Sıradan bir aksiyon olmanın ötesine geçen “Mad Max: Fury Road” (Çılgın Max: Öfkeli Yollar) su, kuraklık, doğurganlık, yönetim, otorite ve şiddeti ön plana alarak, geçmiş ve gelecek arasında bir yerde sıkışıp kalan çürümüş düzenin, canavardan bile beter olduğunu görsel sahneler aracılığıyla öykülendiriyor.

Son zamanların en çok konuşulan filmlerinden biri olan “Mad Max: Fury Road” filminin analizine geçmeden önce, kulağımıza çalınan bir bilgiden bahsetmek istiyoruz. Söylentiye göre; erkeklerin kromozom sayıları azaldığı için gelecekte dünyaya kadınların hâkim olacağından bahsediliyor, yani ataerkil düzenden, anaerkil düzene geçecekmişiz. Ne kadar doğru bilemiyoruz, ama bunun kıyametten sonra olacağı yönünde bir inanış var. Hayatımızın her alanına müdahale eden teoriler bizi, değişik alanlara doğru yönlendiriyor ve bazen o teorilerin gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Ne düşünüyorsunuz? Mad Max’te de böyle bir tablo yok mu?

Patriyarkal otoritenin sarsılmasını anlatan “Mad Max: Fury Road”, aksiyonu sadece bir araç olarak kullanarak feminist okumalara yelken açıyor ve bunu da distopik bir mekân ile tanımlıyor. Suyun bile zor bulunduğu ucu bucağı olmayan bir çöl düşünün, nereye giderseniz gidin o çöl hiç bitmiyor, varacağınız nokta yine çöl! Doğurganlık olgusuna dikkat çeken film,  post apokaliptik referansları filmin içine yerleştirip, tarihin şöyle gözümüzün önünden kara masalmış gibi geçmesi adına bazı yöntemler uyguluyor. Aklımıza o an tarihte yaşanan sıkıntılar geliyor, parantez açarsak; filmi nereye çekerseniz oraya doğru uzuyor,  bu da filmin esnek olduğunu vurguluyor. Ama filmdeki bazı olguların daha açık bir şekilde anlatılmasını beklerdik, neden o olgular aksiyonun altına saklanıyor ki?

KADININ YARATICI OLUŞU…

Kadının yaratıcı olduğunu hayat ile özdeşleştiren film, ataerkil düzenin tamamen çökmeyeceğini ve kadınların o düzen içerisinde en yüksek olanaklara sahip olabileceğini ifade ederek, kudretli olmanın önemine karşı seyirciyi bilinçlendirmeye çalışıyor. Bu şuna benziyor: eğilip bükülmemek, itaat etmemek ya da devrilmemek… Distopya ve kadınlar arasında da güzel bir bağ kuran film, kurtarıcıların bu sefer kadınlar olduğuna işaret ediyor. Bu irdeleyiş çok mantıklı, ancak yönetmen aklındakini daha cüretkâr bir biçimde perdelemiş olsaydı tadından yenmezdi ve karakterlerin başlarına gelen olayları gölgelerin içinden anlatmak yerine ‘evet büyük bir sorunumuz var ve kesinlikle çözmemiz gerek’ diye altını çizseydi çok daha iyi olurdu, ama tam tersine o bunu seyirciden bekledi.

Diğer Mad Max filmlerinden farklı bir konsept yaratan George Miller, filme bazı yenilikler katarak, yan anlamlar üretmemize olanak sağlıyor, yani film detaylar üzerine kurulu! Filmin en önemli tarafı ise şu: elimizdeki kaynakları tüketmememiz ve har vurup harman savurmamamız gerektiğini sert söylemleriyle destekleyen Miller’ın suyun doğal ihtiyaç olduğunu güzel bir şekilde göz önüne seriyor oluşu. Doğanın kıymetini bilmeyenlere karşı, iğneleme yapan film, doğanın insan için ne derece önemli bir kaynak olduğunu da söylemeden edemiyor. Son filmi “Mad Max: Fury Road” ile yönünüdeğiştiren Miller, ‘eğer bazı değerlere sahip çıkmazsanız, sonunuz filmdeki gibi olur’ diyerek bizi uyarıyor. Film aslında seyirciye kıyameti sorgulatıyor ve karanlık günlerin çok yakın olduğuna dair ışık yakıyor.

HER YER ÇÖL OLSA NASIL OLURDU?

Zaman zaman “Fury” filmini anımsatan film, usta işi efektlerle görselliğe dikkat çekerek, hikâyeyi lirik ve didaktik bir filmmiş gibi anlatıyor. Öfkeli bir kadının neler yapacağına şahit olduğumuz film, kadınların yeri geldiği zaman, erkeklerden bile daha güçlü olduğunu satır aralarına yerleştiriyor. Kadınların sömürülmesinin altında yatan neden-sonuç ilişkilerini tahlil eden Miller, tehlike çanlarının çaldığını belirterek, tehlikelere karşı kendimizi korumamız için, korkusuz olmamız gerektiğine parmak basıyor. Hatta kendimize şöyle bir netice çıkarıyoruz: “Acaba kıyamet çıkınca her yer çöl mü olacak?” İnsanlığın bozulduğuna dair gerçekleri seyirciyle paylaşmaktan çekinmeyen Miller, kadınların, erkeklere barış çubuğu yaktığından tutun da, hayati dengeyi sağladıklarına kadar birçok doneyi ortaya koyuyor. Kötülüklerin arasından, her zaman iyiliğin çıkacağına bizi inandıran film, ‘kaderinize boyun eğmeyin ki, içsel yansımanız sizi doğru noktaya çeksin’  ifadesiyle, psikolojiye uzanıyor.

Sonuç? Kötülüklerden beslenen ve toplum yapısının kırılamadığını, ama kırmak için savaşanlar olduğunu anlatan film, bizi nasıl bir gelecek beklediğinin adeta resmini çiziyor. Seyirciyi sıkmadan mesaj veren Miller’ın istediği mesajı, istediği şekilde seyirciye geçirip geçirmediği konusunda tartışmıyoruz, ancak bazı sahneler üzerinde daha fazla düşünülebilirdi. Mesela montajlanmamış sekanslar gözümüzden kaçmadı, sadece o da değil tabi! Bazı eylemlerin neden niçin yapıldığını anlama konusunda biraz sıkıntı çektik, keşke o eylemler havada kalmamış olsaydı. Filmlerde kusur bulmak kolay, ama hikâye düzgün bir biçimde kurgulandıysa ve mantığımıza yattıysa o zaman sorun yok demektir. Böylesine derin bir mevzunun böyle bir filme konu olması bile yeter de artar. Yönetmeni cesaretinden ötürü tebrik ediyor ve aydınlık bir dünyaya karşı el ele verdik diyoruz.