Cemil Ertem

Cemil Ertem

dr.cemilertem@gmail.com

Tüm Yazıları

Bu hafta Polonya’nın başkenti Varşova’da NATO zirvesi toplanıyor. Bu zirvenin terörün yeni bir boyut kazandığı ve küreselleştiği şu günlerde olması zirvenin önemini artırıyor ama bu yeni döneme NATO, bir birleşik askeri güç olarak cevap verebilecek mi ve bu zirvede NATO’ya üye ülkeler, bu yeni durum konusunda genel bir mutabakata varabilecekler mi; bunun olacağını açıkçası sanmıyorum; çünkü NATO’nun kurulduğu günden bu yana baskın gücünü oluşturan ABD ve İngiltere, küresel terör tehdidini yeni bir savaş biçimi olarak görüyor ve denetleyebildikleri terör yapılarını tehdit dışı olarak algılıyorlar. Bugün konvansiyonel, kimyasal hatta nükleer silahlanma, ekonomik paylaşımın, teknoloji üretmenin, teknolojiye sahip olmanın ve bu yolla pazarları denetlemenin en etkin yollarından birisidir. Üretilen silahlar ve silah teknolojisinin kimin eline geçeceği bu silahları üretenlerden yani devletlerden bağımsız değildir. Bu silah çevrimi ve ticareti, aynı zamanda, yeni küresel paylaşım savaşının doğrudan izdüşümüdür.

Haberin Devamı

İroni nerde?

Şimdi NATO zirvesinin Varşova’da toplanmasını, NATO’nun Varşova Paktı’na karşı kurulmuş bir askeri yapı olduğundan yola çıkarak, ironik bulanlar falan var. Artık soğuk savaş dünyası ironi sayılamayacak kadar geride kaldı. Burada asıl ironi, topyekun bir savaşı önlemek üzere kurulan ve temel amacı “caydırıcılık” olan bir askeri paktın, topyekun bir savaşın çıkmayacağını bilmesi ama bunun yerine ikame edilen sürgit sürekli bir savaş halini görmezden gelmesidir.

NATO’nun kuruluşundan bu yana geliştirdiği temel stratejilere ve bunlara bağlı konseptlere baktığımızda bunların, aynı zamanda, bir ekonomik ve siyasi döneme tekabül ettiğini görürüz. Şöyle; Soğuk Savaş Dönemi ( 1949-1991) bu dönem ABD ve Sovyetler arasındaki paylaşımın yapıldığı ama soğuk savaşla devam ettirildiği dönemdir. Dolayısıyla NATO, bütün bu dönemde, üye ülkelerde aynı zamanda her türlü askeri-açık ya da örtülü- faaliyeti yürütmüştür. 1991’de başlayan ve 2001’de El-Kaide’nin ABD’ye saldırısına kadar geçen zaman diliminde NATO, Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da yeni bir dönemin temellerini atıyordu.

Haberin Devamı

Balkanlaştırma...

İşte bu temeller, 2000’li yılların başından itibaren, -Irak işgaline rağmen- sallanmaya başlamıştır. Daha çok neoliberal argümanlara dayanan sistem, aslında ABD’deki krizden önce Avrupa’da tıkanmaya başlamıştı. ABD ve Britanya ekseninde bir AB bütünleşmesi, 21. yüzyılın hemen başında ortaya çıkartılan parasal birliğe rağmen sağlanamamıştı.

1990 yılında Almanya’nın Doğu Almanya’yı içine almasıyla geciktirilen Alman sanayisi kaynaklı kar oranlarının düşüşü, doksanların sonuna değin, Avrupa’da hızlanarak sürdü. Bunun için Almanya, Yugoslavya’daki iç savaşı bir Balkanlar savaşına dönüştürerek, Doğu Almanya operasyonundan sonra, ikinci büyük hamlesini yaptı. Ama Almanya’nın, Balkanları ‘Balkanlaştırması’ yalnız Kara Avrupa’sı kaynaklı bir iç savaş senaryosu değildi.

Mesela, Brzezinski, İkinci Şans kitabında içine Türkiye’yi de alan ve Çin’e kadar uzanan yeni bir ‘Asya-balkanlaşma’ haritası çiziyordu.

Haberin Devamı

Bu harita, Ankara’dan başlıyor; sonra Arap yarımadasını, K. Afrika kıyalarını oradan da tüm Kafkasya’yı içine alarak, Rusya’nın sonsuz ama enerji yatağı bozkırlarından geçiyor ve Çin’in kaynayan bölgelerine uzanıyordu. Bütün bu bölge, bilindiği gibi, ilkönce Baba Bush’un sonra da George W. Bush’un yeni bir Amerikan hegemonyası kurmak için ‘savaş bölgesi’ ilan ettiği yeni balkanizasyon alanıydı.

Brzezinski, buralarda demokrasi olmaksızın -büyük ölçüde mevcut durumu koruyarak- bir yeni ‘siyasi istikrar’ statükosu öneriyordu. İşte bu, neoconların ikinci şansıydı. Ama bu ‘ikinci şans’ aynı zamanda soğuk savaş sonrası bütünleşme ve ayrılma ikilemine kayan Avrupa için de, Almanya ve Fransa önderliğinde bir merkez Avrupa şansıydı.
Bugün bu stratejinin artık bittiğini görüyoruz. Bunda Türkiye büyük pay sahibidir. Türkiye mevcut durumu kabul etmemiş, daha fazla demokrasi ve refah tercihini yapmıştır.

Lizbon ve ötesi...

Bizce Lizbon NATO zirvesi tarihidir. Burada Avro-Atlantik hattı istikrarın, demokrasinin referansı olarak kabul edilmiş ve ortak savunma, kriz yönetimi ve işbirlikçi güvenlik kavramları geliştirilmiştir. Avro-Atlantik hattına ve buradaki NATO üyesi ülkelere yönelik topyekun bir konvansiyonel savaş tehdidinden ziyade terör ve toprak bütünlüğüne dönük saldırı tehdidi öne çıkartılmış ve bunun için de ortak savunma, kriz yönetimi ve işbirlikçi güvenlik kurumları geliştirilmiştir.

Şimdi bizim bu zirvede, bütün bu anlattıklarımıza bağlı olarak, sormamız gereken sorular olmalı. Mesela; Türkiye gibi doğrudan sürgit bir iç savaşa sınırdaş olan ve doğrudan terör örgütlerinin tehdidine açık olan ülkeler için NATO’nun Lizbon zirvesinde geliştirdiği işbirlikçi güvenlik müessesi, kriz yönetimi paylaşımı nasıl işletiliyor... Brezezinski’nin, çok açık olarak ifade ettiği, “Balkanlaştırma” süreçlerinin terör örgütleriyle yeniden ülke coğrafyalarına taşınması NATO’nun ilgi alanına girecek midir, yoksa NATO bunları Avro-Atlantik hattının “değerleri” içindeki “kalkışmalar” olarak mı görecektir... Varşova’da bu soruların sorulmasını ve cevaplarının da çok net olmasını umut ediyorum.