ABDULMUTTALİP ONAY
HAYALET MANGA
Gerçek adım Abuzer Kelle olmakla birlikte, bana her yerde " hayalet, " derler. Bu lakabımı, bir zamanlar Askeri Lisede, kendisine hayalet manga adını veren manganın komutanlığını yaparken almıştım. Hayalet manga deyip geçmemeli, bir tabur kadar güçlü, bir alay kadar etkiliydi. Küçük de olsa, böyle bir birlikte görev yaptığım için çok büyük bir gurur duyuyorum. Bu sözümü, küçük birliklere komuta eden herkes büyük gurur duyarsa, büyük birliklere komuta edenler küçük gurur duyar, şeklinde yorumlamamanızı rica edeceğim. Komutanlık duygularım hala sönmediği için, arz değil de rica etmemi de artık anlayışla karşılayın.
Mangamızın bir numarası ve manga komutanıydım. Manga komutanlığım, boy sıralamasında denk düştüğüm yerden kaynaklanan, tamamen bir şans işiydi. Ayrıca cazip bir şey olmadığı gibi, tam tersine gereksiz sorumlulukların alındığı, herkesin kaçtığı bir görevdi. Tekmillerde olanları, olmayanları takip, kontrol edip, takım komutanına bildirmek en önemli görevimdi.
Orduda, hele de askeri liselerde disiplinin etkisiyle bazı şeylerin kendiliğinden yürüdüğü sanılabilir, ama Hayalet Manga açısından durum çok farklıydı. Belki yüzlerce içtimaya katılmış, içinde 19 Mayıs törenlerinin de bulunduğu onlarca töreni şereflendirmişizdir, fakat hiç birisinde tam mevcutla bulunmadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Manga komutanı olduğum için, bir tek ben kaytarma zevkinden mahrum kalıyordum.
Öylesine çılgın işler yapıyorduk ki yerlerde yatarak gülmemek işten değildi. Mesela, 19 Mayıs provalarından dönüşte, Çengelköy'de vapurdan inmiş, okula marşlar eşliğinde yürüyorken, bizim mangamız yerinde sayarak öndekilerle arayı açıyor, ayrı bir birlik havası yaratıyordu. Hayalet mangamızı duymayan, tanımayan, tebessümle adını anmayan yoktu denilebilir.
Bu kadar şöhretli bir manganın kendine ait bir de marşı olmalıydı deyip, bir de marş bestelemiştik. Büyük şöhretimize rağmen vukuatlarımızı komutanlarımızdan saklayabilmemizi, şöhretimizden da fazla sevilmemize borçluyduk. Bir defa olsun bizi şikâyet eden veya ispiyonlayan olmadı.
Mangamızın iki numarası Deli Ahmet idi. Koyu Fenerbahçeli Ahmet, bir keresinde arkadaşlarla sohbet ederken, " Boğaz köprüsünden Fenerbahçe bayrağıyla atlayacağını, " iddia etmiş, "Benle bahse girecek var mı? " diye sormuştu. Ahmet bu, şakası olmaz, dediğini mutlaka yapardı. Hiç kimse " Hayır, atlayamazsın, " demedi, ama o günden sonra lakabı da belli olmuştu. Gerçekten delice hareketleri ve düşünceleri vardı. Barış içinde yaşayıp, sürekli sevişmek varken, savaşmak da nesi oluyor, derdi. Madem cep telefonlarının insan sağlığına, hele de çocuklara zararları biliniyor, neden cep operatörleri reklâmlarda çocukları kullanıyor, " ceple bağlan hayata, " sloganını kullanıyor diyordu. Bunlara kayıtsız kalan yetkilileri neden yetkisiz hale getirmek gerektiği konusunda verdiği söylev de cabasıydı. Anlayacağınız Allahlık bir deliydi. Aslında böyle dedim ya, peygamberlik veya başka bir mertebelik deliler de var mıdır merak ederim.
Üç numaramız Önder, adam gibi bir adamdı. Gerçekten adam olsaydı, " adam gibi, " der miydim? Yani aslında adam olmayıp, adam müsvettesi denilebilecek, adam taklidi yapan domuzun tekiydi. Acımasız, sert ve kavgacıydı. Bir insanın neleri yapamayacağını tahmin ediyorsanız, Önder'in yaptıklarını sayma olasılığınız yüksektir. Kedilerin kuyruklarına teneke bağlar, kuşların yuvalarını bozar, arı kovanlarını ateşe verir, çiçekleri dalından koparır, otobüslerde büyüklere yer vermez, otobüs, dolmuş ve metro gibi topluma açık yerlerde yanındakiyle yüksek sesle konuşarak çevresini rahatsız eder, yürürken yerlere tükürürdü.
Çiko Zafer, dört numaraydı. Oburluğu yüzünden, yemekhanede yemeğe girmeyenlerin paylarını almak için son dakikaya kadar beklerdi. Bir Alman salatasını yerken, bir Türk tatlısını çoktan bitirmiştir, diyen yabancılar, onun ne kadar hızlı yediğini görselerdi, başka bir tanımlama yapmak zorunda kalırlardı. Ağzı boş durmazdı, ama dolu da durmazdı, çünkü girenler bir anda yok olurdu. Futbol maçlarında rakip takımın santraforu Oruç'u marke etmesini saymazsak, bu iştahıyla hiçbir zaman oruç tutamayacağı da belli bir şeydi.
