Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916’da Fatih’te dünyaya gelir. Fatih’in Atik Ali Paşa mahallesindeki bir konakta... Kastamonulu olan babası Mehmet Necati Gönül, camilerde ders veren bir müderris ve vaizdir. Önce Beyoğlu’nda, ardından Sarıyer’de müftülük yapar.
Anne, Fatma Bedriye Hanım ise Gevyeli müderris Hafız İbrahim Hakkı Efendi’nin kızıdır. İbrahim Hakkı Efendi, kızını medreseden öğrencisi olan ve çok beğendiği Mehmet Necati Efendi ile 1915 yılında evlendirir. Bir yıl sonra da ilk çocukları Mehmet Behçet doğar. Çocukluk bir “cennet ülke” olmayacaktır Mehmet Behçet için, daha çok küçük yaşlarda ölümle ve hastalıkla tanışır. 

İKİ YAŞINDA ANNESİZ
Birinci Dünya Savaşı’nın sefalet koşullarında Fatma Bedriye Hanım, ağır bir mide hummasına tutulur, tam bu hastalığın iyileşme dönemindeyken de büyük Fatih yangını çıkar. Ailenin oturduğu konak bu yangında kül olur, Fatma Bedriye Hanım ise yanan konaktan güç bela kurtarılır. Zayıf düşen bünyesi bu tramvaya dayanamayınca henüz 22 yaşındayken ölür.
Necatigil’in babası, çok geçmeden bir saray memurunun kızı olan Saime Hanım’la evlenir ve Beşiktaş Valideçeşme’de yaşamaya başlar. Bunun üzerine Necatigil de anneannesi Emine Münire Hanım’ın Karagümrük’teki evine taşınır. 
Çocukluğunun ilk masallarını; “Üç Turunçlar”ı, “Billûr Köşk”leri, “Muradına Eremeyen Dilberler”i hep anneannesinden dinler. Çok bağlı olduğu anneannesi, o henüz ilkokula başlamadan hastalanınca, Necatigil babasının yanına taşınır. Barbaros meydanıyla, ‘eski sokak’ıyla Necatigil’in hem hayatında hem de şiirinde çokça yer edecek Beşiktaş böylelikle hayatına girer.
Mehmet Necati Efendi, Saime Hanım’ın babasından kalma bu büyük ahşap konakta karısı ve kızları Sabahat ve Fahamet’le birlikte yaşar. Mehmet Necati Efendi ciddi, sert, az konuşan bir adamdır. Saime Hanım ruhsal hastalıkları olan, sık sık bunalımlar geçiren bir kadın... Necatigil ise içe kapanık, sessiz bir çocuk...
Bu kocaman evde çoğunlukla yalnızlığı seçer Necatigil. Zamanının çoğunu konaktaki küçücük odasında geçirir, yemek saatleri dışında odasından pek çıkmaz; özellikle de ilkokula gidip okuma yazma öğrendikten sonra... Kitaplarla, yazıyla geçecek bir çocukluk ve ilk gençlik onu beklemektedir.
Behçet Necatigil, 1923 yılında Beşiktaş Cevri Usta Okulu’nda başlar ilkokula. Dördüncü sınıftayken, babası Mehmet Necati Efendi Türkiye’de yeni kurulan Singer Dikiş Makinaları firmasında müfettiş olarak çalışmaya başlayınca, aile Kastamonu’ya taşınır. Necatigil de ilkokulun son sınıfını Kastamonu Erkek Muallim Tatbikat Mektebi’nde okur.
Ortaokula da burada başlar, edebiyata olan ilgisi de aynı yıllara rastlar. Edebiyat öğretmeni şair Zeki Ömer Defne’dir. Çok sevdiği öğrencisi Behçet Necatigil’i yazmaya ve okumaya teşvik eder Defne. Yazdığı kompozisyonlardan birine şu yüreklendirici cümleleri not düşer: “Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!”

