Çok farklı gibi görünen yetenekler tek bir bünyede toplandığında inanılmaz işler çıkabiliyor. Efdal Altun uluslararası başarılara imza atan, klasik müzik alanında ülkemizin gurur kaynaklarından olan Borusan Quartet'in viyola sanatçısı. Viyolası ile insanların ruhuna işleyen müzikler yaparken aynı zamanda tiyatral anlamda da çok yetenekli. Muhteşem doğaçlamalar yapıyor. Öyle ki yıllar evvel Levent Kırca tarafından ‘’Senin gibi bir yetenek gördüm mü bırakmam, hemen benimle İstanbul’a geliyorsun.’’ diyerek apar topar İstanbul’a taşınmış bir sanatçı. Müzik kariyerinde gelinebilecek en üst noktalarda olduğu için bırakma gibi bir lüksü de yok. O nedenle klasik müzik ve mizahı birleştiren muhteşem projeler üretmeye başlıyor. Bu arada diğer bir yeteneği de denge konusunda. Bir Jonglör ustalığında hareketler yapabiliyor. Örneğin telefona takılan selfi çubuğunu burnunun üzerinde taşıyarak uzun süreli videolar çekiyor. Dengede olmanın zihnini rahatlattığını ifade ediyor.  Efdal Altun’la  üstün yetenekli erişkin bireylere özel yaptığım Aykırı Zihinler röportaj serisi kapsamında sohbet ettik.  

 
 

Önce yetiştiğiniz aile ortamından biraz bahsedelim. Ailenin tamamının farklı yetenekleri var. O zaman için size normal gelmiş olabilir ama geriye dönüp baktığınızda bu durumun sizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

 

Dedem keman çalarmış. Tamamen kendi kendine çalmayı öğrenmiş. Daha sonra birçok enstrümanı da aynı şekilde çalmaya başlamış. Çekirdek aileden bahsedersek ailede ilk müzisyen babam. Babam, müzik aşkıyla genç yaşta hiç tanıdığı olmaksızın Erzincan'dan ayrılıp, konservatuvar sınavına girmek için tek başına Ankara'ya gitmiş. Zor günlerden sonra başarılı bir sınav vererek rahmetli Efdal Bey'in obua sınıfına kabul edilmiş ve onun manevi babalığı ve hocalığı gözetiminde okulu başarıyla tamamlamış. Hocasına olan sevgisinden dolayı da bana Efdal ismini koymuşlar. Emekli olana kadar Ankara Devlet Opera Orkestra'sında obua ve korangle çalmış. Annemden bahsedersek, o da hem Opera Korosunu hem de TRT Radyosunu kazanıp bizimle ilgilenmek adına fedakarlıkta bulunmuş. Hatta radyo sınavında jüri, ikinci bir Zeki Müren'le karşı karşıyayız demiş. Üç kardeş içerisinde ilk önce büyük ablam konservatuarı kazandı. Küçük ablam da onun peşine konservatuvarı tercih etti. Ben de böyle müzisyen bir ailede doğup büyüdüğüm için başka bir meslek düşündüğümü hatırlamıyorum. Kendimi konservatuvarda buldum. Klasik müzikle yoğrulmuş bir ailenin içinde büyüdüm. Klasik müzik dikkat gerektiren bir müziktir. Çok sesli müzikte dikkat çok önemlidir. Bir orkestra içerisinde çalarken birbirinizi çok iyi dinlemek zorundasınız. Sadece kendi çaldığınız  değil partnerlerinizi de çok iyi dinlemelisiniz. Bütün bunlar dinleme becerimi geliştirdi ve duyarlı birisi olmama sebep oldu. Dinleme becerisi hayatımın diğer alanlarına da yansıdı. Sohbet ederken karşımdakileri dikkatli dinleme, yolda yürürken duyduğum seslere karşı duyarlılık gibi ses dünyasındaki algılarımın gelişmesine sebep oldu. Görsel açıdan da etkisi oldu. İzlerim herkesi ve yoğun empati kurarım mesela. 

 

 

Daha büyük aile üyelerinde yani aile ağacınızda bilinen başka yetenekler var mı?

 

Müzik alanında başka bilmiyorum ama mizah konusunda dedemden hep bahsedilir. O dönemin Nasreddin Hocası derlermiş ona. Hazır cevaplılığı meşhurmuş. Annemde de vardır. 

