Ayşeyi kucağıma ilk aldığımda ne hissettim sizce?

a)Vayyy şahane bir şey bu!

b)Bu kızla çok iyi anlaşacağız.

c)Ayy anne olmak çok güzel!

d)Dünyanın en mutlu insanıyım şuan!

 

Hayır bunlardan hiç biri değildi hissettiğim.

e) şıkkı ayvayı yedin kızımmm!

 

İşte psikopat lohusa günlerimin ilk adımını da böylece atmış oldum.

 

Zaten benim gibi doktor korkusu arşı alaya değen bir korkak için; bebekle ilk randevu mekanının hastanenin çok sevimsiz ameliyat masası olması, spazmodik disfoni denen acayip hastalık yüzünden narkoz alamamam, durumun şirinliğini alıp götürmüştü.

 

Dediğim gibi; Ayşe’yi ilk kucağıma aldığımda aynen şöyle düşündüm "artık özgürlük diye bir şey yok." Birde o kadar küçüktü ki onun neredeyse tüm sorumluluğunun bana ait olması fikri hastane yatağında beni ezdi ezdi.

Elime almaktan korkacağım bu küçük kızı nasıl doyuracak, nasıl giydirecek, nasıl yıkayacaktım?

 

Hatırladığım şeylerden biri de evhamlı anneliğe adımımın gene o ilk saatlerde atılmış olmasıydı. Yoğun bakıma çocuğun karnı doysun diye bebeği getiren hemşirelere bir daha buraya bebeği göndermesinler diye çıkıştım.

Çünkü bebek daha çok küçüktü ve yoğun bakımda bir sürü mikrop fink atıyordu.

 

Sonraki bir yıl boyunca Ayşe’ye dokunmak isteyen herkesin elini yüzünü alkollerle yıkamak gibi mülteci isteklerim oldu :)

 

Hala benimle dalga geçen bazı yakın akrabalarım vardır "bu çocuk İnternetle büyüdü " diye. Çünkü internetten eriştiklerim ve doktorun söyledikleri kutsal bilgiler gibi esnemez ve esnetilemez şeylerdi.

 

Bebeğin aylık kontrolleri benim kontrolden çıktığım zamanlardı. Hele iş kilo hesabına gelince; doktor önündeki kağıtlara bakıp elindeki hesap makinasının tuşlarına tıkladıkça benim kalbimin bütün davulları kulağımda çalardı. Ah izafiyet sen nelere kadirsin.

Hesaplar yapılıp aylık alması gereken minimum kilonun altında kaldıysa vay benim perişan haftama, ayıma...

Bu travma çok şükür bir kaç ay gibi kısa bir sürede çocuk endokrinoloji dotorunun çektiği fırçadan sonra bitti. Hoca bir sürü tahlil ve tetkikle bile beni ikna edemeyince,

- Yahu sana bakıyorum, eşine bakıyorum ne kadar büyük olacak ki sizin çocuğunuz her şey normal, dedikten sonra bu konu üstüne pek de düşmedim. Ama gene de tedbiri elden bırakmam, Ayşe’nin ara ara sınıf arkadaşlarııyla boyunu posunu bir kıyaslarım. Tam evhamlanacağım durumlarda analarının babalarının resimleri dikilir karşıma 1.80 lik ortalamalarla karşılaşınca evhamlarımı içime gömerim gene...

 

İlk üç ay içinde yaşadığımız komik hadiselerden biri de şöyledir.

Ayşe çok uslu bir çocuktu, 6 ay yatsın “bık” demeyeninden. Allah dağına göre kış veriyor derler, doğru söz. Neyse eşim bir toplantı için şehir dışına gitmişti; ablam da bana refakat etmek için bir kaç günlüğüne bize geldi . O dönem benim keçilerden çoğu çit dışına kaçmış, kalanları zor zaptediyorum içerde. Neyse iki üç günden sonra ablam dedi ki ( sağolsun o da evham konusunda benden aşağı değildir) Nigar sana bir şey söyleyeceğim ama sakın panik yapma. Tabi bu söz ağzından çıkar çıkmaz benim kalan keçiler firari...