İLK TELİFİ BONBON
Nitekim hocasının yüzünü kara çıkarmaz öğrencisi. Hem okur hem de yazar. Necatigil bu yıllarda, ‘el-maarifet matbaası’yla, yani kendi el yazısıyla hazırladığı ve okurlarının akrabaları, arkadaşları olduğu bir dergi çıkarır: Küçük Muharrir. Üstelik dergideki bütün yazıların yazarı da kendisidir.
Sonraları bir iki kere nüksedecek adenit tüberküloz hastalığına yakalanınca okulu bırakır. Okula ara verince dergiye de ara vermek zorunda kalır. Aile İstanbul’a geri döner ve Necatigil burada tedavi olur. Sonraları uzun yıllar öğretmenlik yapacağı Kabataş Lisesi’ndeki öğrencilik dönemi de bu yıllara rastlar. Necatigil, 1931 yılında Kabataş Lisesi’nin orta ikinci sınıfında öğrencidir.
Beşiktaş’la Ortaköy arasındaki ağaçlıklı, serin yolun en sadık yolcusudur. Okul sıralarındaki en yakın arkadaşı ise Tahir Alangu... İki dost, Beşiktaş-Ortaköy arasındaki yolu da, edebiyat sevgilerini de çok uzun yıllar paylaşacaktır.
Necatigil bu yıllarda, iki yıl boyunca ara verdiği Küçük Muharrir’i yeniden çıkarmaya başlar. Yine aynı yıllarda, Akşam gazetesinin Çocuk Dünyası sayfasına Küçük Muharrir adıyla fıkralar, şiirler, küçük hikayeler de yazar. Üstelik hayatının ‘en lezzetli’ telif ücretini de bu yazılardan alır. Bu bazen bir çikolatadır bazen de bir ufak kutu bonbon.
1933’te başlayan lise yıllarında Küçük Muharrir’in ilk şiirlerine rehber olacak şairlerle tanışır; Necip Fazıl’la ve Yedi Meşaleciler’le... Yedi Meşale şairlerinden özellikle Ziya Osman, Yaşar Nabi, Sabri Esad ve Cevdet Kudret’i çok sever. “Onların Şiirleri” adını verdiği şiir defteri, bu şairlerin şiirleriyle doludur. İlk esinlerini ve etkilerini de onlardan alarak şiirde o da kalem oynatmaya başlar.

SOYADI NEDEN DEĞİŞTİ?
Çok geçmeden bu ilk şiirler dergilerde yer bulacaktır. Çok sevdiği şairlerden biri olan ve o dönemlerde Varlık dergisinin başında bulunan Yaşar Nabi Nayır’a bir mektupla üç şiirini gönderir. Yaşar Nabi’nin müjdeyi bildiren cevap mektubu da gecikmez. Yolladığı üç şiirden biri olan “Gece ve Yas”, 1 Ekim 1935’te Behçet Necati imzasıyla Varlık sayfalarındadır.
Behçet Necatigil’in asıl adı Behçet Necati Gönül’dür. Nitekim 1943 yılına kadar dergilerde çıkan şiirlerde Behçet Necati imzasını kullanır. Peki Behçet Necati Gönül, sonradan neden Behçet Necatigil olmuştur?
Bilen bilir, Necatigil’in şiirinin yapısı Divan edebiyatı geleneğinin sağlam dize kuruluşuna yaslanır ve şiiri kimi yerlerde Divan edebiyatına göndermeler içerir. “Divançe” adlı bir şiir kitabı yazmış olması tesadüf değildir kuşkusuz. Sonraki yıllarda kimi arkadaşlarına ya da aile toplantılarından sonra bu toplantılara dair yazdığı kasideler de öyledir.
Yüksel Pazarkaya, Necatigil şiirindeki Divan geleneğine dayanan bu sağlam dize yapısıyla modern şiirin sesinin ve   içeriğinin kesişimi üzerinde durur: “O, titiz bir dize kurma ustasıdır, böylece de, en uç modernliğine ve özgünlüğüne karşın, Necati‘den Şeyh Galip’e büyük divan şairlerinin muhteşem dize sanatlarında derin kök salmıştır” der ve ekler: “Bu bağlılığını göstermek için, Gönül olan soyadını, Necati soyundan anlamına gelen Necatigil olarak değiştirmiştir”.
Kendisi ise Necatigil soyadını almasını şöyle açıklar Selim İleri’yle yaptığı bir söyleşide:
“(...) Divan şairi Necati beni çok düşündürdü. Tezkirelerin yazdığına göre, bir köle imiş Necati, zamanla kendini yetiştirmiş. Divan şiirinin büyükleri arasına girmiş. Ben de şiirde hayatın kölesiyim. Sonra Necati gibi, çocukluğumda bir süre Kastamonu’da kaldım. Babam da Kastamonulu. Daha bazı benzerlikler bulabilirim Necati ile aramda”.
Böylelikle Necatigil, 1951 yılında mahkemeye başvurarak resmen Necatigil soyadını alır.
Soyadına esin kaynağı olan bu Divan şiiri sevgisini, birincilikle bitirdiği Kabataş Lisesi’nden sonra devam ettiği İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümündeki hocalarına borçludur. Ali Nihat Tarlan onu Divan şiiriyle, Ahmet Hamdi Tanpınar ise Tanzimat şiiriyle tanıştırır. Fakülte sıralarındaki en iyi arkadaşı, dört yıl aynı sırayı paylaştığı, kendisi gibi ömrünü  şiire verecek Cahit Külebi’dir.
Necatigil, yüksek öğrenimi sırasında Alman filolojisinin derslerine de misafir öğrenci olarak katılır ve Deutscher Austauschdienst kuruluşunun davetlisi olarak bursla Berlin’e gider. Burada 4 ay boyunca Berlin Üniversitesi’nin Almanca dil kurslarına devam eder. 1940 yılı gelip çattığında ise Necatigil, yüksek öğretmen okulu mezunu çiçeği burnunda genç bir öğretmendir. 

