Sema ile Refik dostlarımızın erkek bir bebekleri oldu, adı Ege Can. Dünyaya geleli 1 hafta olan Ege Can’ı görmeye gittik.
* * *
Ege Can miniminicikti, miniminicikten de miniminicikti; 3 kg. 200 gr. olarak doğmuştu.
* * *
Hele o ağzı, burnu, gözleriyle, yarım avuç kadarcık yüz...
Bir dergiden bile daha ufarak olan boyuyla kucağına aldığında; nerdeyse hep kapalı duran gözlerini azıcık açıyor, bazen de o miniminicikten de miniminicik yüzünü öyle bir buruşturuyordu ki...
* * *
Ege Can’a bir Doğa mucizesi olarak bakarken, tuhaf bir meltem geçti içimden; o, bendenizin yaşına geldiğinde takvimler 2093’ü gösterecekti.
* * *
Yeni doğmuş bir bebeğin, özellikle erkekler üstünde bıraktığı etki, her yaş için değişik.
* * *
20 yaşındaki bir delikanlı, bir Doğa mucizesi olarak görebilir mi, yeni doğmuş bir bebeği?
* * *
40 yaşındaki bir erkek içinse, bir kibarlık gösterisinin noktalı virgülü:
- Çok güzel bir bebek, kutlarım; güle güle büyütün.
* * *
Bendeniz Ege Can’a bakarken, “toplum ve hayat kılıfının” dışına çıkıverdim.
Miniminicikten de miniminicik, bir insan gelmişti dünyaya...
Nasıl da gözlerini açıyor, nasıl da buruşturuyordu yüzünü...
Arada sırada kollarını ayaklarını da oynatıyordu.
* * *
Her yıl 24 Nisan’a doğru hep aynı sorgu işareti kıvrılır Türkiye’nin üstünde:
- ABD Başkanı, bizim mahut ve malum “Ermeni sorunu” için, “soykırım” damgasını basacak mı, basmayacak mı?
* * *
İç politikada, bitmeyen bir böbürlenme ile atılan bin bir takla ve bin bir ağızda saklanan bin bir bakla...
* * *
Dış politikada ise; Küçük Asya’nın ağırlığını ölçen terazi, Atlas Okyanusu’nun öteki kıyısındaki Kuzey Amerika’da...
* * *
Sert çıktık, ters çıktık; madem öyle, işte böyle v.s...
* * *
Bir de 1 haftalık, miniminnacıktan da miniminnacık Ege Can var.
Kucağına aldığında, ufacık yüzünde gözlerini de açıp bakıyor.
* * *
Ne Ege Can anlıyor iç politikayla dış politikadan, ne de Doğa.
* * *
Küresel ekonomik kriz, Doğa’ya ters düşmüşlüğün bir sonucu değil mi acaba?
* * *
Hava sisli puslu olsa da, bir cumartesi sabahında; tatil günü mahmurluğuna mantar tabancası sıkmayalım.
* * *
Doğa’nın gizemli şakalarına yönelelim biraz da; filin en büyük düşmanı karıncadır, karga da bülbül familyasından...
Ve Beethoven sağırdı.
Bizim de hem iç düşmanlarımız var, hem dış düşmanlarımız...
* * *
Bin bir ağızda saklanan bin bir bakla...
Ne demek ağızda bakla saklamak?
* * *
Her zaman anımsanmaya değecek kadar, eğlencelidir o deyimin öyküsü de...
* * *
Sarıklı bir imamın, en yakın “müridi”nin ağzı bir hayli bozukmuş. Yerli yersiz küfreder:
- Anasını avradını, kızını kısrağını... der dururmuş.
* * *
Sarıklı imam, birçok kez uyarmış müridini küfredip durmaması için; ama başa çıkamamış.
* * *
Sonunda da, küfürbaz müridine:
- Ağzına bir bakla al, demiş; tam küfredeceğin sırada o baklayı çevir ağzında...
* * *
İmamın yanından ayırmadığı genç çömez de, bir bakla almış ağzına ve ağzından fırlayan küfür salvoları bitmiş.
* * *
Bir gün sarıklı imamla çömezi, bir mahalleden geçerken; bir evin kafesli penceresinden bir kadın sesi yükselmiş:
- İmam efendi, imam efendi; biraz durur musunuz...
* * *
İmamla müridi durmuşlar.
Aradan 5 dakika geçmiş, 10 dakika geçmiş.
Pencereden ses seda çıktığı yok.
* * *
Nihayet kafesin arkasından aynı kadının sesi tekrar duyulmuş:
- İmam efendi gidebilirsiniz; sizin sarığınıza bakarak yatırmam gerekti tavuğu kuluçkaya. Tavukları, bir imam sarığına bakarak kuluçkaya yatırınca; civcivleri de tepeli çıkıyor, dediler de... Gidebilirsiniz artık...
* * *
Sarıklı imam, yanındaki çömezine dönmüş:
- Çıkar ağzından baklayı, demiş.
* * *
Bir zamanlar Hümeyra’nın meşhur ettiği şarkıdaki güfte, Şevket Rado’ya aitti:
Ne her şeyim, ne hiçim;
Söyle dünyam ne biçim?
Bir kördüğüm ki içim,
Çözdükçe dolaşıyor.
* * *
Biz de oradan bir alıntı yaparak, azıcık değiştirdik:
“Olaylar bir kördüğüm, çözdükçe dolaşıyor”
* * *
Ege Can, henüz çok dışında o kördüğümün; bendenizin yaşına geldiğinde, kim bilir neler anlatacak o da?
Bul

Yerkesik'te yeni açılan sitelerin ulaşım sorunu üzerine.