Nilipek: Müzik bir meslek değil, bir organ

'Havada Bir Hinlik Var' şarkısıyla tanıdığımız Nilipek ile dinlerken kendimizi iyi hissettiren şarkıları hakkında konuştuk. Nilipek'in hayatımıza girişi aslında 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses'teki geri vokaliyle başladı. Sonrasında ise her şey tam da hayalini kurduğu gibi gelişti. Hem onun için hem de bizim için belki de. Nilipek röportajı, Nilipek hakkında bütün sorularınızın cevabı olabilir, en azından benim bütün sorularımın cevabı oldu ve onu neden sevdiğimi bana tane tane anlattı. 

Nilipek: Müzik bir meslek değil, bir organ

Röportaja geçmeden evvel biraz Nilipek'ten bahsetmek istiyorum. Duyguları tanımlamak, kendini bulmak, içeriden beslenmek; herkes kırılacağını düşünürken bütün sorunlarla kelime kelime baş etmek ve bütün hepsinin üzerinde ayaklarını sallayarak oturmak... Hem de elinde tuttuğu bütün o harala güreleye rağmen patlamamış kocaman bir balonla. Ben Nilipek'in müziğini tanımlayacak olsam böyle tanımlardım.

Karanlık bir tünelde aniden beliren ışık gibi Nilipek. Dikkatli bakarsak hepimiz içimizde bu ışığı bulabiliriz. Nilipek'in ışığı, insanlara tanıdık geliyor ve sesini duyan herkes bir şekilde onun şarkılarını dinlerken buluyor kendini. O yüzden lütfen röportajı okurken Nilipek dinlemeyi ihmal etmeyin.

 

 

Boğaziçi Üniversitesi  Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümü mezunusun ve sonrasında da eğitim hayatını psikoloji üzerine yönlendirmişsin. Peki, müzik bu yaşantının neresinde ağır basmaya başladı ve bir anda mesleğin oluverdi?

Mezun olduktan sonra medya psikolojisi ve çocuk medyası üzerine çalışmak için doktoraya başladım ama sonra dedim ki, benim gerçekten yapmak istediğim şey bu değil ve burada bunu çok yapmak isteyen birinin yerini kaplıyorum. Ayrıca yaptığım müziğin de hakkını yiyorum çünkü müziğe de yeterince vakit ayıramıyorum. Bu yüzden bir terazi yapıp tamam dedim, işi bırakıyorum. Aslında müzisyenlik yaparak hayatımı idame ettireceğimi düşünmüyordum ama müzik hep hayatımdaydı. 5 yaşında piyano dersine başladım mesela, ondan önce de sürekli evde şarkı söylüyordum. Her misafirlikte ortaya atlayıp şarkı söyleyen minik sarışın bir yaratık düşünün, o bendim. Müzik hep vardı, sadece bir meslek değildi. Hobi gibi de değil ama bir organ gibi “aa kolum var” gibi bir şey.

Psikoloji üzerine aldığın eğitimler, müziğine ve şarkı sözlerine yansıyor mu?

Müziğin kendisine değil ama söz yazımına etkisi var. Çünkü genelde bir duyguyu tanımlama üzerine gidiyorum. Şu anda ne hissediyorum, neden hissediyorum ya da başka bir şey olsaydı ne hissederdim? Sürekli bunları tanımlama, analiz etme ve kâğıda dökme eğilimim var ve tabii ki bunda psikoloji eğitiminin bir etkisi var. Bir ergenlik kutum var, orada insanlarla derslerde yazıştığım notları saklıyorum. O zamanlar da aynıymışım. Üniversiteye gitmeden önce de kendimin ve karşımdakinin duygularımı tanımlamaya çalışıyormuşum. Sanırım sadece doğru eğitimi seçmişim kendim için.

Müziğinde tatlı bir huzur fakat garip bir şekilde tatlı bir hüzün de var. Bu ikisinin dengesini kurmayı nasıl başarıyorsun?

Yalnız kalmayı seven ve yalnız kalan bir insanım. Bu da aslında hüzün meselesini kendiliğinden getiriyor. Yalnız kalabildiğiniz zaman kendinize düşmeye meyilli oluyorsunuz. Ama bir yandan da o hüzün zaten huzuru daha kıymetli kılıyor ya da huzur hüznü kıymetli kılıyor. İkisine de ihtiyacımız var bir şekilde, öfkeye de neşeye de ihtiyacımız olduğu gibi. O yüzden kendiliğinden oluyor diyebilirim.

 

 

İlk konserini hatırlıyor musun? Nasıl bir histi sahnede olmak?