GARİP’İN İZLERİ
İlk tayini Kars Lisesi’ne çıkar. Ancak çocukluğunda tüberküloz geçirmiş biri için Kars’ın iklimi çok serttir. Kısa sürede hastalanınca 1941 yılında Zonguldak Çelikel Lisesi’ne tayin edilir. Zonguldak’ın da kömür tozlu, rutubetli havası pek yaramaz Necatigil’e. Geceleri öksürüklerle uyanmaya başlar, sağlık durumu pek iyi gitmez, bir süre de maaşını alamayınca burada sadece bir yıl kalır.
Fakat yine de şiiri için verimli olmuştur bu yıllar. Zonguldak’ta genç yaşta ölen iki şairle, Muzaffer Tayip Uslu ve Rüştü Onur’la birlikte çalışır. Zonguldak’ın gazetelerinden Ocak’ta, Kara Elmas dergisinde ve İstanbul’da çıkan Değirmen adlı dergide bu şairlerle birlikte şiirler, yazılar yayımlar. Kendi deyişiyle ‘asıl açılmaya, asıl kendi sesini duyurmaya’ başladığı yıllardır bunlar.
1943 yılının mart ayı gelip çattığında tekrar tayini çıkar. Bu sefer İstanbul’a, Pertevniyal Lisesi’ne... Okulda iki ay öğretmenlik yaptıktan sonra yedek subay olarak Ankara’ya gider, oradan da iki yıl sürecek askerliğini yapmaya İzmir’e... Döndüğünde, bir zamanlar öğrenci olarak yürüdüğü Beşiktaş-Ortaköy yolunu bu sefer bir öğretmen olarak kat eder. Necatigil, Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenidir artık. Aynı zamanda da ilk şiir kitabı yayımlanmış bir şair... 
İlk şiir kitabı “Kapalı Çarşı” 1945 yılında çıkar.
Şiirler, Necatigil’in kendisinin ve çevresinin bizzat içinde olduğu yaşamı anlatır; “Aile”yi, “İhtiyarlık”ı, “Ayrılık”ı... Belki de şairin kendini arayış dönemi, ‘zamanca kendine yakın birkaç kuşak içinde bir şairin tekrar’lanması olarak tanımladığı ‘gurbet burcu’nun ilk kitabıdır bu.
Necatigil, Kabataş Lisesi’nde öğretmenlik yaparken aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi’nin öğrencisi olur; ancak lisedeki ders saatleri artınca sadece Almanca sertifikası alarak okulu yarıda bırakır. 