Beşinci elemanımız, mantık dersindeki elemanlar konusundaki başarısıyla " Eleman Kadri, " diye tanınan, iri kemikli, büyük dudaklı, koca burunlu bir arkadaştı. Sesi öylesine güçlüydü ki, marşlarda on kişilik ses çıkarıyordu. Sabahları çiğ yumurta da içmediği halde o sesi neresinden çıkarabildiği konusunda uzun tartışmalar düzenlenmiş; bir sonuca varılamayınca, belki de daha ötesinin makat bilimine katkılarıyla bilinen genel cerrahların işi olduğu düşünüldüğünden olsa gerek, dokunulmazlığı olan bir milletvekiliymişçesine konu örtbas edilmişti. Aslında elinde imkânları olsaydı, dokunulmazların hepsine dokunacağından kuşkumuz yoktu. Sohbetlerinde " Ülkemizde yaşayan herkes eşittir, ama milletvekilleri daha da eşittir, " dediğinden bu kanaate varıyorum.
Mangamızın altı numarası " Cik Cik Şeref"ti. Önemli olan tüy kadar değil, kuş kadar hafif olmaktır, lafıyla hatırladığımız Şeref, böylece kendi lakabını da kendisi bulmuştu. Babasının zaman mefhumu gözetmeden, büyük bir özveriyle yaptığı, terbiyemiz elvermediği için içeriği hakkında bilgi veremeyeceğimiz yoğun mesailerden sonra dünyaya gelen yedi kızdan sonra doğduğu için, evin " şeref"i anlamına kendisine Şeref adı verilmişti. Elbette böyle bir durumda kızların şerefsizlikle itham edildiği açıktı, ancak kadının yüceltildiği bilinen bir toplumda bu olay görmezden gelinmişti.
Yedinci üyemiz " Şipşak Bora, " idi. Sürekli karşı cinsi düşünen, her hafta yeni tanıştığı kızlarla yatakta sonuçlanan maceralarını bir futbol maçını anlatırken üç kilo veren spikerlerin heyecanıyla anlatan arkadaşımız, havada, karada, denizde, jandarmada ve her yerde engel tanımadan faaliyetlerine devam ediyordu. Henüz bir kızın ellerine dokunmamış ve o güne kadar kilolarca sabun tüketen, çavuşu tokatlamaya talim edenlerin karşısında büyük bir itibarı vardı. "Tüfek omza! " komutlarında, herkesin kendisine yönelen imalı bakışlarına aldırmazmış gibi davranıp, Türk kadınının sanıldığının tersine erkeklerden çok daha fazla cinsel özgürlüğe sahip olduğunu savunuyordu. En çirkin kızların, en yakışıklı delikanlılarla birlikte olabilmesi için göz ucuyla bakıp, manyel göndermesi yeterli olabiliyorken, yetenekleri ve yakışıklılığıyla dikkati çeken erkeklerin, çok çirkin kızlarla istediklerini yapamadıklarını örnek gösteriyordu.
Sekiz numaramız Homeros Ömer, tam manasıyla tarih hastası, sinema delisi bir arkadaştı. Kedilere bayıldığı için, yemeklerden sonra artan yemekleri toplayıp, arka bahçede onlara ziyafet verirdi. Birkaç defa koğuşa da kedi getirmeye kalkışmış, ama özellikle alerjisi olanların tepkileri nedeniyle koynunda kediyle yatmaktan mahrum kalmıştı. Türkiye'ye gelmiş bütün filmleri izler, yerli ve yabancı bütün aktör ve artistleri iyi tanırdı. Sanatçı olmayı düşlediği için kendisi de rol yapmaya çalışır, çoğunlukla da başarılı olurdu. Öğrenci rolünü mükemmel yapan Homeros, mangamızın entelektüel yükünü omuzlarında taşıyordu.
Dokuzuncu elemanımız Rambo Kazım, karateye meraklı bir kardeşimizdi. Hemen her ay ya kolunu, ya da bacağını veya bir başka organını kırdığı için yılın büyük bölümünü alçılar içinde geçiren Rambo'nun, sağlam olup da mangamızı şereflendirdiği günler çok azdı. Kırılmadık kemiği kalmadığı için, bir gün kendisiyle kavga etme talihsizliği yaşayan olursa, acısını ondan çıkartması muhtemeldir. Kovboy filmlerini kaçırmaz, Malkoçoğlu ve Tarkan filmlerini soluk soluğa izlerdi. Onun varlığı mangamızın bir takım kadar güçlü olmasını sağlıyordu denilebilir.
