1- Siz hem akademik hayatta, hem de mimarlık pratiğinde aktif ve sevilen bir mimarsınız. Mimarlık sizin için ne ifade ediyor? 
 
Tasarım ve mimarlık yaşam içinde farklı ölçeklerde geniş bir temsiliyet, üretim ve tüketim alanı tanımlıyor. Bu zengin varoluş projeden inşaata, imalattan pazarlamaya,  mobilya ve obje ölçeğinden kent ölçeğine farklı alt alanlar ve ölçeklerde çalışmaya olanak tanıyor. Bir başka deyişle mimarlık alanında var olmaya karar verdiğinizde birbirine alternatif olabilecek çok sayıda farklı alan, yol içinde olma, zaman içinde bu yolları değiştirme şansınız var. Bu özgürlük alanı çekici geliyor. Benzer biçimde mimarlık çok sayıda farklı disipliner alanla dirsek teması içinde. Sanat, felsefe, tarih, ideoloji, kültür, ekonomi vs.  Bu alanlardan beslenmek ve bu alanları beslemek çok zengin bir deneyim sunuyor. Mimarlık benim için çok genel ama indirgenmeye ve seçmelere açık bir çerçeve, her gün yeniden ve yeni önceliklerle başlanabilecek yeni bir serüveni tanımlıyor.


2- Sizin sosyal medya hesaplarınızdan  zaman zaman mimarlık üzerine fikirlerinizi, eleştirilerinizi okuyoruz. Sizce mimarlık bizim ülkemizde son 30 yıla baktığınızda nerede? Eksik bulduğunuz, aynı zamanda da gelişme kaydettiğimize inandığınız konular nelerdir?
 
Benim doktora aşamasında ilgi alanım mimarlık eleştirisi idi. Daha sonra bu ilgi araştırmalar, tezler, dersler, konuşmalar, yazılar aracılığı ile sürdü. Daha çok kültür mimarlık ilişkisine, çağdaş mimarlık tartışmalarına ve bunun Türkiye ortamına yansımalarına odaklanmaya çalıştım. Tabi ki akademik bir eleştiri ile sosyal medya ya da popüler kültür ortamlarındaki eleştirel çabaları birbirleri ile karıştırmamak gerek. Sosyal medyada ancak belli sorular sorulabilir, belli konularda merak uyandıracak kısa ve indirgenmiş yorumlar, duyarlılık çağrıları yapılabilir. Bunu doğrudan eleştiri olarak görmemek gerek. Ancak sosyal medya aracılığı ile çok geniş bir kesime ulaşılabildiği ve bir ağ oluştuğu gözardı edilmemeli. 
 
Türkiye mimarlık ortamı yaşamımızda belirleyici olan diğer dinamiklerden bağımsız bir ortam değil. Kültür, ekonomi, sanat, politika, bilim, teknoloji vs alanlarında neler olup bitiyorsa, nerede duruyorsak mimarlıkta da olup biten ve durduğumuz yer aynı. Nitelikli tasarımlar ve mimarlık örnekleri var ama genel kentsel dokunun içinde kayboluyor, belirleyici bir baskınlığa ulaşmıyor. Son 30 yılda tekil yapı ölçeğinde çok sayıda iyi örnek gösterebiliriz ama kentlere ve kentleşmeye bakıldığında çok sayıda fırsat kaçırdığımızı ve kentsel sorunlarımızı derinleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Çevre duyarlılığı, kent kültürü, kent kimliği, enerji verimliliği, koruma, ulaşım gibi konular gözönüne alındığında nitelikli, standartları yüksek, sürdürülebilir kentler oluşturamadık. Gene son 30 yılda giderek büyüyen ve denetlenemez hale gelen, İstanbul başta olmak üzere, metropollerin Anadolu ve diğer kentlerin enerjilerini emdiğini, bölgeler arası eğitim, kültür, sanat altyapısı ve gelir farklarının açıldığını söylemek olası. 
 
