Biz çocukken ki 80’li yılların sonu 90’ların başından bahsediyorum, ev gezmelerine gidilirdi. Şimdi düşündüğümde dönem filminden fırlama gibi duran o sahneler hayatımın en sıcak en samimi gelen anıları belki de. Sobalı odalar, gösterişten değil içten geldiği için yapılan ikramlar, sıcak sohbetler…

Kadınlar gezmelere giderken mutlaka en güzel poşetlerine, kutularına koydukları el işlerini de götürürlerdi yanlarında. Önden bir nasılsın, neler yapıyorsun muhabbetinden sonra bir hanımın hamlesiyle dökülüverirdi ortaya marifetler. Kimisi dantelini kimisi örgüsünü kimisi işlemesini yapar, yaparken yanındakine de gösterirdi. Beğenildiyse modeli istenir, modeli istenen hanım şöyle bir gururlanır, modeli isteyende sevdiği biriyse verirdi. Eğer vermek istemiyorsa önünde iki seçenek vardı. Açıktan söyleyebilecekse model yeminli denir (yani sen anla ölürüm de vermem diyor burada) açıktan söyleyemeyecekse “falancaya sözüm vardı ona vereyim oradan gelince ben çocuktan yollarım sana” deyip savuşturulurdu.  Gülmeyin yahu, böyle yürürdü bu işler. Kitabını yazarım ben, yıllarımı verdim bu muhabbetlere. Şimdi düşünüyorum da ne tatlı ne masum rekabetler ne kadar temiz dünyalarmış.

Sonraki yıllarda neler olduysa oldu. Hazır olan iyidir, hazır olan güzeldir. Elde yapılan, evde yapılan kötü, kalitesiz algısı dolaşmaya başlayıverdi ortalıkta. Belki de kapitalizmin kendi kendine yetmeye çalışan halka minicik bir oyunuydu da biz fena düşüverdik içine. Bir anda o çocuğuna bayram öncesi elbise dikip yetiştirmeye çalışan anne, torununa kazak ören babaanne, el emeği göz nurunu paketleyip hediye eden dost nereye kayboldu bilemedim. Günden güne eriyip azalıp yok oldular.

Yıllarca devam eden bir algı oyunu herkesi üretmekten, elinde olanı değerlendirmekten alıkoydu. Hepimiz almaya, sonra daha çok almaya, daha çok daha da çok almaya başlayıverdik. Eskiden bir yazlık bir kışlık olan ayakkabılarımız montlarımız tarzı uymadı rengi uymadı diye çeşitlendi. Evlerimiz eşya doldu, yüreklerimiz boşaldı, ama yine de kullanacak hiçbir şeyimiz olmadı (!)

Bu süre zarfında iyi şeylerde olmadı değil. En azından kadının el emeği için mücadele veren insanlarda oldu. El emeğinin ve buna emek veren kadının yeniden kıymet görmesi için çok güzel televizyon programları da yapıldı. Bu ülkenin kadınının elinin emeğinden yeniden güç bulmasında Sayın Derya Baykal’ın emeği büyüktür bence. Türk kadınını Brezilya dizilerinin, evlilik programlarının, bin türlü cinayet içeriklerinin elinden koparıp aldı. Üretin dedi, değerlendirin dedi. Siz olduğunuz gibi güzel, güçlü ve cesursunuz dedi. Diğer kanallarda kaynanalar gelin beğenmezken o zor olanı yaptı. İlmek ilmek eğitti insanları. Üstelik bir kanaldan diğerine, bir saatten ötekine mücadele verirken. Kim bilir kaç kadın cesaret aldı da kendi ayaklarının üzerinde durdu, kim bilir kaç kişinin hayatı değişti. Ama güzel olanın el emeği olduğunun, bir ürünü değerli yapanın etiketi değil ona katılan duygu olduğunun yeniden hatırlanmasında büyük katkı sağladı.

Lafın kısası, nerede tasarım pazarı görürseniz oraya koşuşun. Küçük tezgahlardaki her biri bin hikaye dolu ürünlerle ruhunuzu doyurun. Ya da derseniz ki “ay çok anlattın, bir gaza geldim üretesim var” o zaman bana takılın hayatınızı yaşayın. Kendi üretme, değerlendirme, geri dönüştürme, yapıp bozma ama en nihayetinde emek verme serüvenime sizi de dahil etmeye talibim efendim,  izninizle.