Neşter; bizim aramızdaki adı ile bistüri. 
Cerrah ile hastasının, insani ve tıbbi iletişimi arasındaki sınır kapısı. Cerrahın hasta ile kurduğu empati, özdeşleştirme gibi insani duygu ve düşüncelerini -zaruri olarak- kenara bırakmasının başlangıç noktası.  Her ne kadar cerrahi dendiğinde akla gelen ilk enstrüman olsa da Navarre Üniversitesi Deontoloji Anabilim Dalı Profesörü Gonzalo Herranz’a göre kökeni, Parisli bir patolog ve klinisyen olan Auguste Francois Chomel’e (1788-1858) dayanan ve tıbbın temel felsefelerinden biri sayılan  “Primum non nocere” yani “Önce zarar verme” sözünün en potansiyel düşmanlarından biridir neşter. Etik, felsefi ve cerrahi açıdan böylesi “keskin”, önemli ve lider bir role sahip olan bir alettir. Bu yüzdendir ki cerrahlar hakkında “neşteri kuvvetli” gibi bir övgü sözü oluşagelmiştir halk arasında. Hekimler birbirini, “Neşterine kuvvet!” diye motive eder ameliyatların hemen öncesinde.
 
Hasta ile cerrahı arasında, neşterin sınır kabul edilebileceği bu tedavi ve ilişki sürecinin tamamı çok derin  felsefi tartışmalara gebedir. İnsanı düşünmeye ve araştırmaya sevk eden, “şimdi”yi geçmiş ile gelecek arasında köprüleyerek, insanları “bilgi”lendirmeyi amaçlayan bilim dalı olan felsefe ile insanı biyolojik, psikolojik ve sosyal bir bütün olarak kabul eden ve bir yönü ile sanat olan “tıp” biliminin kimi zaman ortak paydada buluştuğu kimi zaman da çok ciddi çatışmalara girdiği bir arenadır cerrahi felsefesi. Bu nedenle İshak İbn Huneyn, her hekimin biraz filozof ve her filozofun da biraz hekim olduğunu öne sürmüştür. Bu görüşe, Hipokrat’a saygılarımı sunarak genel kabul görmüş bir savı eklemek istiyorum; cerrahi aynı zamanda en nitelikli sanat dalıdır. Tüm bu kavram ve tanımlamaları birleştirerek cerrahinin -biraz da sanatsal ve estetik bir tarifle-  bilimsel doğruların, sanatsal yetilerle vücut bularak hastaların biyopsikososyal bütünlüklerinin korunmasını amaçlayan “sanatbilim” olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Öyle ki her türlü cerrahi dalda, hastaların vücudunu kesme, dikme gibi eylemlere hakkı ve yeteneği olan doktorların, bu mesleki hak ve yeteneklerinin esas sınırlayıcısı veya düzenleyicisi -sanılanın aksine- yasal düzenlemeler değil, bilimsel doğruların yanında hekimin içindeki etik değerler, sanatsal bakış açısı ve felsefi yaklaşımıdır. Maddenin doğası gereği de teknik ve teknolojik olanakların haricinde etik değerler, psikolojik süreçler, sosyal şartlar da hasta-hekim ilişkisinde etkili olarak cerrahi sanatbiliminin gelişimini şekillendirmektedir.
 
Cerrah ile hastası arasındaki  çok boyutlu bu ilişkide, tıbbın zamansız, evrensel değerleri söz konusu olduğunda “etkin bileşen” olan  cerrahın, günümüzde tıp pratiğine getirilen  mediko-legal bakış açısı ve günümüz tıbbının hukuki boyutu nedeni ile “etken taraf” haline gelmesi, hem sanatçı kimliğinin baskılanmasına hem de hekim-hasta ilişkisinin bozulmasına sebep olmakta. Başka bir dille anlatmak gerekirse hekimin, bilimsel kimliğinin yanında yer alan hümanist bakış açısı zamanla ve peyderpey yok olmakta.  Bununla birlikte zamanın ve teknolojik ilerlemenin hekimlere sunmakta olduğu “nimet”ler, hasta ile doktor arasına pek çok araç-gereç sokarak bu organik ilişkiyi zedelemekte. Keza; hastanın doğruluğu denetlenmeyen, kaynağı belli olmayan  bilgilere ulaşımının kolaylaşması ve bu bilgiye sahip olmasının verdiği güç ile konuya bir adım önden yaklaşımı, biraz çevre etkisi ile ve biraz da kendini koruma içgüdüsü ile  “öz-doktor” rolüne bürünmesine neden olmakta. Tüm bu faktörlerin etkisi ile bilimsel açıdan tarif edildiği şekli ile  “doktorluk” ve sanatsal yaklaşımdaki tarifi ile “hekimlik” artık bir elmanın iki yarısı olmaktan uzaklaşmakta. Hastalığı konu alan bilimsel kimliğin, hastayı obje kabul eden hümanist kimlikten ayrışması, hekimler için başucu sözlerinden biri olan ve hastaya yaklaşımda önemli yer tutan “Hastalık yoktur, hasta vardır!” mottosunu da devre dışı bırakmakta. Bu sürecin günümüzdeki yansıması ise biyolojik olarak iyileşse de iyileşmese de psikososyal olarak sorunu devam eden hastaların giderek artıyor olması.   
 
Günün koşulları ne olursa olsun, tıp felsefesinde iyi bir cerrah olmak için çalışkanlık, dayanıklılık, esneklik, kararlılık, cesaret gibi özelliklerin yanı sıra alçak gönüllülük, empati yeteneği  ve merhamet de son derece gerekli karakteristiklerdendir. Konunun gelişine gönderme yaparak zaten bu özelliklere sahip olan (olması gereken) hekimlerin hem kendileri hem de hastaları açısından sorun olarak görülebilecek günümüz ayrışmalarını kolaylıkla çözebilecekleri, sorunların üstesinden gelebilecekleri aşikardır. 
 
Tıp felsefesi üzerine önemli çalışmaları olan değerli meslektaşım ve büyüğüm Fransız Prof.Dr.Rene Leriche’in “La Philosophie de la Chirurgie – Şirürjinin Felsefesi” adlı kitabından bir alıntıyla “İyi hafta sonları” diliyorum herkese : “Ameliyat sanatını biraz alışkanlık mümkün kılar, beceri buna mükemmellik katar ve herkes oldukça kısa bir zamanda bu sanatı elde edebilir. Fakat ameliyatı yerinde ve zamanında yapmayı, bunun gerekli olduğu yahut da çekimser  olmamız gereken halleri, başarıya veya başarısızlığa etki eden şartları, bu şartlara göre ameliyatta yapılması gereken değişiklikleri, elde edilecek sonuçları ve bu sonuçları mümkün olduğu kadar memnun edici şekle koymanın imkanlarını bilmek: İşte cerrahlık sanatının güç tarafları ve işte onun ilmini meydana getiren unsurlar.”