 
3- Mimarlar Konuşuyor röportaj serisine başlarken hedefiniz neydi? Bu hedefe ulaşabildiniz mi?
 
“Mimarlar konuşuyor” projesi birbiri ile paralel birkaç hedef barındırıyor. Öncelikle Türkiye ortamında öne çıkan ve ister tasarımcı ister akademisyen olsun mimarlıkla doğrudan ilişkili kişileri tanımak, tanıtmak ve onlarla ilgili bir arşiv oluşturmak hedeflendi. Bu nedenle klasik söyleşilerden farklı, biraz daha uzun, benim de konuşmalara zaman zaman yorum yaparak katıldığım bir formatı var. Oluşan arşiv dolaylı olarak mimarlık eğitimine katkı sağlamaya çalışıyor. Özellikle son yıllarda sayıları artan büyük şehirler dışındaki üniversiteler  gözetildiğinde buralarda okuyan öğrencilerin mimarlığın öne çıkan aktörlerini yakından tanıması için bir zemi oluşturuyor. Bu anlamda bazı üniversitelerde derslerde kullanıldığını sevinerek görüyoruz. Benzer biçimde söyleşilerden yapılacak alıntıların, belli bölümlerin yayınlara dönüşmesi de projenin hedeflerinden biri. Büyümeye ve farklı alanlarda değerlendirilmeye açık bir proje olduğu için hedefe varılması söz konusu değil. Sanıyorum bizim öne aldığımız varılacak noktadan çok gidilen yol, bu yol boyunca birikenler.

 
4- Türkiye geneline baktığımızda bizde  tasarım anlayışı özgünlük konusunda  biraz sorunlu görünüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
 
Bu aslında sadece Türkiye’ye özgü bir sorun değil. Özellikle binaların dışavurumları aracılığı ile kazandıkları artı “kimlik değeri”, bu değerin tüketim toplumu kültürü tarafından işlevselleştirilmesi, pazarda değer artışı olarak görülmesi yatırımcıları ve mimarları ilginç, yeni, değişik, farklı, dikkat çekici gibi sıfatlarla tanımlanabilecek ve özgünlük kavramını yapay bir “farklı olma” kavramına indirgeyen arayışlara itiyor. Farklı geometrik, biçimsel arayışlar, grafik düzenlemeye dönüşen cephe dilleri, alternatif ve çeşitlenen malzeme kullanımları yapıları içinde oldukları kümeden bir adım öne çıkartmayı hedefliyor. Farklılığa indirgenmiş bu yapay özgünlük anlayışı herzaman nitelikli bir mimarlığı temsil etmiyor. Aksine zorlamalarla dolu, mimarlığın ışık, yön, yer gibi asli duyarlılık ortamları ile çelişebilen bir durum yaratabiliyor.
 
Başta da söylediğim gibi bu sadece Türkiye’ye özgü değil. Örneğin dünyanın birçok yerinde katları dönerek yükselen kuleler, binaları bir hediye paketi gibi kaplayan, içinde olup biteni pek de önemsemeyen cepheler var. 
 
Gerçek anlamda özgünlük ise yapının içinde olduğu yer ve bağlama rağmen var olan bir kavram olmamalı, bu anlamda bir arka plan düşüncesi, bir ideoloji, bir felsefe ile temsiliyet ilişkisi kurmalı, içinde olduğu yeri ve bağlamını bir tasarım girdisi olarak kullanmalı. İçinde olduğumuz tüketim toplumu olgusu tasarım süreçlerini tüketim alışkanlık ve öncelikleri doğrultusunda yönlendiriyor, tasarımcının özgürlük ve özgünlük zeminini kısıtlıyor.
 
 
5- Ülkemizde inşaat sektörü ekonomik büyümemizi de belirleyen bir sektör. Bu konuda her geçen gün ivme kazandığımız halde sizce mimari anlamda bizi tatmin etmeyen, mutsuz eden şey nedir?
 
Bugün geldiğimiz noktada gerek mimarlık gerekse kentleşmenin gösterdiği gelişme ve çevre kalitesi içinde olduğumuz inşaat etkinliğinin yoğunluğu ile doğru orantılı değil. Özellikle kaçınılmaz olarak içinde olduğumuz kentsel dönüşüm süreci “kent” ölçeğinde bazı fırsatları değerlendirmeksizin yaygın olarak tekil yapı ölçeğinde uygulanıyor, yık yap süreçlerine odaklanıyor. Oysa daha önce de vurguladığım gibi Türkiye’nin öncelikli sorunları yapı ölçeğinden çok planlama ve kent ölçeğinde.  Hâlâ durdurulamayan bir göç olgusu kentlerin planlanan büyüklüklerinin üzerinde ve plan girdilerinden bağımsız olarak büyümesini getiriyor. Özellikle merkezi alanlarda başta ulaşım, altyapı, kamusal ve yeşil alanlar olmak üzere çok katmanlı sorunların biriktiğini görüyoruz. Kentsel dönüşüm merkezi alanları yeniden düşünmek, planlamak ve iyileştirmek için bir fırsat oluştururken tekil yenileme süreçleri bu fırsatın önüne geçiyor. Benzer biçimde ivmelenen inşaat etkinliği özellikle kentsel kimlik, aidiyet ve koruma kavramlarına yönelik bir seçicilik barındırmıyor.  Kentlerin, insanların belleğinde iz bırakan pek çok yapı ve kentsel alan yenileme adı altında ya da belli bir rant artışının meşrulaştırması ile yıkılıp yok oluyor. Bence en önemli mutsuzluklardan biri de kent belleğinin ve buna bağlı olarak aidiyet hissinin yitirilmesi. Yeni yapı stoğuna gelince yapılar baskın olarak göstermelik farklar barındıran klişe cephelerle yeniden üretiliyor. Kentle bütünleşmeyen, duvar ya da güvenlik önlemleri ile kentten ayrılan ve koparılan pek çok yapı yan yana dizilerek kentsel bir doku, yol, alan oluşturmaya çalışıyorlar. Özellikle merkezi iş alanlarında yoğunlaşan bu olgu kentsel ve kamusal alan kavramının yok olmasını geleneksel anlamda kent ve kentlilik tanımlarının aşınmasını getiriyor. Birçok yerde söylediğim gibi, iki nitelikli yapı yanyana geldiğinde kendiliğinden nitelikli bir kent oluşmuyor.

 
6- Mimari ve iç mimari birlikte ilerlemesi gereken iki mesleki disiplin olduğu halde bunu ısrarla birbirinden ayırmak isteyenler oldukça fazla. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
 
Tasarım etkinliği konu aldığı ölçeklere göre farklı disipliner alanlar tanımlamakla birlikte hem bu alanlar hem de ölçekler arasında bir süreklilik ve geçirgenlik, tasarım anlayış ve yaklaşımlarında benzerlikler söz konusudur. Bugün geldiğimiz noktada biraz da tüketim toplumu olgusunun ivmelendirmesi ile çok sayıda disipliner alt başlık ve uzmanlık ile karşı karşıyayız. Mimarlık sadece iç, dış ayrımı ile sınırlı kalmaksızın cephe, aydınlatma, akustik yangın vs gibi uzmalıkları da içeren ve giderek büyüyen bir şemsiyeye dönüşüyor. Bugün sadece cephe hatta cam cephe tasarım danışmanlığı yapan ofisler, yeni uzmanlık alanları var. Öte yandan tasarım etkinliği özü itibarı ile ölçek ve konudan bağımsız bir benzerlik taşıyor. Eğer tasarım, en genel tanımı ile, bir beklenti doğrultusunda girdilerin yeniden bir araya getirilerek belli öncelikler doğrultusunda düzenlenmesi işi ise; alternatif ve seçeneklerin çokluğu içinde ne olacağına karar vermekten çok ne olmayacağına karar vermeye yönelik bir süreçtir. Bu anlayış ve yaklaşım biçimi ölçek ve konu farkı tanımaksızın bir süreklilik zemini oluşturur.
 
