‘Tasarım sürecinde dünyayla bağımı koparırım’

Paris Haute Couture Haftası’na giden ilk Türk moda tasarımcısı olmayı başaran Dilek Hanif,“Evet, tanınmam Hülya Avşar’la oldu ama, bu benim için yeterli değildi. Türkiye’de Hülya Avşar’ın modacısı olarak tanınmak için bu işe başlamadım” diyor

‘Tasarım sürecinde dünyayla bağımı koparırım’

Annesinin mağazasına gelenlerin kıyafet seçimine yardım ederken, bir gün moda dünyasının en etkili isimlerinden biri olacağı kuşkusuz hiç aklına gelmemişti. Ama o mağazadan çıkarak, modanın zirvesi sayılan Paris Haute Couture Haftası’na giden ilk Türk moda tasarımcısı olmayı başardı Dilek Hanif. Şimdi, geçmişi geçirip süzgecinden bugünü anlatırken “Kendimi son derece emin ve güvende hissediyorum, çünkü bulunduğum noktaya pat diye bir anda gelmedim” diyor.

İş hayatı erken başlamış sizin için...

Çocukluk yıllarımda anneme yardım etmek amacıyla çalışıyordum; ihtiyaçtan değil de, istediğim için.  Annemin bir konfeksiyon mağazası vardı. Gelen insanları izler ve kime ne yakışacağını söylerdim. İnsanlar da zamanla “Kızınız yok mu?” diye beni sorar oldu. Daha sonra erkek kardeşim işin imalat kısmında çalışmaya başlayınca ona yardım ettim ve ‘kim keser, kim biçer, kaç adet yapılır?’ öğrendim.

Bir zaman sonra da kardeşimle bir mağaza açtık ve yurtdışından ürün getirmeye başladık. Benim yapmak istediğim bu değildi aslında; malı elime alıyor ve “Daha iyisini yaparım” diyordum çünkü. O zaman kendi ürünlerimi tasarlamak istediğimi anladım. Aşk ve inanç, sizi içinizde olanı yapmaya götürüyor; küçük bir banka kredisiyle kendi atölyemi kurdum.

Annenizin mağazasında çalıştığınız günlerden sizi hatırlayanlar var mı?

Olmaz mı... Çok eski müşterileri annemi yolda çevirip “Ne şekerdi, küçücüktü, onunla gurur duyuyoruz” diyorlar.

Anneniz ne düşünüyor peki?

İlk işyerimi açtığımda karşı çıkmıştı; çünkü o da biliyor, bu çok zor bir iş. Şimdi eminim ki gurur duyuyor, ama hâlâ “Çok yoruluyorsun” da diyor. Ben de “Bu işi yapmazsam bu kadar mutlu ve iyi hissedemeyeceğim” diyorum.

Mimar Sinan Üniversitesi’nde dersler alarak kendinizi geliştirdiniz... Bu adımlara neden ihtiyaç duydunuz?

Olmasa da olurdu aslında, çünkü bugün dünyada markalaşmış birçok moda tasarımcısı, moda tasarımı eğitimi almamış. Ben kendimi geliştirmek istedim, faydası da oldu. Bir de bu öyle bir meslek ki, dokunarak, hissederek deneyerek yapmanız yani bilgi birikiminiz birkaç üniversiteye bedel. Bugün iki kızım da, dünyanın en önemli moda tasarım okullarından biri sayılan New York Parsons’ta okuyor. Bakıyorum ne okunursa okunsun, pratiğinizi geliştirmezseniz zor.

Kızlarınızla çalışmayı düşünüyor musunuz?

Hazır giyim markamı da çıkarmaya başladım ve bazı projelerim de var: Türkiye’de farklı kentlerde, Avrupa’nın belirli şehirlerinde satılabilir hale getirmek istiyorum. Kızlarım da benimle çalışmak isterse bu çok büyük bir keyif olur. Bu okulu kendileri tercih etti ama, benim hiçbir zorlamam olmadı.