ŞAİR-ÖĞRETMEN
Ancak İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrencilik yılları en yakın dostunu kazandıracaktır ona: Kafka çevirileri ve öyküleriyle tanıdığımız Kamuran Şipal’in dostluğunu. Kabataş Lisesi’ndeki öğretmenlik yılları ise sonraları kalemi hiç bırakmayacak öğrencilerine, hayatları boyunca unutmayacakları bir hocayı kazandırır. Necatigil’in Kabataş Lisesi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda Hilmi Yavuz, Demir Özlü ve Hasan Pulur, bir şair-öğretmenle tanışma şansını yakalarlar.
Necatigil, Kabataş Lisesi’ndeki öğretmenler içinde çağdaş Türk şiirinin tek temsilcisidir. Bunun için edebiyatsever öğrenciler bir pervane gibi onun etrafındadır. İsim babasının kendisi olduğu bir derginin çıkarılmasına da destek olur Necatigil: Dönüm. Hilmi Yavuz’un ilk şiirleri burada yayımlanır.
1948 yılına gelindiğinde Necatigil, Kabataş Lisesi’yle birlikte Sarıyer Ortaokulu’nda da öğretmenliğe başlar. Buraya bir kadronun boşalmasıyla geçici bir süre için gelmiştir. Ama bu kısacık süre ona belki de hayatının ‘en mutlu rastlantısı’nı yaşatır.

MUTLU RASTLANTI
O zamanlar Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci olan Huriye Korkut bir taraftan da bu okulda öğretmenlik yapmaktadır. Necatigil, dar gelirli bir öğretmen olsa da, “yaşamak zorluğu aklına takılsa da”, “hayalinde ufacık bir yuva kurmak” vardır ve bu yuvayı Huriye Hanım’la kurmak ister. Okuldaki gezilerden birinde Huriye Hanım’ın elindeki çevresi dantelli mendili alır, birkaç gün sonra ise “Çevre” adlı şiiriyle geri verir mendili.
İki gencin, tanıştıktan bir yıl sonra, Necatigil’in babasının Valideçeşme’deki evinde nikahları kıyılır. Bir ay sonra da yine Valideçeşme’de, Setüstü sokaktaki 22 numaralı kiralık eve taşınırlar. Üç katlı harap, ahşap bir binanın orta katıdır bu. Üçüncü kata çıkan merdiven, orta katı ikiye böler. Alt komşunun işten dönünce taşlıkta yaktığı mangalın marsıklarının kokusu, üst kattan gelen iki evlatlığın dövülme sesleri burayı aile için çekilmez kılar. Üstelik çocukluğundan beri odasında yazıyla, kitaplarla, şiirle baş başa kalmaya alışık Behçet Necatigil’in kendine ait bir odası da yoktur bu evde.
Yine de altı yıl boyunca burada yaşarlar, Karagümrük’te anneanneden kalma ev satılıp ellerine biraz para geçinceye kadar... 1955’te bu paranın üzerine alınan borçlar eklenir, Camgöz sokakta küçük, iki katlı ahşap bir eve taşınılır. Necatigil’in şiirlerinden birine adını veren “Eski Sokak”a yani.

ŞİİRİNİN MEKANI: EV
Tıpkı “Eski Sokak” şiirinde olduğu gibi, Necatigil şiirlerinde eski sokakları, bu sokaklarda yaşayan sıradan insanları, onların geçim sıkıntılarını, en çok da yaşadıkları evleri anlatır.
Ev Necatigil’in hem hayatına en çok etki eden hem şiirinde en çok kurcaladığı mekandır. Şiirinde  hem dışarının, sokağın, kalabalığın yabancılığından kaçılıp sığınılacak bir yerdir ev, hem de “oda oda üzüntüleri barındıran”, “durulmayacak bir cehennem”...
Şiirlerinde yorulmaksızın evleri ve evlerin biçimlendirdiği insanları anlatır. Bunun için Necatigil ‘evler şair’i olarak bilinir ya da ‘ev’cimen bir şair’ olarak nitelendirilir.
Bir yazısında şöyle der ev için: “Ben mum         alevinde pervane gibi hep aynı odakta yazdım şiirlerimi: Ev ve her günkü yaşamalar”.
‘Evlerin dünyası’nı ona öğreten ise ‘kuvvetim olan şairim’ dediği ve şiir yazmaya başladığı ilk yıllardan beri onu çok etkilemiş olan Ziya Osman Saba’dır:  “Ziya Osman Saba’ya çok şeyler borçluyum. Yıllar boyu benim dünyamı çizmiş iç ve dış etkilerin başlangıcını, ilk anlatımını ben onun şiirlerinde buldum. Ziya Osman bana evin, ocağın, vazgeçilmezliğini, kişinin ancak evinde oluşabileceğini, ne yapsa etse bu dar daireden dışarı taşamayacağını öğretti”. 
Necatigil, evleri, bu evlerdeki güç yaşantıyı ise evde en çok vakit geçirdiği yerde, odasında yazar. Camgöz Sokak’taki ahşap, küçük evin tahta merdivenlerden çıkılarak gidilen tavan arasındaki odası, Necatigil’in gündelik hayatın gürültülerinden uzak kalıp şiire ‘gömüldüğü’ yerdir. Necatigil kitaplarla dolu raflarla çevrelenmiş daracık odada, dudakları arasında Birinci sigarası, yazıyla, şiirle baş başadır. Bu daracık mekan, Necatigil’in şiirle dünyaya açıldığı yerdir. 