İlk konserim anaokulundaydı ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Profesyonel ilk konserim “7 PinkFloydlar” ile oldu. Geri vokaldim, çok heyecanlıydım. Ama “Ay ne yapacağız” gibi değil de, daha böyle heves gibi “Off nasıl olacak şimdi bu konser” gibi. Çünkü ilk defa bu kadar kompleks bir geri vokal tecrübesi yaşıyordum. Gerçekten Pink Floyd’un bütün şarkılarını tıpkı Pink Floyd gibi sahnelemeye çalışıyorduk ve çok öğretici bir şeydi. Bütün arkadaşlarımı çağırmıştım. Kalabalık ve heyecanlı bir konserdi.

Şimdi konserlerde nasıl hissediyorsun peki?

Son 1 yıldır içimde yer eden biraradalık hissi var. Konser kötü geçse bile, sahnedeki arkadaşlarımla müzik yapmaktan çok mutluyum ve iyi ki bu müziği yapıyoruz gibi sürekli içimde teşekkür eden bir his oluyor. Sanırım en baskın his bu. Bir de seyirciyle karşılıklı iletişim halinde olunca içimde çiçekler açıyor gerçekten.

Şarkılarının ezbere söylenmesi nasıl bir his?

Sözleri bildiklerini ve söylediklerini görüyorum ama hiç sesli söylemiyorlar. Sadece ağızlarını oynatıyorlar. İlginç bir ilişkimiz var dinleyicilerle. Gerçekten yüksek sesle söyledikleri bir Adana konseri oldu. O zaten çok farklı bir his. Şarkıları o kadar çok çalınca, bir süre sonra sizin şarkınız olmaktan çıkıyor. Sonra sizin zamanında söylediğiniz bir şeyi onlar size geri söylüyormuş gibi ruhsal bir diyalog hali oluyor. Diğer konserlerde sesli söylemediklerinde de aynı şey oluyor. Ben sahnedeyken insanların söylediklerini görebiliyorum. Zaten sahnede sizi ayakta tutan şeylerden biri de bu.

Sesinde bir dinginlik var, iç dünyanda da bu kadar dingin hissediyor musun?

Sakin bir insanım. Bir şey olduğunda panikleyip ya da öfkelenip hareket etmek yerine bir dakika dur, incele diyorum; o sırada o kadar vakit kaybediyorum ki zaten bir şekilde yoluna giriyor her şey.

Bahsettiğim bu dinginlik ister istemez müziğine de yansıyor, peki sen nasıl tanımlıyorsun müziğini?

Müziğe çok yansımadığı yerler oluyor. O dinginlikten sıyrıldık gibi oldu çünkü çok dingin şeyler yaşamadık. Gruptaki herkes mi kafayı yer? Öyle oldu. Şu anda tekrar daha sağlam bastığımız bir noktadayız ama ikinci albüm ne kadar pis enerjimiz varsa akıtalım, çıldıracaksak çıldıralım, bağıracaksak bağıralım ve bitsin gibi bir albüm oldu. Müziği hep aynı tanımlıyorum zaten. Ben hep sakin söylüyorum ama arkada bir olaylar dönüyor. Biz hep ne hissediyoruz üzerine şarkılar yaptığımız için direkt prodüksiyondan ziyade, oradaki her melodinin her ritim hareketinin ufak tefek bir anlamı var. O yüzden arka taraf daha kaotik olabiliyor.

Bu tarzda örnek aldığın birileri var mı?

Örnek aldığım yok. Ama beni çok etkilemiş isimler var.  Bütün bu müzik yapım sürecinde etkisi olan; The Doors var, Nick Drake, Jeff Buckley hatta Vanessa May müzikal anlayışıma etkide bulunmuştur.

Seninle ilgili en çok dikkat çeken şeylerden biri de bir İzmirli oluşun. Neden bu kadar baskın bir özellik haline geldi sence bu durum?  

Müziği dinlediklerinde ya da beni gördüklerinde İzmir’de Kordon’da oturma hissi verebilirim. Tam kendimi tanımlayacak hale gelişim, o sahil şeridinde geçti ve haliyle kendimi ifade şekillerimi de İzmir’de yaşamış olmak çok etkiledi. Şanslıyım diyebilirim.

Can Kazaz’ı nereden tanıyorsun? Birlikte yorumladığınız Kendi Halimde nasıl ortaya çıktı?

