ulislerde bir heyecan bir heyecan. Ankara’dayız ve iki gündür devam eden CHP kurultayının arka planında, ‘değişim ve statükonun bilek güreşi’ yaşanıyor. Artık sır değil. Kurultay boyunca otel lobilerinde, kulislerde, bizzat Kılıçdaroğlu’nun evinde CHP’nin değişimci yüzü İstanbul il Başkanı Gürsel Tekin’le, Deniz Baykal’ın 53 yıllık arkadaşı ve partide statükonun sembolü Önder Sav arasında kıran kırana bir mücadele yaşanmaktaydı.
Biz de haftasonu boyunca Gürsel Tekin’e ne zaman rastlasak, partide yeni vitrin için ciddi bir savaş verdiğini gizlemedi İstanbul İl Başkanı. Ortaya çıkan parti meclisi listesi, sadece 5 gün içinde hazırlandığı düşünülürse gayet makul bir uzlaşının eseri. Sencer Ayata, Süheyl Batum, Nuran Yıldız, Mehmet Faraç gibi partiye dinamizm katacak yeni simalar içeren bir vitrin.
Bu aşamadan sonra doğru olan, Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da başarı getiren formülü Anadolu’ya yayması, belki Gürsel Tekin’i teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısı yaparak memleket yollarına düşmesidir.
Ancak kurultaydaki heyecanın başka bir boyutu daha var. Uzun zamandır bu memlekette ‘parti içi demokrasi’ denilen şeyin ne olduğunu unutmuştuk. Fikir çatışmaları, görüş ayrılıkları, hatta hizipler, yalnız örgütlü toplumun değil demokrasinin vazgeçilmez unsurları.
Ancak nerde bizde parti içi demokrasi! MHP’liler Devlet Bahçeli’nin ufak bir el hareketine bakıyor; CHP’de yıllardır Deniz Baykal delege ve parti yönetiminde mutlak hâkimiyet kurmuştu. BDP’de İmralı’dan farklı bir irade sergileyenin yaklaşık 30 saniyelik yaşam hakkı var.
AK Parti deseniz, genel merkez o kadar güçlü ki, milletvekilleri Kızılcahamam’da fırça yiyor, ilçe kongrelerinde bile genel merkez adayı dışında aday çıkmıyor.
Oysa siyaset tartışmak, tartışmak demokrasi demek. ‘Kodumu oturtan’ güçlü lider matah bir şey değil. Önemli olan iki gündür televizyon ekranlarında gördüğünüz gibi yüksek sesli bir tartışma ortamı, muhalif tezlerin aforoz edilme korkusu olmadan kendini ifade edebilmesi.
Bu yüzden CHP kurultayındaki bu görüntüler önemli. Türkiye’ye unuttuğumuz particilik, parti içi demokrasi kavramlarını hatırlatmış oldu.
Ak Parti Gandi’ye nasıl bakıyor?
Hükümet ve AK Parti yönetiminden üst düzey isimleri arıyorum: “Kılıçdaroğlu sert başladı. Nedir yeni muhalefet rüzgârına karşı stratejiniz?”
Açıkçası hükümetin gözü kulağı, haftasonu bu kongredeydi. Ancak kimsede ciddi bir panik havası sezmedim. Bundan sonra daha sert ve daha popüler bir CHP’yle karşı karşıya olduklarının, hükümetin her açığının daha fazla göze batacağının farkındalar.
“Baykal kadar rahat olmayacağının farkındayız” dedi bir isim. Bir başkası, “Ama bu bize de iyi olur; bizler de açıklarımızı kapatırız” dedi.
Eski Milli Görüş tayfasından gelen isimler, zenginleşmeyle ilgili eleştirilere gizliden gizliye memnun.
“Ancak” diyor bir parti kurmayı “Türkiye’de sol söylemin alacağı maksimum oy yüzde 30. Kılıçdaroğlu Baykal’ı geçer; ancak 30’a ne kadar yaklaşır bilmem. BDP ya da MHP’den ciddi oy almadıkça iktidar alternatifi dağil.”
Konuştuğum isimler, partinin en büyük silahı olan Tayyip Erdoğan’a güveniyor. Erdoğan’ın popülaritesi ve sağ seçmenin sayısal çoğunluğundan söz ediyorlar.
Peki yoksulluk? Yoksullukla, işsizlikle mücadele söylemi etkili. Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’daki başarısı ortada. “Bizim de yaptıklarımız ortada” diyor bir parti kurmayı. “Onun söz ettiği şeylerin çoğunu AK Parti yapıyor zaten.”
Parti kurmaylarından anladığım, AK Parti 2011’e kadar aynı yoksulluk söylemini alıp, “Bakın biz okul kitaplarını bedava yaptık; kömür bedava; işsizlik yardımı, Doğu’daki yardımlar, sosyal sigortalar, SSK, Köydes, Beldes...” diyecekler. Yani tema, “CHP lafta kalıyor; biz zaten onun istediklerini icraat olarak yapıyoruz” olacak.
