen bana para söyleme, belki aldanır da kabul ederim. Söyleme de rahat rahat yemeği yiyeyim” derim. Bu sadece benimle alakalı değil, yardımcılarımla da konuşsanız hepsi aynı şeyi söyleyecektir. Macera arayıcı tipler yoktur bizde. Fazla tutucu demiyorum, istikrarlı...

 “Dünyanın neresine gidersem gideyim seçtiğim menü aynıdır: Biftek, salata, dondurma” demişsiniz. Bu tercih, anlatmaya çalıştığınız istikrarla ne kadar alakalı?

Öyle bir kural yok ama çok uçuk şeyleri pek denemem. Değişikliklere kuşkuyla yaklaşıyoruz sanırım. Yapılan değişiklikler dikkatli, ölçülü, hesaplı ve sonucuna inanılmış değişikliklerdir. Risk alıyor muyuz? Evet, ama hesaplanmış riskleri... Çok rahat insanlar değiliz.

 “Marka bağımlısı değilim ama sadece Adidas giyerim” de diyorsunuz... 

Evet, doğru... Bir şeyi görüp, beğenip, takdir ettiğim zaman o benim için oturmuştur ve çok kolay değişmez. Bazı şeylerde inanç oluşturur ve sorgulamazsınız...

Emekliliği düşünüyor musunuz?

Hep düşünüyorum, 20 yıldır düşünüyorum... Çok keyifli bir hayat yaşarım gibi geliyor emeklilikte. İnsanın sıkılmadan vaktini doldurabileceği, büyük bir baskı altında hissetmeyeceği sosyal projeler var.

Fotoğraflar: OZAN GÜZELCE

15 Ekim 2019 Magazin Haberleri.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber