YaşamRSS
28 Nisan 2010 - 00:48

Kim nerede yaşadığını ne kadar biliyor ki?..

Çetin Altan Şeytanın gör dediğic.altan@bnet.net.tr Tüm Yazıları »

1940-41 yıllarında bendeniz 13 yaşında ve Beyoğlu’ndaki Galatasaray Lisesi’nin ortaokulunda yatılı 7’nci sınıf öğrencisiydim.
Hafta sonu tatillerinde de okulda kaldığım için, -parasız yatılılar da dahil- o dönemin deyimiyle, “bekâr talebeler”e ayrılmış olan 7’nci sınıfın “B” şubesindeydim.
Müdürümüz Behçet Bey’di.
* * *
O tarihlerde ortaokullarda bir de askerlik dersi vardı; bizim askerlik hocamız Binbaşı Ahmet Bey’di.
* * *
Ahmet Bey’in bir ayağını çizmesi vurduğu için, bir süre derslere bir ayağında terlikle geldiğinden, adı “Terlik Ahmet”e çıkmıştı.
* * *
Terlik Ahmet, askerlik derslerini pek de umursamayan sınıfa kızdığı zaman:
- Siz böyle yaparsanız, sonra Fransa’ya döneriz, diye bağırırdı.
* * *
Çünkü 2’nci Dünya Savaşı’nın başında, Fransa Cumhurbaşkanı Mareşal Petain ile Başbakan Laval, hemen Hitler’e teslim olmuşlar ve Paris’in Alman orduları tarafından işgalinden sonra Başkent, Vichy’ye taşınmıştı.
* * *
Aynı tarihlerde, İsmet Paşa da; 2’nci Dünya Savaşı’na girmemek için, Hitler’e karşı siyasal bir flört uyguluyor, emekli generallerden Ali İhsan Sabis gibi, Hasan Emir Erkilet gibi paşalar, her gün Alman ordularının başarılarını öven yazılar yazıyorlardı.
* * *
Terlik Ahmet, bazen bendenize de kızar ve:
- Sen savaşta kaçar, kaçarken de sıçarsın, diye bağırırdı.
* * *
Terlik Ahmet’in o sırada, ne Almanlara karşı silahla direnen Fransız Komünist militanlardan haberi vardı; ne de Hitler’in yenilgisinden sonra, Fransa’nın da galip devletler arasında sayılacağı geçebiliyordu aklımdan.
* * *
Ayrıca birçok yorumcu; 1’inci Dünya Savaşı’nın ünlü kahramanı Mareşal Petain’in, Hitler’le hemen anlaşması sayesinde, Paris’in bombardımanlardan ve yanıp yıkılmaktan kurtarılmış olduğu kanısındaydı.
* * *
Bizim Türkçe hocası Esat Mahmut Karakurt’tu, Yurtbilgisi hocası da Nadir Nadi...
* * *
Bendeniz için o tarihlerde İstanbul; Beyoğlu sinemaları, Taksim ve Karaköy-Haydarpaşa-Kadıköy vapurlarıyla, doğduğum Göztepe’den, bir de büyük teyzelerin oturduğu Çamlıca ile Bostancı ve İçerenköy’den ibaretti.
* * *
Geçtiğimiz pazar günü, hava güzeldi.
Türkiye’ye özgü tartışma ve koşullanmaların dışında; bir ömürlük fizyolojik yorgunluğa karşın, henüz daha yer yüzünde bulunmanın nefes alıp verişini değerlendirme çabasıyla, Sütlüce’deki Rahmi Koç Sınai Müzesi’nde Halat’a gittik.
Servis şefleri eski dostlardı; şakayla karışık “yeni bir dünya düzeni”nden söz ederek, biraz da gülüştük onlarla.
* * *
Saat 16 sularında, Solmaz:
- Var mısın, dedi; Karadeniz kıyılarına gidelim...
- Tamam, dedim; gidelim hadi...
* * *
Otobanlara yöneldik ve Kırklareli yönünde nerelerden geçmedik ki?..
Haliç nire, Eyüp nire, Tayakadın nire, Terkos Gölü nire, Karaburun nire?..
* * *
Karadeniz’in beyaz köpüklü dalgaları vurup duruyordu kıyılardaki kimsesiz plajlara ve bakımsız bir takım yapılar çarpıyordu göze...
* * *
Tayakadın’da ilk kez yakından, rüzgârı elektrik enerjisine çeviren beyaz rüzgâr pervanelerini gördüm; ne kadar da büyüktüler ve kaynana zırıltısına hiç benzemeyen bir estetikte dönüyorlardı.
* * *
Karaburun ve Terkos Gölü’nden, Çatalca yönüne döndük...
Yemyeşil ormanlar, vadiler, koyun, inek ve manda sürüleri ile hiç tanımadığım bir İstanbul...
Çatalca’nın tepelerinde de rüzgâr pervaneleri vardı.
* * *
Ve geçtiğimiz bütün yollar, tepelere dikilmiş çok kollu dev çarmıhlara benzeyen, kulemsi çelik direklerden uzanıp giden enerji nakil hatlarıyla kaplıydı...
* * *
Onların dibinde Karadeniz’e yakın bölgede, mıncırık eski telgraf direkleriyle, telgraf telleri de, müzelik bir tevazu ile uzanıp gidiyordu.
* * *
Çatalca’dan İstanbul’a doğru girdiğimiz otobanlar, Büyükçekmece’den de, Küçükçekmece’den de geçerek; sağlı sollu yeni kurulmuş kentlerin gökdelenleri, siteleri, parkları, okulları, üniversiteleri ortamından geçiyordu.
* * *
Sütlüce’den, Karadeniz kıyılarındaki -yeni- Arnavutköy’e, Tayakadın’a, Terkos Gölü’ne, Karaburun’a; oradan Çatalca yönünde Subaşı’na ve Büyükçekmece’ye giderken geçtiğimiz değişik kalitedeki yollar; trafik işaretli ve bir hayli özenliydi.
* * *
Saat 16’da Sütlüce’den yola çıkmış ve Karadeniz’den Marmara’ya kadar, İstanbul’un bilmediğimiz çok değişik ve tezatlı bir dünyasının içinden süzülerek saat 18.30’da Taksim’e gelmiştik.
* * *
Gülücüğü de olan bir şaşkınlık vardı içimde.
Kim, nerede yaşadığını ne kadar biliyordu ki?..
* * *
Ajans haberlerinde, yine Meclis’teki sert tartışmalar; mayına basarak ölen ve yaralananlar; trafik kazalarında hayata veda edenler; özellikle kız ve kadınlara karşı işlenmiş cinayetler vardı.
* * *
Binbaşı Terlik Ahmet’in dünyası ile, Esat Mahmut Karakurt’un dünyası ve Nadir Nadi’nin dünyası ile, geçtiğimiz pazar Solmaz’la birlikte izlediğimiz çok değişik İstanbul dünyaları...
* * *
Tabii bir de Fransız hocaların dünyaları vardı.
* * *
Bayrakları bayrak yapanların, onları dokuyanlar olduğu ile; vatanı da vatan yapanların, kendi mesleklerini evrensel kalitede gerçekleştirmeye çalışanlar olduğunu ise acaba kaç kişi biliyordu?
* * *
Olduğundan daha fazla görünme kompleksinden pek bir şey çıkmadığı, çıkıyordu ortaya...

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
©Copyright 2010