Almanya’daki bir müzik programı, Türkiye’deki alternatif müzik ile ilgili bir röportaj yapmak istemiş. Can da beni önermiş. O vesileyle tanıştık. Ben zaten müziğini çok seviyordum, takip ediyordum. Sonra baktık iyi eğleniyoruz, muhabbet ediyoruz falan, öyle güzel bir diyalog oluştu aramızda. 2016’da İKSV’de beraber bir konserimiz oldu. Bu konser öncesinde bir cover yapalım diye konuşurken; Mirkelam -Her Gece’yi kaydetmeye karar verdik. Evde çekime hazırlanırken çok sevdiğimiz arkadaşımız Levent  Sevi beni aradı. "Nil senin evinin yakınından geçiyorum, çay içelim mi?" dedi. "Yok biz video kaydedeceğiz" dedim. "Durun benim yanımda kamera var, ben kaydedeyim" dedi. Gerçekten tesadüf üzerine tesadüf. Geldi, biz çaldık. Sonra ben dedim ki ben bu şarkını çok seviyorum, ne olur bunu da söyleyelim.  Bizim için anlık çıkmış bir şeydi yani. Herhalde o dönem için birçok genç insanın derdine tercüman oldu şarkı. Ben de mutluyum dahil olduğum için.

Başka sanatçılarla da düet planları var mı?

Düet gibi değil de Can Güngör’ün albümüne birazcık dahil olacağım. İşgal edeceğim birkaç şarkıyı. Üçüncü albümde bir düet olacak ama kiminle olacağı belli değil. Bendeki bütün düetler hep çok anlıktı. Erdem ile olan düet de öyleydi, Can Kazaz ile öyle oldu. Biz - Dünya Büküldü’de de mesela, "Ben bu şarkıyı çok seviyorum, ne olur bu şarkıyı söyleyelim" diye girdim. Böyle sevdiğim şarkıları söyleme adına bir saldırganlığım var ama bir düet planı yok.

Ama hiç yanlış adım atmamışsın düetler konusunda?

Doğru adım atmaya çalışmadım, belki ondan. Adımın doğru ya da yanlış olduğunu düşünmüyorsun o an. Bir de bir şarkıyı severek söylediğin zaman herhalde kaderi de değişiyor. Çok iyi söylemekten bahsetmiyorum, sevgiyle yaklaşmak daha başka bir yola saptırıyor şarkıyı.

Popüler olmanın  sanatını negatif etkilediğini düşünüyor musun? Daha fazla insan tarafından dinlendikçe kalite düşüyor mu?

Popüler olan kişiye bağlı. Orada kaliteyi düşüren şey, daha fazla insanın dinlemesinden ziyade, müziği yapan kişinin kaybetmekten korkması. Tabii ki popüler oldukça elinize çok fırsat geçiyor, çok ilgiye maruz kalıyorsunuz ve buna alıştıktan sonra da kaybetmek istemiyor insan. O yüzden anlayabiliyorum. Ama dinleyicilerin endişesini de, müzisyenlerin bocalama ihtimalini de anlayabiliyorum. Sanırım hikâye kaybetmekten korkmamaya çalışmak.

Dile dolanan şarkılar yaratmak için illa kaliteden ödün vermek gerekir mi peki?

Hayır. Kalitenin ölçütü dile dolanması ya da dolanmaması değil. Dile dolanmayan şarkı da kötü şarkı değil aslında. Bir şarkının kalitesini belirleyen şey, sözleri değil zaten. Söyleyen kişinin söyleme şekli, orada doğru elementlerin bir araya gelmesi durumu. Ama tuzağa da düşmemek lazım. Sırf insanlar beğensin ve kolayca dinlesin diye kolay şarkılar yapabilirsiniz. Ama bu bana insanların zekâsını küçümsemek gibi geliyor. O yüzden de her durumda o özeni göstermek gerek. İşte bu özensizlik aslında dert, kalitesizlikten ziyade. 90’ların pop şarkılarında da ilginç sözler var, tekerleme gibi şeyler var ama özenli, herkes o şarkıya kendini veriyor. Şu anda da Mabel Matiz’de o özeni görüyorsun, Ceylan Ertem’de o özeni görüyorsun. Artık müzik yapmak kolay deyip iki alt yapı, tekerleme gibi sözler yerine; bu insanlar iyi bir müzik yapmaya çalışıyor ve bunun da dinleyici tarafından karşılığını bulduğunu kanıtlıyorlar. Bu yüzden o kalitenin dile dolanan şarkı tanımıyla değil ama gösterilen özenle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.

 

 

Birçok genç müzisyen için sosyal medyanın önemi büyük, öneminden ziyade aslında  umut gibi de. Senin sosyal medyaya girişinin hikâyesi nedir peki?