Kaç gün oldu buradayım bebek hiç ağlamadı; bebek dediğin ağlar, acaba bir doktora götürsek mi ?

Ben mahvoldum, hemen yazar tarafım senaryolar yazmaya başladı.

Ayşe’nin doktorunu aradım.

Anlattım durumu; dedim ki ablam tecrübeli , bana böyle böyle diyor hemen alıp getirelim mi çocuğu.

Doktor durumun aciliyetini test etmek için sorular sormaya başladı.

İştahı var mı, sürekli uyku hali var mı, tepkileri normal mi, keyifsiz mi daha bir sürü şey..

Tüm soruların cevabının çizdiği pembe tablodan sonra

"Kızım dedi; çocuğun karnı tok, sırtı pek, keyfi yerinde neden ağlasın? ... "

 

Bu arada bir kaç saat sonra içeriden bir bebek feryadı koptu.

Ayyy dedi ablam bak ne güzel ağlıyor. ( ama Ayşe böyle ağlamaz, anne sesinden hissediyor tabi ) Bizi ferahlatan ağlama sebebi; o zamanlar 3 yaşında olan yeğenimin Ayşe’nin parmaklarının geriye doğru esneme payını ölçmesiymiş meğer..

 

Sonra; bizim kızların dişleri neredeyse dökülme yaşı geldiğinde çıktı. Tam 18 aylıkken geldi diş buğdayı vakti, bizim kızlar erkence de geniş bir elime haznesiyle konuşmaya başladılar; o yüzden gelece misafirlerle oturup havadan sudan muhabbet edebilece bir çocuğun diş buğdayını yapmayı etik bulmadım. (içimde hala uktedir bu) Bu konuda da doktorlardan fırça yemişliğim vardır. En son gittiğimiz doktorlardan biri bunun için ağlayıp sızlanınca acıdı herhal..

-Sen hiç 40 yaşına gelmiş de daha dişi çıkmamış birini gördün mü ? diye sordu. Çarpıcı bir cümle oldu, hiç unutmam. Çünkü gerçekten de görmemiştim. Realist cevaplar anneleri sakinleştirir. Daha çok gerçek hayattan örnekler verin bizi yatıştırırken.

 

Normal hayatıma dönemeyeceğimi düşündüren, bebeğime bakamayacağımı, bakamadığımı düşündüren her olay bu uzun depresyon günlerini arttırdı. Uzun ve yorucu bir süreçti .İkinci bebekte değişti mi? Tabi ki hayır. Aynı evhamlar..

Şimdi alıyorum ki kaybetme korkusu, ben bu işi beceremiyorum duygusu, insanda derin bir yetersizlik hissi yaratıyor.

 

Yukarıda da yazdığım gibi ilk görüşte aşk değildi bizim çocuklarla ilişkimiz. Daha çok sorumluluk duygusuyla atıldı ilk adımlar. Görev gibi. O gözler bana baktıkça en iyisini yapabilme gayreti kimi zaman kahraman, kimi zaman zavallı kıldı beni.

 

O şahane Room filmindeki diyalog tüm bu sıkıntıları özetleyip bitirmeye yeter oysa ki.

Filmin finaline doğru anne karakteri kendini yeterli bulmadığından

"Ben yeterince iyi bir anne değilim." der 5 yaşındaki oğluna

Çocuksa

"Ama annesin" diye cevap verir.

 

Ama annesin! Anne olmak yeterlidir çünkü, anne olmak çoğu zaman her şeyi yeterince yapmaya çalışmaktır aslında.

Zorlandığımızda bizi kötücül eleştirilerimizden sıyıracak sihirli bir söz "ama anneyim"

 

Ne demiş eskiler " gayret bizden tevfik Alah'tan".

Emekle yoğrulan her çocuk iyiye evrilecek her anne ferah bulacaktır...İnşallah.