İKİ IŞIKLI ÇOCUK
Ama bu odada her zaman yalnız kalamaz Necatigil. Onu sık sık yoklayan iki ziyaretçisi eksik olmaz: Kızları Selma ve Ayşe. Evin büyük kızı Selma (Esemen), 1951 yılında katılır aileye, bugün bir öykücü olarak tanıdığımız Ayşe (Sarısayın) ise Camgöz Sokak’a taşındıktan iki yıl sonra, 1957’de... Kızların evde ilk öğrendikleri şeylerden biri babalarını rahatsız etmemeleridir; ancak çoğu zaman bu kaçamak ziyaretlerden çikolatayla dönerler. 
Necatigil kendisininki gibi karanlık, puslu bir çocukluk yerine aydınlık, ışıklı bir çocukluk yaşatmak ister kızlarına.
1960 yılına gelindiğinde Necatigil, öğretmenlik yaptığı Kabataş Lisesi’nden 1972’de emekli olana kadar çalışacağı Çapa Eğitim Enstitüsü’ne tayin edilir. 1964 ise aile için belki de bir dönümdür:  “Eski Sokak”tan ayrılırlar. Necatigil’in kendi deyişiyle ‘apartmana terfi ederler’. Yıllar süren çalışmalardan, didinmelerden sonra biriktirilen paralarla yine Beşiktaş’ta bu sefer Nüzhetiye Caddesi’nde Deniz Apartmanı’nın bir dairesi satın alınır.
Necatigil, 1960 yılında ‘eski sokak’tan taşınmak zorunda kalmış olsa da bugün ismiyle orada yaşıyor: Şairin, 10 yıl boyunca oturduğu Camgöz Sokak’a dostlarının çabasıyla 1987 yılında “Behçet Necatigil Sokağı” adı verilir. 23 yıl yaşadığı Deniz Apartmanı’ndaki anıları ise 2005 yılında apartman girişine konulan bir plaketle taze tutuluyor.
“Temmuz Tikleri” ve “Eski Sokak”ta olduğu gibi Necatigil hayatıyla şiirini bütünleştirmiş, içinden geçtiği deneyimleri kelimelere dökmüştür. Çocukluğundan beri okul-ev-şiir arasındaki yolda kendi hayatını da kapsayan ‘sıradan’lığı şiire dönüştürür Necatigil.
Nitekim ilk şiir kitabını çıkardığı 1945 yılından sonra öğretmenlik mesleğiyle şairliği, yazarlığı hep bir arada yürütür.
1951 yılında “Çevre”, 1953’te “Evler”, 1956’da “Eski Toprak” kitapları yayımlanır. Necatigil, 1945-1955 arasında yazdığı bu kitaplarını, anlatma unsurunun ağır bastığı bir dönemin ürünü olarak nitelendirir. Gözlemlerin, deneyimlerin dolaysız yansıtıldığı; kelimelerin, dizelerin çağrışımlara kapalı olduğu şiirlerdir bunlar. 1955’ten sonra, yazdığı bu şiirleri beğenmez Necatigil ve bu yıldan sonra poetikasında yeni bir dönemece girer. 