 

 

Üç kardeşsiniz. Hepinizin başka başka özellikleri var tabi ki. Anneniz çocukluğunuzu anlatırken sizi nasıl tanımlardı? 

 

Annem benimle ilgili olarak hep  çok olumlu şeyler söylerdi. Efdal çok düşüncelidir, çok iyidir, çok hassastır. Şimdi siz sorunca kafamda bu kelimeleri uçuştu. Küçükken de espri ve doğaçlamalar çok yapardım. Onları da çok önemserdi, çok komik olduğumu söylerdi.

 

 

Peki yaramaz bir çocuk muydunuz? Başka ne tür özellikleriniz vardı?

 

Bir yere misafirliğe gittiğimizde inanılmaz sessiz, annesinin dizinin dibinden ayrılmayan ve çok çekingen bir çocuktum. Ağzımdan bir laf çıkmazdı. Hatta akrabalarımız da sık sık Efdal hiç konuşmuyor, çok çekingen derlerdi. İlkokul öğretmenim de aileme aynı şeyleri söylerdi. Bu noktadayken ilkokul 5’de bir müsamere olmuştu. Bana başrol vermişlerdi. Sahneye çıktım o çekingen çocuk bir anda farklılaştı ve doğaçlama yapmaya başladım, sonrasını hatırlamıyorum, kendimi kaybetmişim. Sahneden inip seyircilerin arasında doğaçlamalar yapmaya başlamışım. Herkes şok olmuş, bu sahne adamı herhalde diye düşünmüşler.

 

 

Peki siz "Çocuk Efdal"i nasıl hatırlıyorsunuz? Mutlu, hüzünlü, komik, kaygılı, öfkeli ya da meraklı gibi. Hangi komponentler daha ağırlıktaydı? Sessizdiniz ama iç dünyanızda birçok şey yaşadığınıza eminim…

 

Öfkeli ya da aşırı meraklı bir çocuk olduğumu söyleyemem ama işin açığı, benim hakkımdaki olumlu duygular üzerimde biraz baskı oluşturdu sanırım. Öyle olmam gerekiyor, sürekli düşünceli olmalıyım, yanlış yapmamalıyım düşünce yapısı bugüne kadar bende bazı kemikleşmiş davranış biçimlerine yol açtı. Mesela burada oturuyoruz, yanda bir masa olsaydı ben bu kadar sesli konuşamazdım. Hep bir başkasını düşündüm. Bir de sanırım hakkımdaki olumlu düşüncelerin devam etmesi önem kazandı. Komiklik yapmaksa doğallığı yanında, adeta rahatlama ve çekingen kimliğimden sıyrılma aracıydı benim için. Mutlu bir çocuktum aynı zamanda. Sonuçta stressiz bir aile ortamında yaşadım.

 

 

Aileyi olayın dışında tutarsak empati yetinizin yüksekliğinden dolayı, algılarınızın açıklığından dolayı çocukken kendinizi huzursuz ve mutsuz hissettiğiniz zamanlar olur muydu?

 

Çocukken de böyleydim. Bütün o sessizliğim de belki bundan dolayı. İnsanlarda hayal kırıklığı yaratmayayım. Biçilen bir rol var sonuçta ve ben bu sebeple ekstra dikkat sarf ediyordum. Belki de bunlar söylenmeseydi de böyle olurdum, çünkü çok nezih bir aile ortamında büyüdüm. Ama söylenmesi, beklenti olarak algılamama sebep olup biraz kaygı yaratmış olabilir.

 

 

Meraklı bir çocuk muydunuz? Varsa bu merak hangi alanlarda belirgindi?

 

Doğaya karşı inanılmaz meraklıydım. Çok sosyal değildim açıkçası. Zor arkadaşlık kuruyordum. Kısa bir tatile gittiysek oradaki çocuklarla hemen kaynaşamıyordum. Sürekli doğanın içinde olmak isterdim. Böceklere çok merakım vardı. Hepsini tek tek elime almak isterdim. Hiç korkum yoktu, hemen elime alıp incelerdim. Sürüngenlere de merakım vardı. Yılanları, kertenkeleleri severdim. Salyangozları da çok severdim hala severim. Eskiden ‘’caps’’ olarak adlandırılmadan önce, fotoğrafları kesip, altlarına komik yazılar yazardım. 

