Kas gücüne sahip erkeğin liderliğinde hayatını sürdüren aileler topluluğu ülkemde ataerkil yapımızla şekillenen ayrımcılık köklerimizden geliyor. Toplumumuzda erkekler kadınlara göre doğuştan itibaren maalesef hayata hep 1-0 önde başlıyor…

Hoş, gelişmiş sayılı ülkeler haricinde ikinci dünya ülkeleri diye adlandırdığımız çoğu ülkede de durum pek farklı değil. Düşünsenize dünyadaki bütün insanlar topluluğuna bile insanoğlu deniyor. Ayrımcılık yapmaya başladık bile… Kadınlar peki nerede?

Ayrımcılığı ilk kim yapıyor, ayrımcılık nereden itibaren hayatımıza giriyor?

İnsanoğlu kız olarak veya erkek olarak dünyaya geliyor ve daha doğmadan önce bile cinsiyetine göre ebeveynleri tarafından kıyafetleri, odasının duvar kâğıtları, bebek arabası seçimine göre ayrıştırılmaya başlıyor. Erkekse mavi, kızsa pembe seçiliyor mutlaka. Hatta daha da ileri gidip hangi meslek sahibi olacağına bile ilk anda kararlar veriliyor. Bu noktadayken seçme hakkımız yok, lakin koşacağımız kulvar belli oluyor. Daha bilincimiz bile yerinde değil ama ayrımcılık, kendini öz anne ve babamız tarafından öğrenilen çaresizlik misali farkında olmadan kendini göstermeye başlıyor…

Zaman çabuk geçiyor, emekliyoruz ve yavaş yavaş yürümeye başlıyoruz. Erkeksek eğer koyu pastel tonlarda kıyafetlerimiz, kızsak eğer açık ve canlı renkli kıyafetlerimiz oluyor. Zaman geçmeye başlıyor ve oyuncaklarımız geliyor, erkek çocuğun kamyon, inşaat seti, araba, top, tüfek ve futbol topu. Özellikle futbol topu yazıyorum, çünkü geçmişinde basketbol, voleybol, tenis oynamamış bütün babalar çocuklarına futbol topu alırlar. Çünkü o da erkek olduğu için çocukluğunda sokakta futbol oynamıştır. Ülkemde sokakta oynanabilen tek spor, futbol olduğu için bunu biliyor ve sadece futbol topu alıyor. Neden? Çünkü o, oğlu adına karar verdi bile. O da sokakta futbol oynayacak. Kızsa eğer bebek, bebek, bebek… Kızlar evde annesiyle beraber oturacak. Şanslıysa eğer, çay kahve seti alınıp, annesi ile birlikte gün provaları yapacak.

Bizim adımıza kararlar verilip, erkekler şuraya, kızlar buraya diye ayrılmaya başlıyoruz işte. Annemizle beraber eş dost ziyaretlerine gidiyoruz. Erkeksek eğer, kan ter içinde oynuyor, zıplıyor ve şımarabiliyor, kızsak koltuğa mıhlanmış gibi oturmak zorunda bırakılıyoruz. Sokağa bile çıkamıyoruz, hatta annemiz bizi gözleriyle kontrol edebiliyor. Kaşlar çatıldı düzgün otur, göz kırptı verilen kurabiyeyi alabilirsin. Neredeyse çocukluğumuz evde geçiyor denebilir.

Sonra okul öncesi eğitim başlıyor. Bilincimiz ve hormonlarımız yavaş yavaş yerine gelmeye ve dış dünya ile temasa geçmeye, sosyalleşmeye hazır duruma geliyoruz. Fakat kısacık geçmişimizde bile koyu renk kıyafetleri kimin giyeceğine, sokağa kimin çıkabileceğine, kamyonla kimin oynayacağına ve hatta aslan, kaplan gibi güçlü kuvvetli hayvanların kimlerin isimlerinin önünde hitap ederken kullanılacağını iyice kavrıyoruz.

Anaokullarımızdaki pedagojik eğitim almış öğretmenlerimiz aksi için çalışsa da yetiştiriliş tarzımızdan ötürü yetişkin olduğumuzda elimiz başka oyuncaklara, başka renk kıyafetlere gitmiyor. Gidemiyor… Nasıl gitsin? Doğduğumuz günden beri nelerle oynayacağımız, neler giyeceğimiz belli… Çünkü bizim için çizilen kulvarın dışına çıkamıyoruz. Yıllar çok çabuk geçiyor, orta öğretim, lise, yükseköğretim, master derken iş hayatına atılıyoruz.

Başarılı kadın neden bu kadar az?

75 milyonluk ülkemde üst düzey yönetici konumunda ya da ataerkil düzende en üst seviyeye ulaşmış sadece iki üç bayan aklıma geliyor. Elbette başka örnekler de var mutlaka ama ilk anda aklıma gelenleri ancak bu kadar sıralayabiliyorum. Güler Sabancı, Serpil Timuray ve Esra Özatay. Bu yüzden burayı mecburen kısa geçmek zorunda kalıyorum. Çünkü Güler Sabancı, ortalama bir Türk ailesinden gelmiyor. Sabancı ailesinden İhsan ve Yüksel Sabancı’nın kızı olması ona doğuştan büyük bir şans kazandırıyor. Öğrenimini tamamladıktan sonra çalışacağı şirket ve kariyerinin alacağı yol belli ama iş yaşamındaki başarıları kişisel bilgi ve becerileri ise yadsınamaz bir gerçek. Serpil Timuray ise Amerika’da eğitim gördükten sonra Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesinde eğitimini tamamladı. Önüne çıkan bütün fırsatlarda da daima ilk sırada yer aldı. Esra Özatay ise kendi azmi, becerisi ve başarısı ile Türk Yıldızları’na girebilen ilk kadın pilotumuz oldu. Neden devamı gelmesin demeden geçemiyor insan.

Ayrımcılığa dönecek olursak, evde yemek yapmam, yapamam diyen erkekler otellerde baş aşçı olabiliyorken, mesela bir bayanı madenci olarak neden göremiyoruz? İstisnalar kaideyi bozmaz tabi. Velhasıl kelam, İnsanlar büyürler ve sadece oyuncakları değişir. Bu yüzden bırakalım çocuklarımız çocukluğundan itibaren sevdiği renkleri, oyuncakları, oyun tarzlarını daha doğrusu yaşamlarını kendileri seçebilsinler. Erkek çocuğumuzu rengârenk giydirelim, kız çocuğumuzun sokakta kan ter içinde arkadaşlarıyla oynamasına izin verelim. Kendi seçimini yapsın ki kişisel zevki gelişsin, kişiliği gelişsin. Kendi seçsin ki, çizgi film kahramanlarının bile hepsi erkek olan bir dünyadan, kadın kahramanlarında çıktığı bir dünyaya yelken açalım…

F.Nur ŞEN
İçerik Sihirbazı ve İletişim Danışmanı