REDDİ MİRAS
Öyle ki reddi mirasa bile vardırır işi. “Eski Toprak”tan önce yazdığı şiirleri inkar eder, hatta “Bugün yazmış olsam ‘Evler’i yazmazdım” der. İlk şiir kitaplarını etkileyen 1940 şiiri için “Benim uzağı görmeme engel oldu” itirafını yapar. “Eski Toprak”tan sonra yazdığı şiirlerde kendi sözleriyle söylersek ‘öykü unsurunu azaltıp sadece bir duyarlığı sezdirmeye, bir telkin, bir yaşantı birliği sağlama yoluna sapar’.
Hilmi Yavuz’un tespitine göre ise “Necatigil, öykülemeyi en aza indirmeyi, şiirde anlam sorununu çözümleyebilmenin bir ön koşulu olarak görmüştür”. “Arada” (1958), “Dar Çağ” (1960), 1964 yılında Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldığı “Yaz Dönemi” (1963), “Divançe” (1965), “İki Başına Yürümek” (1968), “En/Cam” (1970), “Zebra” (1973), “Kareler Aklar” (1975), “Beyler” (1978) ve ölümünden sonra yayımlanan “Söyleriz” (1980) çağrışımlara açık, kelimelerin arasındaki boşlukların giderek arttığı, biçimin yoğunlaştırıldığı şiirlerle doludur. 

ELEŞTİRİ DÖNEMİ
Bu dönem Divan şiirinin biçem özellikleri ve Divan şairlerinin kullandığı söz sanatları üzerinde en çok düşündüğü ve onlardan yararlandığı dönemidir şairin. Anlamdan çok söz sanatlarına, dil işçiliğine dayanan bu şiirler, Necatigil’in anlatıma dayalı şiirlerinden sonra oldukça yadırganır; soyutlukla, anlamsızlıkla eleştirilir.
Ancak Necatigil, her zaman “Eski Toprak”tan sonraki değişimlerin özden kaynaklandığı, özün kendisini bu değişime zorladığının üstünde duracaktır. Bu eleştirilerle bir başa çıkma yolu daha vardır: Radyo oyunları yazmak. Çünkü Necatigil’e göre “İyi kurulmuş, diyalogları iyi ayarlanmış bir  radyo oyunu, bir şiir açıklaması, şiir yorumudur”.
Radyo oyununa Türkiye’de en çok emek verenlerden biri olan Necatigil, 1963 yılında yazmaya başlar oyunlarını ve dört kitapta toplar.
Necatigil’in odasından çıkanlar yalnızca şiirlerle ve radyo oyunlarıyla sınırlı değildir. Rainer Maria Rilke, Miguel De Unamuno, Knut Hamsun, August Strindberg, Thomas Mann, Stefan Zweig gibi pek çok Alman yazar ve şairin kitaplarını da Türkçeye kazandırır. “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” (1960), “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü” (1979), “100 Soruda Mitologya” (1969) adlı kitapları hazırlar.
Hayatını şiir içinde geçiren Behçet Necatigil, 1979 yılının Kasım ayında hastalanır. Ve kanser teşhisiyle kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde 13 Aralık 1979’da hayata veda eder. 

ÖNCE ŞİİR
Babasını anlattığı “Çok Şey Yarım Hâlâ” adlı anı kitabında Behçet Necatigil için her şeyden önce şiirin geldiğini dile getirir Ayşe Sarısayın:
“Evde çok sık yinelediği bir söz vardı: Önce şiir! Yaşamında önce şiir geliyordu, ardından her şey.”
Behçet Necatigil için önce şiir vardı; çünkü her dizeyi kendi kurduğu ve içinde yaşadığı ‘dil evi’nden anlatıyordu. Hayatı boyunca bu dil evinde bitmez tükenmez bir şiir yolcuğuna çıktı. Bunun için de o aslında ‘kelimelerin ve şiirin yolunda yürüyen bir abdal’dı. 
Necatigil’in ölümü üzerinden tam 30 yıl geçti bugün. Ama şiirleri hâlâ taptaze... 

Kızı Ayşe Sarısayın’ın kaleminden Behçet Necatigil
“Şairime mektubumdur...”



Necatigil kızı Ayşe ile birlikte.

