Lohusalık kafası dediğimiz bir gerçek var. Her annenin farklı şekillerde yaşadığı ve yaşattığı.

   Ağlamalı-gülmeli, full bilinmezli, duyguların vücuttaki organlar gibi birbirine girdiği, her şeyin menapozlu teyzeler gibi bastığı vs. bir dönem. Kendinle bir şekilde mücadele ediyorsun o tamam ama ya “the others” dediğimiz çevreyi ne yapmak lazım onu bilemiyoruz işte.

   Ben yaşça büyük herkesin tavsiyesini dinlemeyi severim, sonuçta tecrübesi var der kulak kabartır ve elimden geldiğince de uygularım. Benim sıkıntım anlaşılamamak. “Biz sizin zamanınızdayken…” diye başlayan her cümle beni lohusalık döneminde ekstra yoruyordu. Bak kendi ağzınla diyorsun senin zamanın. Eski dönemlerle şimdiki dönemi kıyaslamaya kalkarsak varoluşumuza aykırı bir yaşam tarzımız olur zaten. Eski dönemdeki birçok kadın çalışmıyordu, kadın dediğin evde oturur hizmet eder felsefesiyle oturuyordu. Bizim dönemimizde durum daha farklı. Çalışan, eşiyle dostuyla sürekli sosyal çevre içerisinde olan, gezmeyi ve özgürlüğü seven kesimiz biz. Bunların bir anda yok olması, eve kapanmak, alışkanlıklarını terk ederek fedakarlığın dibine vurmak bitiş noktası oluyor bence. Artık çoğu insanın tek çocuk yeter algısı da bundan ötürü var.

   Mesela ben emzirmeye o kadar da aşkla bağlanan bir anne olamadım hiçbir zaman. Lohusalık kafasıyla sütüm geliyor değil mi kaygısını tabi ki yaşadım, emsin istedim o ayrı ama ben emzirmekten haz alamadım. Göğüs ucu yarası denen belayı öyle acılı yaşadım ki bende derin izler bıraktı desem abartmış olmam. Herhalde yaptığım en büyük fedakarlık o dayanılması güç acıya rağmen emzirmek için verdiğim çabadır. Lohusa kafasıyla “aman be canıma kastım mı var benimki de emmesin” diyemiyorsun veya ben diyemedim bilemiyorum. O nasıl bir kafaysa her şeye rağmen onu beslenmeye odaklı halde devam ediyorsun hayatına. Şimdi düşününce insan kendine bunu niye yapar diye sormuyor değilim. Emmese ne olacak sanki? Her çocuk emmek zorunda değil ki emmeyen çocuklarda gayet yaşıyor yani ben çokta ekstra bir hal görmüyorum.

   Hep kulaktan kulağa işlenmiş bilgilerle lohusalığı daha da işin içinden çıkılmaz bir hale soktuğumuzun farkına varamıyoruz. “Lohusa 40 gün dışarı çıkmaz” Neden? Ben gayet de çıktım hiçbir şey de olmadı. Ben zaten o bebeyle ne yapacağımı bilmez halde oturuyorum, o bana bakıyor ben ona, ikimiz de hem kendimizi toplama hem birbirimize alışma süreciyle uğraşmaktan heba oluyoruz bir de dışarı çıkmayınca ben ne olacağım bir fikriniz var mı?

   “Mama verme sakın yoksa sütün gider”, “Biberon kullandırma bir daha seni emmez”, “Her acıktığında ver memeyi yoksa doymazsa sarılık olur” ve nice “meme” sohbeti. O anki gazla çocukla yapışıp kalıyorsun birbirine. Ya arkadaş oldu da bu dedikleriniz gerçekleşti ee ne olmuş yani. Kimse bunu düşünmüyor mu? Dünyanın sonu gelecekmiş gibi davranıp da o aklı bir karış olan lohusayı neden geriyorsunuz lütfen biri bana açıklasın. Mama da verdim, biberon da kullandım, emzik de taktım vee hiçbir şey olmadı. Hee olabilirdi de mutlaka bunları yaşayan da vardır ama buradaki sorun bu zaten yaşanırsa yaşansın koy verin.

   Bir de altın vuruşlar vardır lohusalıkla ilgili. “Lohusanın kırk gün mezarı açık kalır”, “Lohusa hep ötelere açık bir kapının önünde durur.”, “Lohusanın bir ayağı hep mezardadır.” ve “Lohusa cinleri”. Bunlar yalandır, yanlıştır demiyorum vardır bir hikmeti ki söylendi diye bakmaya çalışıyorum ama lohusalar bunlara neden maruz kalıyor ben onu sorguluyorum. Bir lohusaya bu cümlelerin söylenmesini veya bunları anlatıp zaten psikolojisiyle boğuşan bir insan evladını daha da dağıtmanın anlamını kavrayamıyorum. “İyi niyetimizle uyarıyoruz” cümlesinin ne kadar gelişigüzel olduğunun bir kanıtı bunlar. Eğer bunlarla bir lohusaya destek olabildiğinizi düşünüyorsanız mümkünse onlardan uzak durun ki daha çok destek olabilesiniz!

   Kısacası; lütfen lohusa kadınları rahat bırakın veya o sorgulamacı “sözde” iyi niyetlerinizi evde bırakıp gidin. Lohusanın tek istediği anlaşılmak. Çok basit değil mi? Her kadın lohusalık dönemini farklı yaşar çünkü her kadının içinde bulunduğu şartlar, kişilik yapıları, aile dinamikleri, psikolojik alt yapıları farklıdır. Herkesin yaşadığı duygular ve verdiği tepkiler biriciktir, kendine hastır. Genel olan tek bir şey vardır o da kendisini anlayan birilerinin gerçek desteği. “Sen doyur bana bırak git uyu”, “Hadi sen bir yürüyüşe çık ben buradayım merak etme”, “Sana yemek getirdim”, “Bir ihtiyacın olursa ya da konuşmak istersen ara ben hep yanındayım.”, “Seni anlıyorum yaşadığın şey büyük bir değişim bir anda bunu yaşamak seni yoruyor olmalı” gibi ona iyi gelebilecek birçok şey söyleyebilir ve yapabilirsiniz. Sadece sevin, sarın onları ama sorgulamayın. Bırakın size ne çocuğun etinden, sütünden.

   Empati kurun, güzel bakın ve güzel görün o zaman hayat herkese daha kolay.