İlgiçtir, konuştuğum herkes “artık daha kaliteli bir muhalefet olacak” ifadesini kullandı. Bir anlamda Erdoğan ve çevresi, Kılıçdaroğlu’nun “rejim tartışması” yerine yolsuzluk ve işsizlik üzerinden muhalefetinden memnun. Daha yumuşak diye değil; Türkiye’yi daha sağlıklı bir siyasi zemine taşıyacağı için.
Ekonomi vizyonunda yoksullukla mücadele yetmez
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP kurultayındaki konuşmasında bir siyasi lider olarak verdiği ilk mesaj, solun solundaydı.
Dün espriyle karışık, ‘Biz ondan müfettişizm beklerken o bize basbayağı sosyalizm’ sundu dedim. Gerçekten de Kılıçdaroğlu sözlerine ‘Yoksulların, işçilerin haklarını korumak için geliyoruz” diye başladı ve konuşmanın kalanında genelde emekten, işçilerden, Zonguldak’taki madencilerden, merdiven altı atölyelerinde çalışan kadınlardan, emeklilerden, sigortasızlardan, işsizlerden söz etti. Kılıçdaroğlu, Ecevit’i iktidara taşıyan Karaoğlan günlerindeki gibi “Beraber kazanacağız, hakça bölüşeceğiz” dedi.
Bu konuşma, birçok kişi için heyecan verici ve bu yüzden de Kılıçdaroğlu’nun popülist bir başlangıç yapmasını anlıyorum. Söze yoksulluktan, işsizlikten başlamak, temcit pilavı gibi sürekli laiklik ve rejim tartışması yapmaktan çok daha akıllıca. CHP uzun zamandır ilk kez ‘devleti koruma partisi’ misyonundan ‘halkın partisi’ olma yolunda. Sola yakışan da budur.
Üstelik yoksulluk söylemi, AK Parti’ye karşı iş yapar; özellikle ‘zenginleşme’ konusundaki eleştiriler, can acıtır.
Ancak burada henüz dünyanın 16’ncı büyüklükteki ekonomisini yönetecek vizyon yok. Henüz diyelim ve Kılıçdaroğlu’na bu konuda bir şans verelim.
Ancak unutmayalım ki, Türkiye halihazırda dünyanın 16’ncı ekonomisi. Global finans sistemine entegre; G20’de; yılda 20 milyar doğrudan yabancı yatırım alıyor; sıcak para akışı küresel krize rağmen devam ediyor. Yaklaşık 600 milyar dolarlık bir bankacılık ve finans sektörü var. Ülkemiz, sağdan sola muazzam bir enerji havzasının kilidini elinde tutuyor; ticaret ve girişimcilik bazında kendi bölgesinde süper güç olma yolunda.
Bütün bunlar kötü mü? Hayır, şahane. Peki yukarıda saydıklarımdan kim faydalanıyor? ‘Emekçiler inim inim inlerken, purolar tüttürüp yatlarda gezen Hulusi Kentmen kılıklı üç-beş kalantor’ mu? Hayır o işin karikatür tarafı. Yukarıda saydıklarımdan, siz, ben, işçi, köylü, beyaz eşya bayii, vergi toplayan devlet, devletten maaş alan öğretmen, öğretmenin alışveriş yaptığı bakkal, kısacası hepimiz faydalanıyoruz.
Kemal Bey kurultay konuşmasında, ekonomiyi ‘sınıf mücadelesi’ eksenine oturttu; ötesinde bir vizyon sunmadı.
Kimleri dışladı? Henüz işadamına, esnafa, CHP kurultayından biraz ötede kendi kurultayını yapan TOBB delegesine, Kayseri’den ihracat yapan mobilyacıya, yüzlerce işçi çalıştıran TÜSİAD üyesine, beyaz yakalı profesyonele, bankacıya, doktora, turizmciye veya ufak işletmeciye yönelik koyduğu bir hedef yok.
Umuyorum ki CHP’nin yeni lideri, ‘Ben zenginleşmeyeceğim’, ‘Havuzlu villada oturmayacağız’ derken; kimse havuzlu villada oturmasın, kimse 5 yıldızlı otelde tatil yapmasın, Türkiye zenginleşmesin demiyor.
Önümüzdeki aylarda CHP liderinden benim beklentim, servet düşmanlığının cazibesine kapılmadan bu dev ekonomiyi yönetebileceğini kanıtlaması, hepimizi memurlaştıracak değil hepimizi zenginleştirecek bir vizyon ortaya koyması. Bunun için projeler sunması; ekonomiyi sınıf dinamiği ötesinde de görebilmesi lazım.
Kılıçdaroğlu sadece hak arama değil, umut verme namına da konuşmalı. Burada hedef bellidir. 2023’te Türkiye’yi dünyanın ilk 10 ekonomisi içine sokmak. İktidar da, Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP de bu büyük vizyona kilitlenmeli.

NEKROFİLİ