 

 

Çocukluğunuzda hatırladığınız hayata dair ilk saptamanız neydi?

 

Toplumsal kutuplaşmalar, ayrımları sorgulardım bazen. Neden insanlar birbirine zarar veriyor, böyle olmaması lazım. Acaba bunların olmadığı bir ülke ya da dünya var mıdır, varsa gidebilir miyiz acaba gibi düşüncelerim olurdu.

 

 

Gözlem yapar mısınız? Daha çok neleri gözlemlemeyi seversiniz? Bu gözlemleri hayatınızda nasıl kullanırsınız?

 

Gözlem en çok yaptığım şey aslında. İnsanları çok fazla gözlemlerim. İnsanları anladığımı düşünürüm. Bununla ilgili bir kitap okumadım. İnsan davranışları ya da vücut diliyle ilgili. Ama içgüdüsel olarak belki de taklit yapabilme özelliğimin de katkısıyla bunu tahmin edebilirim. İnsanları gözlemlemek enteresan gelir bana, onun üzerinden espriler üretmek… Bir dönem yoğun taklitler ya da duruma göre seslendirmeler yapardım. Şu anda mizah işini profesyonel olarak yapmasam da bu konuda bir projem var. O zaman belki gözlem ve empati yeteneğimin faydasını daha fazla göreceğim. 

 

 

Diyelim ki ortada bir sorun var. Çözüm stratejinizi nasıl belirlersiniz? Örneğin; daha çok çözüm odaklı ve analitik mi yaklaşırsınız, yoksa sezgisel ve impulsif mi?

 

Kesinlikle sezgisel yaklaşırım. Sonradan baktığımda aşağı yukarı hep doğru hissettiğim ortaya çıkıyor. 

 

 

Mevsimler sizi nasıl etkiler?

 

Bahar insanıyım ben, baharı seviyorum. Yapı olarak da hep ortalarda olmayı seven bir adamım. Mevsimlerde de öyle yaz değil, kış değil, ılık havayı severim. Öyle havalar da üretkenliğimi etkiler.

 

 

İnsanları güldürmek size ne hissettiriyor? Sahnede güzel bir esere ruh verirken hissettiklerinize yakın mı? Hangisinin hazzı önde onu anlamak için soruyorum...

 

Bu gerçekten çok güzel bir soru. Çünkü bu benim çok düşündüğüm, bazen de böyle hissederek yaşadığım bir duygu. Bahsettiğim gibi ben kendimi bir anda konservatuvarda buldum. Bir düşünme ya da seçme şansım olmadı. İmkanların çok daha fazla olduğu bir ülkede yaşıyor olsaydık belki fark edilip belki çocuk oyuncu olarak yetişecektim, oyuncu olacaktım ve belki de meslek olarak onu tercih edecektim. Büyük ihtimalle de öyle olacaktı. Tabi öyle olmadı, hep müziğin içerisindeydim. Konservatuvarda ilk seneler hoca değişiklikleri sebebiyle potansiyelimin altındaydım ama sonra doğru hoca ve doğru çalışma teknikleriyle iyi bir duruma geldim. Sonra da gayet tatmin edici ve güzel bir kariyer başlamış oldu. Tabi şu anda bundan vazgeçmek zor. 

 

Levent Kırca benim için bir dönüm noktası olmuştur. Tesadüfi bir tanışıklık ve onun oyununun orkestrasında yer almam, bir gece oyundan sonra doğaçlamalar yapmam neticesinde ertesi gün Levent Kırca benimle görüşmek istedi. Böyle bir yeteneği görürsem, bırakmam, benimle hemen İstanbul’a geliyorsun dedi. Ve ben İstanbul’a geldim. Ama burada mesleğim her zaman baskın oldu benim için. Bir de hani derler ya meslek için, kolunda altın bir bileziğin olsun. Memur ailede yetiştiğim için, Ankara’dan İstanbul’a gelince de buradaki karmaşayı görmem, bir de yıllarımı verip bu kadar iyi bir pozisyona geldiğim mesleğimi bırakırsam ne olur diye düşünmemden dolayı cesaret edemedim. Mehmet Esen'in desteğiyle sahneye adım attım. Ata Demirer’le aynı dönemde stand up yapmaya başlamıştık. O dönem bana birçok TV kanalından teklifler de gelmişti ama mesleğimden uzaklaşma ihtimali kafamı kurcalıyordu. O sırada Borusan’da çalıyordum ama kadrom yoktu, Levent Kırca’nın teklifiyle istifa edip gelmiştim. Bu sefer Cihat Aşkın ihtiyacımız var diye İTÜ’den kadro teklif etti. Hiç düşünmeden oraya gittim. Müzisyen olmasaydım bütün gücümü, enerjime bu işe vermeyi çok isterdim. Hala içimde yanan inanılmaz bir ateştir bu benim. Sahnede olmak, sahnede viyola çalmak, müzik yapmak büyük bir haz tabi, muhteşem bir olay. Orada insanların ruhuna dokunmanız, onları rahatlatmanız, mutlu etmeniz, konserden sonraki alkışlar, duyduğunuz sözler, geri dönüşler özellikle Türkiye şartlarında klasik müzikte böyle bir geri dönüşün olması rüya gibi bir şey. Bunlar beni inanılmaz mutlu ediyor. Ama sahneye mizah için çıkmak ise benim için başka bir macera, ruhuma açılan başka bir pencere gibi. Düşünün bir pencere açılıyor ve hiç görmediğiniz şeyleri görüyorsunuz, inanılmaz heyecanlı oraya atlamak. Orada olmak, orayı keşfetmek istiyorsunuz. Bana o kadar büyük heyecan veriyor. Bu çok acayip bir tutku, insanları güldürmek. Şu sıra bu duyguyu daha çok sosyal medya sayesinde yaşıyorum. Mesela beni takip eden insanların çok geri dönüşü oluyor. Gerçi öyle çok fazla da takipçim yok ve bunun için teknik bir çaba harcamıyorum ama ben ‘’butik ünlü’’ diyorum kendime. Dünyanın her yanından tanıdık tanımadık kişilerden gelen çok güzel yorumlar ve geri dönüşler beni çok mutlu ediyor. Müzik ve mizah tamamen farklı yerde bende. İkisini de çok seviyorum ama mizah daha tutkulu sanki benim için. Son geldiğim noktada bu iki alanı birleştiren çalışmalar yapıyorum. Orkestralarla müzik mizah projeleri ve aynı şekilde Andante dergisinde düzenli yazıları örnek olarak verebilirim. 

 

 

Denge ile ilgili yeteneğinizi ne zaman fark ettiniz? Bununla ilgili herhangi bir teknik eğitim aldınız mı ya da ilgili okumalar yapıyor musunuz? Dengeyi sağlamak size ne hissettiriyor?

 

Bunu nereden öğrendiniz siz?

 

 

Dersime iyi çalıştım diyelim… (O sırada masada duran plastik çiçeği alıyor ve burnunun üzerinde dengede tutuyor.)

 

Yaklaşık 13-14 yaşında başladım bu işlere. Kendi kendime topları çevirmeye başladım, çok da hızlı öğrendim. Dengeyi sağlamak benim için bir meditasyon biçimi. O sırada başka hiçbir şey düşünmüyorum. 

 

 

Klasik müzik henüz maalesef ki halka inemedi. Sizce halka sunum biçiminde bir kusur var mı? Bu anlamda ne gibi çalışmalar yapılabilir? 

 

Bu tabi bizim üzerinde hem çok düşündüğümüz hem de Borusan Quartet olarak  bazı uygulamalar geliştirmek için uğraştığımız bir durum. Çok da işe yaradı bu uygulamalar. Cumhuriyet kurulduktan sonra klasik müzik konusundaki ilk atılım, üstün yetenekli olup yurt dışına gönderilen çocuklar, yurt dışından gelen hocalarla çalışmalar çok kısa bir süre içerisinde gelişti. Avrupa’da bunun bir süreci var. Barok dönem, klasik dönem, romantik dönem ve ardından modern dönem bir süreç. Bunu sizin en baştan yaşamanız gerekiyor ki uyum sağlayabilesiniz. Modern döneme gelene kadar epey bir aşamadan geçiyor. Türk bestecileri bu ara dönemleri bazen yakalasa da genellikle daha ağır eserlerle başlıyorlar. Kulaklar bir anda çok sesli müziğe alışamıyor. Biz Borusan Quartet olarak eserlerimizin arasına türkülerimizden de yerleştiriyoruz. Mesela bir Beethoven peşine bizim düzenlediğimiz Karahisar Kalesi’ni çalıyoruz. Böyle yapınca insanların kulağı daha rahat alışabiliyor. Bizim Borusan Quartet olarak popüler olabilmemizde bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum.

 

 

Klasik müzikçiler olarak televizyonlar mı size mesafeli yoksa siz mi televizyonlara mesafelisiniz? Yoksa basının ilgi eksikliği mi söz konusu? 

 

Kendimizden yola çıkarak anlatırsam biz birçok programa çıktık. Son iki yıldır pek çıkmıyoruz ama bir dönem yoğun olarak TV programlarına katılıyorduk. Genel olarak söyleyecek olursak TV’lerin genel yaklaşımı bu. Sadece klasik müzik alanında değil, sanatın diğer dallarına da uzak duruyorlar. Eğer çağırsalar her müzisyen koşarak gider. 

 

 

Klasik müzik sevgisi sadece ailede mi verilir? Sonradan sevdirmenin bir yolu olabilir mi? Örneğin metal müzik ailede öğrenilmiyor ama çocuklar müptelası olabiliyor, klasik müzik müptelası çocuklar istiyoruz...

 

Aslında Avrupa’da da tüm Dünya’da da klasik müzik dinleyicisi yaş ortalaması yüksektir. Yani gençler Avrupa’da da klasik müzik konserlerine pek gitmezler. Sosyal medyanın avantajlarından birisi de budur diyebilirim. Dünya’daki bütün klasik müzikçiler sosyal medyayı gençleri yakalamak açısından kullanmaya başladı. Bizimde görüntü olarak biraz pop grubu havasında olmamız, kıyafetlerimiz, videolarımız, fotoğraf çekimlerimiz, eser seçimlerimiz de kitleleri yakalayabilmemizde etkili oluyor. Mesela biz Burhan Öcal’la konser yaptık ve bu genel olarak klasik müziğin içinde olmayan bir kitleyi kazanmamız açısından çok etkili oldu. O konsere gelen insanlar daha sonraları grubumuzu da takip eder ve konserlere gelir oldular. Tabi aynı şekilde Burhan Öcal’ı da Türkiye'deki klasik müzik çevresinden daha fazla kişi takip etmeye başladı. Aynı şekilde Mercan Dede ve İncesaz gibi sanatçı ve gruplarla da ortak projeler gerçekleştirdik. Yani gençleri yakalamanın kurallarından birisi sosyal medyayı çok iyi kullanıyor olmak. Onları cezbedecek müzik alanlarında, farklı müzisyenlerle bir araya gelmek gibi sayabiliriz.

 

 

Son olarak Borusan Quartet’in çalışmaları ve konser programından bahsedelim. Bir de yeni çıkacak olan albümünüzden...

 

Borusan Kültür Sanat’ta bir odamız var. Özellikle yoğun dönemlerde hemen hemen her gün oradayız aslında. Eşlerimizden daha fazla birbirimizi görüyoruz. Yılda ortalama 55-60 konserimiz oluyor. Önümüzdeki sezon epey bir Avrupa konserimiz var. Berlin’de bir tanıtımımız olacak. Eylül’de de CD çıkacak. Bunun diğer albümlerden farkı, ilk uluslararası albümümüz olması. Bizim için bir kilometre taşı olacak. Bizim birkaç kilometre taşımız var. Birisi ABD’de aldığımız birincilik, diğeri Türk bestecilerinin repertuarına 11-12 tane eser kazandırmamız, bir diğeri Türkiye’deki ilk canlı internet konserini yapmamızdır. Bu albüm de bizim için uluslararası platformda yeni bağlantılar açısından önemli. Eylül ayında aynı anda Türkiye’de de satışa sunulacak.

 

 

E-mail: drsevdasarikaya@gmail.com
Twitter: @drsevdasarikaya
Facebook: Anılar Silinirken Sosyal Medya Platformu
Instagram: @dr_sevda_sarıkaya