Yolun en başında da hazır giyimle başlamıştınız sonra kişiye özel tasarıma ne çekmişti sizi?

Hazır giyime ilk başladığımda modellere karar verip üzerimde tek tek denettikten sonra seri üretime geçiriyordum. Ödemelere, çeklere de bakıyordum. O zaman bu yük çok fazla gelmişti. Bir de o dönem abiye için inanılmaz bir talep vardı. Ben de couture atölyelerinde yetişmiş insanları bulup yeni bir ekip oluşturdum ve farklı şeyler yapmaya başladık. Hazır giyimde yapamadığım birçok şeyi keşfettim, inanılmaz bir zevk verdi ve sonra defileler, yeni koleksiyonlar başladı. Şimdi kendimi son derece emin ve güvende hissediyorum, çünkü bulunduğum noktaya pat diye bir anda gelmedim; o kadar uzun sürede sindirerek gelindi ki, bir yanlış yapsam da kısa sürede algılar ve geri dönerim artık.

Adınızın Hülya Avşar’ı giydirdikten sonra daha çok duyuldu. O süreç size göre de kariyerinizi ciddi anlamda etkiledi mi?

‘Tasarım sürecinde dünyayla bağımı koparırım’
Hülya Avşar’la iyi bir ekip olduk. Ona hazırladığım kıyafetler çok beğenildi, Hülya Avşar da bunları iyi taşıyordu. Önemli bir dönemdi, doğru bir işbirliğiydi ama bence asıl kariyerim 2004’te Paris Haute Couture Haftası’na gitmemle başladı. Evet, tanınmam Hülya Avşar’la oldu ama bu benim için yeterli değildi. Türkiye’de Hülya Avşar’ın modacısı olarak tanınmak için bu işe başlamadım.

Paris heyecanlandırıyor sizi...

Çok önemli markaların bulunduğu bir haftada Türk markası olarak ‘ben de varım’ diyebilmek ve iyi sonuçlar alıp dönebilmek çok heyecan verici; kariyerinizde gelebileceğiniz bundan daha yukarı bir yer yok.

Paris’te defilenin ardından ağlamışsınız...

Ben Türkiye’de de çok heyecanlanıyorum ama Paris başka... Çünkü zaten Müslüman bir toplum ve bir Türk olarak sizi farklı algılıyorlar orada. ‘Fransa’da, Couture Haftası’nda bir Türk, bunların burada ne işi var?’ gibi bir durum var zaten. Gidiyorsunuz ve “Güzel şeyler yapmış” denince, çok büyük bir onur duyuyorsunuz. Milli marş çalsa ağlayan bir kadınım zaten, düşün Türk olarak alkışlanıyorum orada.

2009 kış sezonu için Atlas Jet’in hostes kıyafetlerini tasarladınız. Bu projeyi neden kabul ettiniz?

Dilek Hanif’in tasarımcı olarak belirli bir yerde durmadığını, birçok şeyi yapabileceğini görmek istedim. Hoş bir çalışma da oldu, beğenildi.

Tasarım süreciniz sancılı geçer mi?

Geçer... Tüm dünyayla bağımı koparırım, beynim uyurken bile çalışır.

Bazı kıyafetlerinizde şiirsel bir anlatım da var sanki... Tasarım sürecinde sizi neler etkiliyor?

Besleyen birçok şey oluyor aslında. O hissettiğiniz şiirsellik de içimdeki hassas ve aslında çok kırılgan Dilek Hanif’ten geliyor. İş hayatında da çok katı olurum.

“Ben kendime mücevher bile alan bir kadın değilim. Benim mücevherim işim” demişsiniz. Neden, çok mu doyuyorsunuz başkalarını giydirirken?

İnsanları şık giydirmek, başarılı olmak beni yeterince tatmin ediyor, böyle bir şeye ihtiyacım yok galiba. Tabii severim, zaman zaman da takarım ama genelde çok sade ve rahat giyinmeyi tercih ederim.

16 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber