Pazar

18.02.2018 - 01:30

Kolsuz Agop’tan hayat bilgisi dersi

Sitene Ekle
Editörden  |  Filiz Aygündüz filiz.aygunduz@milliyet.com.tr Tüm Yazıları »

Bu hafta sessiz sedasız ayrıldı aramızdan Prof. Dr. Agop Kotoğyan. Ders niteliğinde büyük bir hikaye yazdı hayatlarımıza. Alanının duayenlerindendi. “Efsanevi” sıfatının en fazla yakıştığı bir doktor… Zaman zaman üstesinden gelemediğimiz şeylerin isyanını üstlenen derimiz, onun dehasında, tek kolunun şefkatinde şifa buldu.

35-36 sene öncesi… Bugün gibi aklımda. On bir yaşlarında olmalıyım. Bir gün vücudumda küçük kızarıklıklar çıkmaya başladı. Kaşıdıkça büyüyen. Bu kızarıklıklar zamanla pul pul döküntüler halini aldı. Kimi iltihaplandı. Tüm bedenimi sardılar. Bir çocuk için epey ürkütücü ve acılı bir süreçti. Doktor doktor gezdik annem ve babamla birlikte. Sonuç alamadık. Bir akşam geldi babam “Kolsuz Agop’u aradım. Randevu bekleme listesine aldılar. Ona gideceğiz” dedi. Aradan haftalar geçti. Randevu verilmiyor bir türlü. Bu kez bir başka doktor buldu babam. “Kolsuz Agop’un hocasıymış. Ona gidiyoruz” dedi. Referansı öğrencisi olan bir cilt hastalıkları profesörü. Karanlık ürkütücü bir oda. Bir merhem verdi. Annem geceleri o simsiyah, katran gibi kokan merhemi tüm vücuduma sürüyor, beni incecik tülbentlerle sarıyor sonra pijamalarımı giydiriyordu. O kokuyla uyumak kabus gibiydi.

“Kolsuz Agop’a gidiyoruz”

Derken bir gün babam yeni bir haberle geldi: “Kolsuz Agop randevu verdi, yarın gidiyoruz”. Çocuklarının hastalıkları konusunda çok titiz bir adamdı. İlle de götürecek beni Kolsuz Agop’a. Acaba gerçekten kolsuz mu? Düşünüp duruyorum. Ertesi gün Şişli’deki muayenehanesine gittik. Kırklı yaşlarında bir hekim. Daha o yaşta Türkiye’nin en ünlü cilt doktoru diye biliniyor. Sıcacık bir gülümsemeyle karşıladı bizi. Gerçekten tek kolu yoktu. Ne kadar şaşırdığımı, gözlerim yuvalarından çıkarak beni muayene eden doktoru hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum. Babam hastalık sürecini, daha önce hocasına gittiğimizi anlattı. Verdiği reçeteyi gösterdi. Kolsuz Agop’un kaşları çatıldı birden. Annemle babama dik dik bakmaya başladı.

- Siz zaten çok iyi bir doktora gitmiş, en uygun tedaviye başlamışsınız. Bana niye geldiniz?

Annem, babam ne diyeceğini bilemedi. Aynı sertlikte devam etti Kolsuz Agop:

- Sanki kızınız kanser olmuş gibi davranmayın. Üzmeyin çocuğu. Nedir bu telaşınız? Evinize gidin ve tedaviye devam edin…

İçeri gireli  6-7 dakika olmuştu ki, hep beraber ayağa kalktık. Çıkarken başımı okşadı Kolsuz Agop:

- Bir şeyiniz yok küçük hanım, geçecek. Güzel güzel oynayın oyunlarınızı…

Derdimi derim anlatmış

Gerçekten de bir hafta on gün içinde geçti egzamalarım. Bana bir şeyim olmadığını öyle inançlı bir şekilde söylemişti ki, muayenehanesinden çıkar çıkmaz geçeceğini biliyordum zaten. Kendisinden önce gidilen doktorları beğenmeyen yüksek egolu doktorlardan değildi, hatta zaten hocasına gitmişken bir de ona gitmemizi ayıp saymıştı. Hocasınınkine ek, önerdiği tek tedavi, üzülmemek, sıkılmamak, endişe etmemekti.

Yıllar sonra, ‘stres egzaması’ diye bir hastalık olduğunu öğrendiğimde taşlar yerine oturdu. Egzamadan kısa bir süre önce çok fena kalbimi kırmıştı babam. Kendimi ifade edememiştim çünkü konuşma izni de vermemişti. O yaş için boyumdan büyük bir çaresizlikle karşılaşmıştım. Yıllar sonra özür diledi benden ama o günlerde benim anlatamadığım derdimi derim anlatmış, Kolsuz Agop da aslında buna işaret etmişti.