Öte yandan özellikle eğitim ve uygulama aşamasında tasarım ölçeğine bağlı bir çeşitlenme, bilgi ve deneyim farklılaşması söz konusu. Bu nedenle konu ve ölçeğe bağlı farklılaşmaların farklı uzmanlıklar gerektirdiğini ama bunların süreklilik içinde var olduğunu ve birbirlerine geçirgen kaldıklarını unutmamak gerekiyor.  

 
7-Genç mimar adayları, öğrenciler ve mimarlık  mesleğini seçmek isteyenler için önerileriniz ve uyarılarınız nelerdir?
 
Başta da söylediğim gibi mimarlık mesleği, genelde de tasarım alanı geniş bir şemsiye içinde farklı var olma zeminleri tanımlıyor, farklı disiplinler ilişkiler, ilgi alanları barındırıyor. Bu çeşitlilik ve zenginlik de mimarlığı seçen gençlere zengin bir seçme özgürlüğü tanıyor. Bence bu ayrıcalıklı var olma zemininin ve özgürlük alanının iyi kullanılması gerekiyor. Mimarlık sadece kendi birikiminden değil, sanat, tarih, felsefe diğer disipliner alanlardan, gözlem ve deneyimle oluşan bir kültürel birikimden de besleniyor. Bu nedenle mimar adaylarının ve genç mimarların farklı coğrafyaları, farklı kültürel ortamları deneyimlemeleri, sanatla yakından ilgilenmeleri, farklı alanlarda okumalar yapmaları önem taşıyor. Bütün bunların ötesinde eleştirel bir kültüre sahip çıkmaları, kendilerine hazır sunulan bilgi ve davranış kalıplarını eleştirel bir mesafe ile algılamaları gerekiyor. Bu mesleği seçmek isteyenler kendilerini uzun, zor ama keyifli bir yolun beklediğini unutmamalı.

 
Prof. Dr. Celal Abdi GÜZER  
 
Prof. Dr. Celal Abdi Güzer Lisans derecesini 1982 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden almıştır.  Yüksek Lisans ve Doktora calışmalarını aynı üniversitede tamamlayan Güzer İngiltere’de, Newcastle upon Tyne Üniversitesi’nde mimarlık eleştirisi üzerine doktora çalışması yapmış ve ders vermiştir. Hâlen Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde mimarlık eleştirisi üzerine ders vermekte ve dördüncü sınıf proje stüdyosu yürütücülüğü yapmaktadır. Çağdaş mimarlık kavramları ve uygulamaları üzerine teori, eleştiri ve tasarım odaklı pek çok ulusal ve uluslararası yayını olan Güzer, ODTÜ’de bölüm başkan yardımcılığı, dekan yardımcılığı, anabilim dalı başkanlığı gibi görevler üstlenmiş, bir dönem Mimarlar Derneği 1927 genel başkanlığı yapmıştır. Çeşitli yarışmalarda jüri üyeliği yapan Güzer, dördü birincilik olmak üzere çok sayıda derece ve ödül sahibidir. Projelerini ağırlıklı olarak Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde gerçekleştiren Güzer’in uygulanmış ve devam eden çok sayıda kentsel ve mimari projesi vardır. Bu projeler arasında yer alan MATPUM araştırma merkezi yapısı 2008 yılında YEM ödülüne, Zeugma Müzesi 2012 yılında Cumhurbaşkanlığı ödülüne layık bulunmuştur. Güzer’in araştırma konuları arasında mimarlık eleştirisi, çağdaş mimarlık uygulama ve kavramları, konut ve toplu konut, kentsel dönüşüm ve sürdürülebilirlik gibi konular yer almaktadır.