Son üyemiz Gelgeç Şaban, birçok şeye heveslenip, kısa zamanda bıktığı için hobilerini yarıda bırakan biriydi. Bir bakıyorsunuz, resime hevesleniyor, bir hafta sonra bir başka şeye, mesela heykelciliğe merak salıyordu. Kısa süre sonra başka bir şeye merak duyacağını bildiğimiz için, astroloji bitti, sırada ne var diye arkadaşlarla kendi aramızda tahminler yapardık. Her şeyi yapmak isteyip de hiçbir şeyi yapamayan Gelgeç, ortamı renklendiren bir kişiliğe sahipti.
Bir günden bir güne hayalet manganın tekmillere tam kadro çıktığı görülmemiştir, demiştim. Birimizden birimiz, çoğunlukla birden fazlamız, mutlaka araziye uyar, ortadan kaybolurduk. Onları idare edip, olmadıkları halde " var, " diye bildirmekle gereksiz bir sorumluluk da alırdım. Varlığına rağmen yok olabilen mangamızın adı da buradan kaynaklanıyordu.
Ölümle tehdit edilseler dahi, hepsinin bir arada bulunmasının gene de mümkün olmayacağı hayalet mangayı aynı anda toplayabilmeyi kimsenin başaramayacağına inanılıyordu. Bu konuya kafayı takmıştım. Ne yapıp edecek, mangamızın eksiksiz olarak mesai yapmasını sağlayacaktım. Aylarca düşündükten sonra, onları bir araya getirecek bahaneyi buldum. Okulumuzun çok yakınında bulunan Yatılı Kız Lisesine operasyon yapmayı önerdim. Teker teker görüşüp fikirlerini aldığımda, hepsinin bu planı harika bulduğunu, hele Şip Şak Bora'nın heyecandan yerinde duramadığını anlamıştım. Hiçbir zaman bir araya gelmeyen mangamız, tam yedi defa, ayrıntılı taarruz planı için toplanmış, uzun tartışmalarla hazırlıklarını sürdürmüştü. Operasyon, kızların izine çıkacakları hafta sonu hayallerinin arttığı Çarşamba günü, dersler bitikten sonra, akşam etüdüne kadar olan beş saatlik süre içinde yapılacaktı. Okuldan firar etmenin yanında, düşman cephesinin içine sızmak daha zor bir meseleydi. Zaten toplantılarımızın günlerce sürmesi de bu zorluklardan kaynaklanıyordu. Planlama safhasında, Kadriye, Filiz, Şükran ve Ayşegül gibi o okulda öğrenim gören, daha önceden tanıdığımız arkadaşlarımızdan yardım almayı, onlarla koordineli hareket etmeyi kararlaştırdık.
Büyük taarruz günü gelip, ağaçların arasından ilerleyerek Yatılı Kız Lisesinin önüne vardığımızda, daha önceden anlaştığımız üzere sığırcık ötüşüyle işareti verdik. Bizi bekleyen kızlar, hemen gelip, içeri girebileceğimiz yeri gösterdiler. Sonra da girip beklememizi söyledikleri, kapıcı odasına benzer bir odaya bizi alıp, kısa bir süre sonra diğer arkadaşlarıyla birlikte geleceklerini söylediler, ama kapıyı üstümüze kitlemişlerdi. Beş dakika, on dakika, yarım saat, bir saat geçmiş, kimse gelmemişti. Zifiri karanlık bir odada kıstırılmıştık. Ava giden avlanırmış, dağda bahtsız avcıyı ayılar öpermiş, derler. Hepimiz endişelenmeye, utanmaya başlamıştık. Bu halimizi duysalar, arkadaşlarımızın içine bir daha çıkamazdık. Tam üç saat sonra kapının önünde bir ses işittik. Kadriye, konuşmak için gelmişti:
"Arkadaşlar, bizleri oyun aracı kabul etmeniz hoşumuza gitmediği için biz de size ders vermek için karşı oyun geliştirdik. Sizin kötü niyetli olmadığınızı bildiğimiz gibi bizim de kötü niyetli olmadığımızı bilmenizi istiyoruz. Bu zamana kadar hiçbir gücün sizi bir araya getiremediğini, sırf bizim yüzümüzden toplandığınızı bilmemiz bizim için övünç kaynağıdır. Arkadaşlığımızın bozulması şöyle dursun, eskisinden de güzel devam etmesini dilediğimizin bir işareti olarak, döndüğünüzde arkadaşlarınıza mahcup olmamanız için kapının önüne kullanılmış on kız külotu bırakacağım. Böylece Hayalet Manganın artan itibarına bizim de bir katkımız olabilir. Yolunuz açık olsun! " deyip, kilidi çevirmiş, ama dışarı çıktığımızda ortadan kaybolmuştu. Kapının önünde rengârenk külotlar vardı ve biz de Kadriye'nin dediği gibi onları aldığımız gibi okulun yolunu tuttuk. Esaretten değil de fetihten döndüğümüzü sanan arkadaşlarımız bizleri omuzlarına almış, hep birlikte defalarca hayalet manga marşını söylemiştik. Manga üyeleri olarak bizler, tarihçiler gibi davranıp, gerçekleri dile getirmeyip, olayları istediğimiz gibi anlatmış, bu sayede kahraman olmuştuk. Rezillikle vezirliğin birbirlerine pamuk ipliği kadar yakın olduklarını o gün anlamıştım.
|
|