Ben sosyal medyaya doğmadım ama sosyal medyadan önce de doğmadım ve dahil olduğumda da kişisel olarak dahil oldum. O yüzden benim için çok sonradan kişisel bir haberleşme aracından daha kitlesel bir haberleşme aracına dönüştü. Ama neticede bir haberleşme aracı. Sosyal medya gider başka bir medya gelir. Medya zaten sürekli bir dönüşüm içinde ve her dönemde müzisyenler için ya da kendi işini yapan insanlar için farklı mecralar doğar. Önemli olan o mecraların ne kadar farkındayız, ne kadar doğru kullanıyoruz ve yeni mecralara ne kadar uyum sağlıyoruz. Ama bir yandan da şu anda Bülent Ortaçgil’in Instagram'ı var mıdır? Ama şu an genç nesil Bülent Ortaçgil’i biliyor mudur, biliyordur. Yani aslında önce müziği iyi yapıp, yaptığın işi iyi yapmaya çalışıp ondan sonra haberleşmesini yapmak gerekiyor. Bu sosyal medya da olabilir ya da fotokopi afişler basıp sağa sola yapıştırmak da olabilir. Önemli olan; güvendiğin bir şeyi üretip, en iyi şekilde paketleyip,  sonra onu nasıl sunacağını düşünmek.

Instagram'da aysegulnazcan ismi ile yer alıyorsun, bir karışıklığa sebep oluyor mu?

Ayşegülnazcan Ekşi Sözlük'e ilk girdiğimde kullandığım rumuz. Asıl adım değil, asıl adım Nilİpek. Ama bu karışıklık hoşuma gidiyor bir yandan. O zamanlar Ekşi Sözlük'te yazıyordum ve bir anonim kadın olarak yazmam gerektiğini düşünüyordum. Anonim kadını da nasıl tanımlayabilirim; aklıma ilk gelen kadın ismi arkasına da o zamanlar çok kullanılan isim eklerini düşündüm; Gül, Naz, Can. Hatta Su da vardı ama sonra aklıma geldi, keşke ekleseydim. Ve bu isimleri ekleyip Ayşegülnazcan diye bir isim ürettim. Zaten bir de Ayşegül kitaplarını da sevdiğim için o yıllarca benim rumuzum oldu.  Fakat ben bu ismi kullanmaya başladığımda, beni takip eden 50 kişi zaten arkadaşımdı. Onlar da benim adımın Nil İpek olduğunu biliyordu, Ayşegül onlar için bir espriydi. Sonra işler değişti.

Bunu yapmadan ölmek istemiyorum dediğin neler var?

Yeterince müzik yapmadan ve gezmeden ölmek istemem ama yapmak istediğim bir şey var; ne zaman yapacağım bilmiyorum ama bir noktada yapacağım. Kral yolunu yürümek. Bir takıntı. Bir gün oraya gideceğim ve o yolu tamamlayacağım.

En sevdiğin anını bizimle paylaşır mısın?

-Umarım arkadaşlarım için de öyledir – Antep’e gittik konser vermek için bir buçuk sene önce. Hatta Can Güngör ile beraberdik, ekiplerimiz aynı olduğu için. Ve gaza gelip Berkay (davulcumuz) ile sabah 8.30'da kalktık – kimse bizim kalkabileceğimize inanmıyordu bu arada – otelin lobisinde buluştuk ve gezeceğiz. Pazar sabahı dev bir mangala rastladık yolda, bir şeyler yedik. Sonra bizi Can Aydınoğlu buldu  (gitaristimiz) birlikte kahve içtik ve sonra yolda Ozan'a rastladık  (klavyecimiz) İnsanların o birbirini bulma ve bir araya gelme simülasyonu gibiydi gerçekten ve hayatımdaki en keyifli sabahlardan biriydi. Tabi Umut henüz gruba dahil olmamıştı ama o zamanki haliyle gruptaki herkes plansız bir şekilde buluşmuş gibi oldu. Mutlu olmak istediğim zaman hep o Antep sabahını düşünüyorum.

Yeni albüm hazırlıkları var mı?  Yeni konserler nerelerde olacak?

Yeni albüm hazırlıkları fiilen yok çünkü arkadaşlarımın albümlerine odaklandık. Hem Can Aydınoğlu şarkıları üzerinde çalışıyor, hem de Umut Çetin. Onlar bir süre daha projelere odaklı olacaklar. Bir yandan Can Güngör’ün kayıtları var. Şu anda odak birazcık oralara kaymış durumda ama üçüncü albümün hazırlıklarını yapıyorum. Bir akustik albüm yayınlama planımız var. Aslında Bursa’daki bir konser çok keyifliydi. Oranın ses teknisyeni sürpriz yapıp kaydetmiş. Eylül – ekim gibi yayınlamayı düşünüyoruz. Şu anki planımız bu. Konserler de eylül gibi başlayacak. 

Büşra Köksal

busra.koksal@milliyet.com.tr
https://www.instagram.com/_busrakoksal/
https://twitter.com/busrakoksal

 

Bu makaleye ifade bırak