Sen gideli tam otuz yıl olmuş! İnanılmaz geliyor, değil mi? Bunca zamandır görüşememek, belleğimizde kalan resimleri de etkiliyor. Yüzünü çok iyi anımsayamıyorum artık, sesin eskisi kadar net değil. Her şey bir sis perdesinin arkasında sanki...
Biliyor musun, aramızdan ayrıldığın o kasvetli, soğuk kış gününün ardından sıkça rüyalarıma girerdin. Her seferinde aynı rüya, aynı mekân, aynı konuşma...
Birlikte yaşadığımız son ev. Kapı çalınıyor ansızın, açıyorum. Karşımdasın: Bej renkli pardesün, şapkan, eski, küçük çantan, alışveriş filen, ağzından düşmeyen sigaran... Sana ilişkin tüm ayrıntılar yerli yerinde. İçeri girmeyip tıka basa dolu fileyi kapıdan uzatıyorsun, hiçbir şey söylemeden. Oysa ben artık geri dönemeyeceğini biliyorum, ama söyleyemiyorum. Heyecandan sesim çıkmıyor, donup kalıyorum adeta. Kısa bir sessizlikten sonra “İzinli geldim,” diyorsun usulca. “Çok az vaktim var. Sizleri görüp gideceğim hemen.”
Ağlayarak uyandığımda vaktin çoktan dolmuş, yine uzaklara gitmiş olurdun. Önceleri çok etkilenirken, zaman içinde alışmıştım bu rüyaya.
Yıllar var ki, görmez oldum bu rüyayı. Acılar mı küllendi, kaybının yarattığı boşluk doldurulamasa da, etkisi mi giderek azaldı? Pek çok neden, bir arada... Hep söylendiği gibi hayat devam ederken, bir de dönüşüm yaşandı galiba: Rüyalarımda izinli olarak beni ziyarete gelen babamın yerini, hayatı paylaştığım bir şair aldı.
Hatırlarsın belki, sen gitmeden önce de okurdum şiirlerini, hatta hayran kalırdım bazılarına. Anlayamadıklarımı ise sana sorardım. “Yirmisinde mi erken / Otuzunda belki” diye kestirip atardın, açıklamak yerine. Üsteleyecek olursam, yine dizelerle verirdin yanıtını: “Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları”...
Haklıydın baba, çok gençtim o zamanlar, ‘asıl şiirler’in çok uzağındaydım. Edebiyatı çok sevsem de, şiir okumaktan çok hoşlansam da, anlamları genişletebilmek için önümde uzun bir yol olduğunun farkında değildim. Gidişinden yirmi yıl sonra anneme yazdığın mektupları Selma’yla birlikte yayıma hazırlarken seninle yeniden tanışacağımı, bu tanışıklığın beni her geçen gün ‘şairim’e biraz daha yaklaştıracağını bilmiyordum henüz.
Boşlukta dolaşan dizeler hayatın içinde karşılığını buldukça, tarif edemediğim incecik sızılar düştü içime. Neydi soluğumu kesen? Yıllar önce yitirdiğim babamı anımsamak mı, erken bir kaybın hiçbir zaman tam olarak dinmeyen acısı mı, yarım kalmış bir baba kız ilişkisini sorgulamak mı, yoksa şiirler mi?
Belki de hayat dediğimiz o eşsiz serüvenin kendisiydi yalnızca. Uğraşmak, didinmek, âşık olmak, başarmak, tökezlemek, yenik düşmek, yeniden başlamak, pişmanlıklar duymak, kaybetmek, kısacası hayatın içinde yol almak...
Hayat ne zaman şiirlerine paralel akıp gitmeye başladı, şiirlerin ne zaman gerçeğin ta kendisi oldu, bilmiyorum. Ancak kimi şiirlere neredeyse her okuyuşta yeni anlamlar yükleyebildiğimi, her bunaldığımda sığındığım dizelerde huzur bulduğumu çok iyi biliyorum.
Sana teşekkür borçluyum, önce babam, sonra şairim olduğun için. Yaşadığın sürece alçakgönüllü, bilge ve sessiz duruşunla bana öğrettiklerin, yaşadığım sürece de şiirlerinle öğreteceklerin için.
Hani diyorum ki, bir gün izinli gelirsen yine... Kapıyı çalarsan aynı saatte, aynı şekilde... Bu kez ihtiyaçları falan boş verelim de, ayaküstü biraz şiir, biraz öykü konuşalım, ne olur! 


