Belçikalı yönetmen Erik Van Looy, 2008’de çektiği “Loft” isimli filmi aynı senaryoya bağlı kalarak, bu kez ülkesi için değil, Hollywood için çekti. Hatırlarsanız Michael Haneke de “Funny Games” filmini yeniden çekmişti, neden çektiğini halen anlayabilmiş değiliz ve anlamakta istemiyoruz. Bir proje tutunca aynısını yeniden mi çekmek gerekiyor? Aynı filmi yeniden çekmek, demek moda haline gelmiş de haberimiz yok. Van Looy’un ilk çektiği “Loft” gerçekten beklenenden fazla ilgi görmüştü, bakalım ikincisi beklenen ilgiyi görecek mi?

Bir aşk için ne kadar ileri gidersiniz ve aşk için cinayet işler misiniz? İşte bu soruyu sorarak söze başlayan “The Loft” karakterlerin gizemli taraflarının çöküşünü göstererek, aslında onların göründükleri gibi olmadıklarına dikkat çekiyor. Aldatma oyunları ile dolu olan hikâye, gerilimi hikâyeye monte edip sıradan olayları dönemeçli yollardan aktarıp, sürekli “cinayeti kim işledi?” sorusuna yöneltiyor bizi… Basit bir hikâyeyi evirip çevirip karmaşık trüklerle ortaya koyan film, bizi flashbacklere doğru iterek filmin mistik ruhuna can veriyor sanki… Her bir cevap o flashbacklerde saklı! Zaman zaman komplo teorisine doğru yönlendiren film, alt metinlere eklediği Latince sözcükle kafamızı kurcalamaya çalışıyor.

Yavaş bir tempoda ilerleyen filmdeki belirsizlikler artmaya başladıkça, filmin temposu da ona oranla yükselİP, olay örgüsünde meydana gelen olaylara sürekli bir yenisi ekleniyor. Filmdeki aksiyon hiç durmuyor. Hep bir entrika, hep bir kovalamaca… Oyunun dozunu doğru ayarlayarak seyircinin kafasında ‘şimdi ne olacak?’ sorusunun canlanmasını sağlayan yönetmen, hep bir tahmin yürütmemiz adına bir zemin hazırlıyor ama bazen o zemin ayağımızın altından kaysa da, o zemini yakalamakta zorlanmıyoruz.

BEŞ SUÇLU, TEK BİR KATİL…

Mekânları güzel kullanan yönetmen, en büyük sırrını çatı katındaki daireye hapsediyor ve o sır kolay kolay ortaya çıkmıyor ve sır ortaya çıkmasın diye yönetmen hikâyeyi ters yüz ediyor. Gerçekten de neler olduğunu çözemiyorsunuz, çünkü yönetmen beş karakter arasında gidip gelerek, resmen değişim rüzgârları estiriyor. Beş evli arkadaşın maskaralıklarını ortaya döken film, onların başka kadınlardan etkilenip peşlerinden gitmelerine kadar, her şeyi perdeye aktarıyor ve evlilik kurumuna ihanet etmelerindeki mantığı çözmeye çalışıyor. Buradan hareketle; aşk için birbirlerini satan beş arkadaş çatı katını aslında yapacakları yaramazlık için kiralıyorlar. Yoksa nasıl kaçamak yapacaklar ki? İşin tuhaf tarafı da, eşlerini sevdiklerini ima etmeleri! Başka gülün üzerine başka bir gül koklanmaz lafını tersine çeviren film, karakterlerin geçmişte yaptığı hatalar yüzünden, bu hale geldiklerini anlatarak, hepsinin suçlu olduklarını anlamamızı sağlıyor. Spoiler vermeden yoluna devam eden film, katilin kim olduğunu açık vermeden akıl karıştırıcı kurgusal oyunlarla, hikâyedeki detaylara eğilmemize vesile oluyor, bu da filmi monotonluktan kurtarıyor. Eğer film bu şekilde ilerlemeseydi çok sıkıcı olurdu. Bizi sorgulama memuru yerine koyan yönetmen, işlenen cinayeti çözmemiz adına tüm malzemeleri önümüze seriyor ve o malzemeler aracılığıyla sanki polisçilik oynuyoruz.

BELALI ÇATI KATI…

Şüphe kavramını bozmadan hikâyeye yenilikler katan yönetmen, filmin sıkıntılı olan atmosferini karakterlerin içsel problemleriyle beraber daha da vahimleştiriyor ve her şey karakterlerin elinden kayıp gidiyor. Ama doğrusunu söylemek gerekirse yönetmen bir yerde büyük bir hata yapıyor, o da karakterlerden ikisinin görüntülerini biraz çirkinleştirmesi. Çirkinleştirmekten kasıt şu: beş karakterin üçü de karizmatik ve ilgi çekici oldukları için onların katil olduğuna dair bir izlenim elde edemiyoruz ancak geriye kalan iki karakter arasında gidip geliyoruz çünkü, o iki karakterin görüntüleri içimizde bir kıpırtı yaratmıyor. O ikisinden hangisi katil olabilir acaba diye kıvranıp dururken, sonunda bir karar veriyoruz ve verdiğimiz karar doğru çıkıyor. Yönetmen keşke tüm karakterleri aynı çekicilikte yapsaydı, o zaman seçmekte zorlanırdık.

Bulmacaların seviyesini fazla zorlaştırmadan seyirciye sunan yönetmen, sahne aralarında yaptığı minik hamlelerle seyirciyi filmden uzaklaştırmıyor, eğer aksini yapsaydı David Lynch’in puzzle-vari filmlerinden pek farkı kalmazdı. Planları doğru bir şekilde ayarlayan yönetmen, kimseye güvenmememiz gerektiğini vurguluyor ve arkadaşlığın çok sağlam temeller üzerine inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Filmin en önemli olayı; güvendiğiniz dağlara kar yağarsa üstesinden nasıl gelirsiniz sorusunu irdelemesi! Kısıtlı bir bütçeyle çekilen film, aynı İspanyol filmlerinde olduğu gibi hikâyeye odaklanarak, seyircinin gereksiz görsel efektlerden beslenmesine engel oluyor. Hikâye ve karakterler bir filmin olmazsa olmazlarıdır diye düşünen yönetmen, kendine göre bir teknik oturtarak “Henry’s Crime” (Suçlu Kim?) filmine atıfta bulunuyor.

Filmin bize iletmek istediği mesajı da paylaşmadan geçmek olmaz öyle değil mi? Evli çiftlerin yaşantılarının sanıldığı kadar kusursuz olmadığını gösteren film, o çiftlerin içinde karanlık fırtınalar koptuğunu kâbus dolu sahnelerle destekleyip, gerilimin dozajını sonuna kadar arttırıyor. Her şeyin bir bedeli olduğunu hararetli sahnelerle anlatması da, filmin en sevdiğimiz tarafı! Kandan ve vahşetten filmi arındıran yönetmen, onlarsız da etkili bir film ortaya konacağını belirterek, cinayetin ardında yatan sebeplere ağırlık veriyor ki, genelde işlenen cinayetlerde şiddet oranı fazla olur.

Netice itibariyle; sürprizlerle örülü “The Loft”, seyirciyi sıkmayan ve belli bir iddiası olmayan bağımsız bir Hollywood filmi. Aynı “El Método” filminde olduğu gibi, kimin aykırılık yaptığını bulmaya çalıştığımız “The Loft” çözüm arayan diyaloglarıyla seyirciyi kendine doğru çekiyor ve özgünlüğünü koruyor.