İnsan psikolojisini ihmal etmedi

Bu hafta 79 yaşında kaybettik Prof. Dr. Agop Kotoğyan’ı… Hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Ama okuduklarımın içinde en ilginç olanlar, Ekşisözlük yazarlarının entry’leriydi. Zira hemen hepsi, ona gittiklerinde, tedavinin yanı sıra, bir terapist deneyimi yaşamış gibiydi. Kolsuz Agop, cilt hastalıklarının önemli bir bölümünde insan psikolojisinin etkisini de hesaba katarak aslında hem bir dermatolog hem de psikolog gibi yaklaşıyordu hastalarına: “Güzel kızım, bu merhemi sür, bir daha kafana takma böyle ufak şeyleri”, “Bunun en güzel ilacı sırtına bir boşver kesesi”, “Bunlar dert değil, sen dert görmemişsin”, “Kızım sen neye bu kadar stres yaptın”, “Kız arkadaşın yok kafana bunları takıyorsun”… Sadece belirli eczacıların okuyabildiği yazısıyla yazdığı reçetelerin, yaptığı özel karışımların-ki birçoğunu bizzat kendi hazırlarmış- yanına insan psikolojisini eklemeyi ihmal etmemiş Kolsuz Agop. Hastasıyla göz teması kurma ihtiyacı bile duymayan doktorların aksine o babacan tavrıyla, gülümseyen gözlerini gözlerine dikerek, telaşını, endişesini yok etmiş hastasının. Onu efsane yapan birçok kriter var elbette. Daha 14 yaşında bir çocukken pres makinesinin omzundan itibaren kopardığı koluna, o yaşta tahammül edebilmesi, tek kolla yapacağı fazla bir iş seçeneği olmadığını yine o küçücük yaşında idrak edip, bütün yatırımını kendi eğitimine yapması, birinciliklerle bitirdiği okullar… Azminin sınır tanımaması… Sadece okul hayatında değil, futbol sahalarında da yıldızlaşması… Doğduğu, kolu koptuktan sonra kendisini ölümden döndüren, 41 yıl hizmet ettiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne olan vefası, portakallara su şırınga ederek, sökükleri dikerek sol kolunu iki yıl içinde, iki kol kıvamına getirmesi, 400’ü aşkın akademik çalışması, dünyanın dört bir yanından hasta bakmasının sebebi olan müthiş dehası, Ermeni olayları sırasında kaybettiği ailesini, yoksulluklarla geçen çocukluğunu öfke malzemesi yapmadan, iki halkın kardeşliğine inanması, ülkesine büyük bir aşkla bağlı olması…

“Ciğerim Agop, çok çalıştın can parçam”

Sonuç olarak ders niteliğinde büyük bir hikaye yazdı hayatlarımıza. 1939’da Yozgat’tan göçen Kirkor-Makruhi Kotoğyan çiftinin ilk çocukları olarak Samatya’da doğdu. Büyük bir yoksulluğun içine. Babası inşaatlarda kalfalık yapıyor, annesi fabrikada işçi olarak çalışıyordu. Ekmeğin karneyle alındığı, etin, şekerin hayal olduğu günlerde, o da eve katkıda bulunmak için Tahtakale’de işportacılık, konfeksiyon atölyelerinde işçilik yapıyordu. Annesi Makruhi Hanım’ın, emeklilik töreninde kızına yazdırıp gönderdiği mektup onun hayat felsefesinin özetiyle başlıyordu: “Ciğerim Agop. Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de. Sen, okudun. Sen hep okudun ve çok çalıştın can parçam. Biz fukaraydık, senin yaptığın şu çok zor yolculukta yanına yetecek kadar azık koyamadık. Bak, burada da açıklıyorum, herkes duysun: Oğlum, sana yeterince yardım edemedik ve ben hep üzüldüm buna. Pek belli etmezdi ama baban da buna çok üzülmüştü.” Aslında çok daha fazlasını yaptılar. Fiziksel dezavantajının yanında, hiçbir sınıfsal avantajı olmayan oğullarına inandılar, onu desteklediler… Kolsuz Agop da bunun hakkını fazlasıyla verdi. Yine Makruhi Hanım’a bırakırsak sözü: “Ama, sen bizim yüzümüzü hiç kara çıkarmadın. Her zorluğun üstesinden geldin. Garip kuşun yuvasını yapan Allah, uçmak istediğini anlayınca sana kanat taktı. Ciğerim Agop, çok çalıştın, çok yoruldun… Bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor. Baban da şimdi yukarıdan sana bakıyor ve gülüyordur. Ciğerim benim, senin o kara gözlerinden öpüyorum.”

‘İyi doktor’ manifestosu

Samatyalı tek kollu çocuk büyüdü, annesinin dediği gibi çok çalıştı. Türkiye’nin en sevilen, alanının duayeni bir doktor oldu. “Efsanevi” sıfatının en fazla yakıştığı ve anlamına değer katıldığı bir doktor… Bu hafta da, ikinci evi Cerrahpaşa’da sessiz sakin ayrıldı aramızdan. Hayatı, meslektaşlarına örnek olacak bir ‘iyi doktor’ manifestosuydu başlıbaşına… Hastaları ve onu tanıyanlar için de, kendine acıma kolaycılığına kaçmadan, inandığı yolda yürüyerek, tek kolla bile olsa başarı dağının zirvesine çıkabilecek kudrette çok özel bir rol modeldi. 

Toprağı bol olsun… Başucundan, muayenehanesindeki kuş cıvıltıları hiç eksik olmasın…

©Copyright 2018 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.