KABATAŞ LİSELİLER NECATİGİL’İ ANLATIYOR

“Memleketin parasıyla tedaviye gitmeyi reddetti”
Hasan Pulur

Necatigil, benim öğretmenim değildi. Edebiyatla, sanatla, şiirle ilgilenen bir grup kuruldu. Dönüm diye bir dergi çıkardık. Behçet Hoca bu işin başındaydı. Ben yönetici kadrosundaydım, ama derginin her şeyi Behçet Necatigil’di. Dergiyi Özdemir Asaf’ın Sahaf Matbaası’nda bastırırdık. Matbaaya ben götürürdüm. O dönemde Behçet Necatigil şiirlerini de gönderirdi Özdemir Asaf’a, oradan da Yeditepe dergisine giderdi.
1979 yılıydı, Behçet Hoca hastanede yatıyordu. Durumu ağır, yurt dışına gönderelim deniyor. Ben de o tarihte Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’ndayım. Türkiye’nin yokluklar içinde olduğu yıllardı. Başbakan Süleyman Demirel’i ziyarete gittik. Söyleyeyim mi söylemeyeyim mi diye düşünürken, söyledim sonunda. Hemen döndü Başbakan Demirel, dönemin Turizm ve Tanıtma Bakanı Barlas Güntay’a: “Şair Behçet Necatigil’e örtülü ödenekten imkan verilsin, kendisini yurt dışına gönderelim” dedi. Ben de sevinçle çıktım, Hilmi Yavuz’u aradım. Çok sevindi o da. Sonra hoca gitmek istemedi. “Memleket bu haldeyken ben memleketin parasını bana harcanmasını istemiyorum, ben umutsuz vakayım, biliyorum kendimi. Gitmeme gerek yok” dedi ve gitmedi.
Gitseydi belki ömrü biraz daha uzardı. Buna rağmen gitmedi, böylesine bir yurtseverdi. İnsanlar nutuk atarak değil bu davranışlarıyla vatanlarını ne kadar sevdiklerini gösterir.


“Bizi eğitmeye hâlâ devam ediyor”
Hilmi Yavuz

1979’da yakalandığı o amanvermez hastalık, Hoca’yı 63 yaşındayken alıp götürdü bu Dünya’dan.
Onun eski (ama, artık çok eski olan!) öğrencileri, bizler, bir araya geldiğimizde, sözün dönüp dolaşıp ve çoğu kez biz  farkına varmadan, Necatigil’e geliyor olması, onun bizi eğitmeye, hâlâ,  devam ediyor olmasındandır. Büyük öğretmenler, gerçekte, ölümlerinden sonra öğrencilerini eğitmeye devam eden öğretmenlerdir.
Necatigil’in tuhaf bir karizması vardı; buna belki de bir antikarizma bile denebilir. Şiirinde nasıl sıradan-olan’ın, insanın temel varoluş meseleleriyle ilişkili olduğunu gösterdiyse, yaşamında da ‘herkes’ gibiyken herkesten biri ‘olmadığını’ gösterebilmişti Necatigil.
Görünüşte evi, eşi, çocukları, dostları, onunla sıklıkla birlikte olamasalar bile öğrencileri olan ve akşamları evine çarşı pazar dolaşıp doldurduğu ‘taş veya kurşun’ gibi ağır fileyi götüren ‘herkes’ gibi biri... Ama, gerçeklikte, hayatın sıradanlığını, bir ‘insanlık durumu’ olarak ‘yaşama azabı’nı dönüştürmüş ve bu ‘insanlık durumu’nu varoluşuyla somutlamıştı. 
Onu yakından tanıyanlar tanıklık edeceklerdir sanırım: Hoca’nın, en sıradan ve gündelik yapıp etmeleri bile dikkatlice izlendiğinde, yaşamanın bir ‘azap’ olduğunu hissettirecek, derinlikli imalar, işaretler taşırdı. Deyiş yerindeyse, varoluşu, bir alegori idi Behçet Necatigil’in: Birdenbire susması, ellerini kendine özgü jestlerle kullanışı, ansızın kalkıp gitmeleri, yan yana yürürken aniden hızlanıp önünüze geçmesi, hiç yoktan öfkelenmeleri...  Bu alegorinin gösteren’i olarak okunması gereken belirtileriydi. Hayatının her anında bu ‘azab’ı hissediyor olduğunu dışavuran,  tedirgin  bir kimlik...  Karizması ya da antikarizması, varoluşunu  bir alegoriye dönüştürmüş olmasından, her yapıp etmenin ardında, görünmeyen bu ‘azab’ı sadece hissediyor değil, ama hissettiriyor olmasından ileri geliyor olabilir miydi? Belki...
Hoca’yı çok özlüyorum...