|
Bu asır biter, kalır caz yadigar
Yavuz Baydar
Yüzyılın sonunda, çemberler tamamlanıyor. Amerika'nın güneydeki bataklıkları ter, kan ve gözyaşını, coşku ve ayinle bütünleştirip sesli bileşimini henüz ortaya koymadan, bu gezegen yerli yerine oturmamıştı.
Cezayir'in Oran kentindeki Fatima'nın, ne Salvador'daki Gesualdo'dan haberi vardı, ne de Santiago de Cuba'daki Nestor'dan. Dünyanın bir bölümü Satie'nin uçarlı cümlelerini dinler, öteki bölümü valslerden yorgun düşerken, yüzyılın müzik mesajı da yeşermekteydi.
Zihinlerin son duvarlarını yıkan, caz oldu. Onu dokundukça gülemseyerek daha uzaklara kaçan, "gel, haydi gel peşimden" diyen.
Her zamanki zihinsel resim beliriyor, yeniden: Daracık, köhne bir caz kulübü; uzun solosunu yeni bitirmiş, dev bir adam, Dexter Gordon, "Body and Soul"u hamur gibi yoğurmanın hüzünlü yorgunluğuyla, önümüzde eğiliyor, kocaman elleri üzerinde saksofonu bir bebek gibi bize doğru uzatarak.
Benim için caz bu andır işte: Bir hayatın sonsuz bir tutku gibi yaşanması.
Ya da, kısaca, Duke'un acıyı gizle(yeme)yen tebessümü. Yüzyılın ikilemi.
Belki de bu yüzden, özellikle bu yüzyılın son Istanbul Caz Festivali'nde tam da 9 Temmuz Cuma gecesini hedeflemek gerek. The Smithsonian Jazz Masterworks Orchestra ve LA Dance Troupe işte bu ruhun kabuklarını soyup leziz çekirdeğini sunmak üzere, orada olacak. Neredeyse 20 kişilik bir orkestra ve birbirinden mahir 10 kadar dansçı 1899 doğumlu Duke Ellington'un hatırasının ses ve imge karışımlarını deneyecekler üzerimizde.
Ayrıca Woody Herman Orchestra ile de beslenmiş olan bu geceye, "püriten" bir bakışla, festivalin açılış gecesi de denebilir. Neticede, bir ırkın gönlünden koparak hepimize malolan bir özgürlük şarkısının ortasından çizgi gibi geçip gittiği bir çağın kapanış törenini idrak edeceğiz.
10 günlük şenlik diliminde yine bol baharatlı, acılı, hardallı, karanfil ve tarçınlı seslerle misket limonu tadıyla harareti kırılmış, kimi zaman buzlu melodiler var. Önceki yıllarda olduğu gibi, yaş sınırı tanımadan, kategori takıntısına kapılmadan, gezegenin üzerinde gece uçuşları yapacağız.
İlk açılış, roketin rampasından fırlayışı gibi. Aslında 7 Haziran gecesinin programında, Brezilya'nın iki deli kızı peşpeşe sahneye zıplayacaktı, ama, aile kökeni itibarıyla Ortadoğulu olan Badi Assad, babasını aniden kaybedince turneden vazgeçti ve meydan tümüyle Bahialı Daniela Mercury'e kaldı.
Şimdiden söylemesi: Eğlencenin alasını görmek ve yaşamak isteyenler, bundan daha iyisini kolay kolay bulamaz.
15 kişilik grubuyla, muhteşem dekoru ve ışıklarıyla, geri dönüşü çok zor bir Merkür yolculuğuna hazır olunmalı. Brezilya'nın kahramaniçesini tanımaktan mutluluk duyacağımızı sanıyorum.
Baharatlı müzikler festivalin etrafına ağını örmüş durumda. Hiç ummadığınız anlarda karşınıza çıkabilirler. 8 Haziran gecesi sahnenin hakimiyeti, Küba'nın asıl müzik merkezi olarak bilinen Santiago'nun belediye çalgıcıları tarafından ele geçirilecek. Neden? Neden çok da, bir tanesi anlamlı: Bu nefesliler tümeni ilk konserini 19 Eylül 1900 yılında Santiago'da vermiştir. Yani, 19'uncu ve 21'inci yüzyıllar arasındaki köprümüz, açıkçası, sadece bize değil, hiçbir ruhi coğrafyaya uzak olmayan La Banda'dır.
Aynı gece La Banda'yı izleyecek olan Arturo Sandoval da öyle: Aslen Kübalı olup, Irakere grubunun kurucuları arasında yer aldıktan sonra, kariyerini ABD topraklarında sürdürme kararı almıştır. Ona Dizzy'nin mirasçısı olarak da bakılır: Çıkardığı tizler kendi trompetini bile şaşırtır.
14 Haziran'da Mississippi kıyılarından iniyoruz. Hem gospel, hem de blues. O gece havanın özellikle rutubetli ve sıcak olmasını isterim. Böyle havalarda ses telleri daha melankolik olur. Blind Boys of Alabama'dan saf gospel, Ben Harper ve arkadaşlarından ise daha "güncelleştirilmiş" bir blues dinleyeceğiz.
Kapanış gecesi bol acı biberli. Avrupa'nın en popüler müzisyenlerinden biri olan Khaled, Akdeniz'in ülkesine taşıdığı rüzgarlardan doğan Rai müziğinin en dokunaklı örnekleriyle herkese göbek attırmayı arzuluyor. Tabii "Aysha" isimli hit'iyle Açıkhava'yı inleteceği kesin.
Fasılalarla izleyeceğimiz Latin asıllı caz gecelerinin en önemlisi, bence, 12 Haziran Pazartesi tarihini taşımakta. İki grup var o gece. İlki, Marc Ribot ve "Sahte Kübalılar". Eğlenceli olacaklar. Ama..onları izleyecek olan ekip, nefes kesici: Sekiz kişilik bir yapı. İki piyano, bir trompet, bir trombon, bir de saksofon, iki vurmalı, bir davul. Piyanolardan birinin başında Irakere'nin şefi, efsanevi Chucho Valdes var, ötekinde ise gelmiş geçmiş en berrak tuşlu virtüözü Michel Camilo. Trompette, her notası düşünce ürünü olan Claudio Roditi. Vurmalılardan birinde Vizcaino, ötekinde ise şu anda - Poncho Sanchez bir yana - dünyanın en önemli kongacısı olan Giovanni Hidalgo. "Jazz En Clave" adı, Türkçeye "Düdüklü tencerede caz" diye de çevrilebilir. Valdes - Hidalgo ve Camilo'nun karşılıklı olarak neler yapacaklarını tahayyül etmek bile beni yeterince heyecanlandırıyor şimdiden. 12 Temmuz'u kaçıran, intihar edebilir!
Yazının devamı
|
|
GALERİ Fethi İzan'ın caz fotoğrafları
Konser Yorum
Daniela Mercury
Henry Threadgill
Brad Mehldau Trio
Cuba gecesi
Bob James Trio
Woody Herman
Tuna Ötenel Trio
Patti Smith
Groove Collective
Suzanne Vega
Charles Lloyd
Chucho Valdes
Suzanne Vega
Charles Lloyd
Chucho Valdes
Jazz/Festival Site
İstanbul
Montreal
Montreux
Umbria
North Sea
Milliyet Müzik
Ana Sayfa
On/Off Kaset
On/Off CD
|