Annem neden her sene Hindistan’a gittiğimi anlamıyor. “Dünyada o kadar görülecek yer varken, neden durup durup yine Hindistan’a gidiyorsun kızım?” diye soruyor. 

Haklı.

Zaman ve maddi kaynaklar kısıtlıyken, insan neden her seferinde farklı bir yer keşfetmesin ki? Dünyada yüzlerce muhteşem yer ve toplum varken… 

Hindistan’a bu seferki seyahatimde, 20 (yazıyla yirmi!) keredir bu topraklara gelen İsviçre’li bir çiftle tanıştım. Tam 20!  Hiç de sıkılmışa benzemiyorlardı. Sanırım Hindistan bir aşk veya nefret hikâyesi. Benimkisi ilk görüşte aşk olmuştu. Vallahi kesin bilgi. 

Yogayı özellikle eğitmen seviyesinde uygulayan herkesin, Hindistan uğrak kapısı oluyor ister istemez. Senede illa ki bir defa gidiliyor, tek başına veya öğrencilerle. Hindistan’da mesafeler öyle büyük ve ulaşım o denli zahmetli ki, her gidişte mecburen uzun kalınıyor. En az on beş gün kalmadan Hindistan’la ilgili gerçek bir tat almak mümkün değil. 

Yoga sevdalıları olarak, kimimiz hijyen eksikliğinden biraz olsun uzaklaşmak için beş yıldızlı otellerde konaklarken, kimimiz son derece mütevazı aşramlarda, yani oranın dergâhlarında kalıyoruz (ilginizi çekiyorsa, aşram hayatını anlattığım eski yazıma göz atabilirsiniz). Ancak hepimizin genel gerekçesi sanırım aynı: Esinlenmek. Yoga ile ilgilenen herkes Hindistan’da gerek fiziksel çalışmalarını gerekse ruhsal pratiklerini besleyecek bir ortam buluyor. Bu etkileşim öyle yoğun ki en derin hücrelerinize kadar işliyor. Uçaktan indiğinizde sizi sersemleten baharat kokusundan başlayan, keşmekeş sokaklarda attığınız her adıma, gittiğiniz her tapınağa kadar, bu beslenme çok zengin bir şekilde sizi etkiliyor, zaman zaman da tüm doğru bildiklerinizi altüst edip darmadağın hale getiriyor. Hindistan, yoga yapanın biraz da vazgeçilmez gıdası. 

Bu sene de bu muhteşem ülkeye gidişimi Uluslararası Yoga Festivali dönemine denk getirdim. Şubat ortasından Mart ortasına kadar geçen festival süresince Rişikeş gibi küçücük bir şehirde, dünyanın her tarafından gelen yoga eğitmenlerini görme, tanışma, derslerine katılma fırsatını kaçırmamaya çalışıyorum (ilginizi çekiyorsa, Rişikeş’te Yoga Festivalini anlattığım eski yazıma bakabilirsiniz). Türkiye’de mevcut olmayan yoga tarzlarını deneyimleme, yoga ile bütünleşen meditasyon, dans, müzik, ayurveda ve bir sürü disiplini deneme şansına sahip oluyorum. Her birinden kalbimde ve aklımda kalanları hem kişisel pratiğime, hem de verdiğim derslere serpiştiriyorum.

Birkaç yıldır Hindistan’a her sene gidiyorum ve işlerimin izin verdiği ölçüde kalmaya çalışıyorum. Çoğu zaman yalnız, bazen de öğrencilerimle ve dostlarımla gidiyorum. Bugüne kadar sıkıldığım hiç, ama hiç olmadı. Her seferinde farklı bir eğitimle, farklı bir donanımla geri döndüm. Kişisel pratiğime -sadhana diyoruz buna Yoga dilinde- her gidişim çok katkıda bulundu. Bu anlamda Hindistan, bilgilerinizi taze tutmak için, zaman zaman tekrarladığınız bir ilk yardım eğitimi gibi. Başkalarına öğrendiklerimi aktarabilmek ve kendi gelişimimi ilerletebilmek için, Hindistan halâ en çok esinlendiğim yer. 

Muhtemelen gelecekte bir gün, pratiğimi geliştirmek için Hindistan’a gitmem gerekmeyecek. Kaldığım aşramdaki gurunun bana sık sık tekrarladığı gibi, aslında “her yerin evim olduğu” gerçeğini kavrayabileceğim bir gün gelecek (inşallah!). Her yerden beslenebildiğim, coğrafyadan tamamen bağımsız olarak, geliştirmek istediğim ne varsa geliştirebildiğim bir an olur belki, kim bilir? 

Ancak henüz orada değilim. Hindistan halâ en çok esinlendiğim yer. 

İşte her sene uzun uzun gidişlerim bu yüzden… 

ARYA Esra E. Karaosmanoğlu

“Acemi Yogi”

Mart 2019