Bize hep kendimizi korumamız gerektiği öğretildi,
Neye karşı?
Her türlü tehlikeye karşı....
Yetmedi bütün acılara karşı,
Dahası yorgunluğa, açlığa, üşümeye, yaşlanmaya,...ölüme karşı,..
Başarısızlığa,..
Güçsüzlüğe..
Üzüntüye, kedere, hayal kırıklığına karşı...
Sevgiye, aşka, tutkuya karşı,..
Cesarete, denemeye, hele ki yanılmaya karşı,..
Kaybetmeye...

Halbuki hayat bütün bunların toplamıymış meğer.
Bütün ömrümüzü hayattan korunmaya adadık.
Konforlu olduğunu sandığımız sığınaklarda, içinden geçip gittiğimiz dünyayı belki de asla hissetmeden, belki de hayatın bize anlatacağı hikayenin özünü kaçırarak, varoluşun bekleme salonunda bir yaşam sürdürmemiz öğretildi hep bize.
Tekrarı olmayan bu görkemli ve heyecan verici yolculuğu sıradan ve bezgin bir turistik gezi gibi yaşamamız önerildi bize; sorunsuz ve anlamsız.

Sormadık, sorgulamadık biz de.

Hayattan giderek uzaklaştık, belki o sığınaklardan dışarıya bakmayı bile bıraktık, unuttuk...
Öyle ki hayata dair olan herşey bize yabancı ve hatta şaşırtıcı gelmeye başladı.
Ne dışarıda akan hayatın gür sesine, ne de kendi içimizden gelen naif sese kulak verdik. Varsa yoksa sığınaktaki kapalı devre yayının sesiydi benliğimize ulaşan.