ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE
DÜŞÜNCE ROMANI
Flört etme ve yemek yiyip içme aralarında roman kahramanlarının felsefe konuları ele alıp uzun uzadıya tartıştıkları roman türleri vardır, bunlara “düşünce romanı” ya da Fransızca’dan yerleşen bir deyimle roman à thèse denir. Günlük yaşamda ender rastlanacak türden abartılı derin tartışmalar yürüten ve bu tartışmaları romanın öyküsünden daha fazla temeline oturtan yazı türleridir bunlar.
Edebiyattaki bu geleneği belki Platon’un Diyaloglarına kadar gerilere bağlayabiliriz, çünkü onlar da sonuçta Sokrates ve birkaç dostunun bir evde toplanıp şarap içerek sohbet etmelerinden oluşur; günlük konulara hiç değinmeseler bile her diyalogda mekan ve karakterler eserin başında tanıtılır ve okuyucunun kişileri tanıması için birkaç tur genel görüşlerini belirttikleri bölümler olur. Platon, felsefe tarihinde yazılan diğer tüm metinler gibi eserlerini hiçbir çerçeveye oturtmadan da yazabilirdi elbette, fakat bu neredeyse kurmaca atmosfer, eserlere farklı bir tat verir.
Öylesine derin tartışmaların bir yemek süresince gelişip toparlanmayacağını bilsek de, felsefenin derinliklerinde gezinen düşünce romanlarındaki karakterlerin olağanüstü gelişmiş tartışmaları zevkle okunur.
Felsefe romanlarına bağlayabileceğimizi söylediğimiz bu geleneğin bir ucunda da, edebi ve felsefi açıdan daha az değerli olan bir çeşit propaganda romanları vardır. Bu romanların geleneği de 19. yüzyılda, Katolik kilisesini, ahlakçı yaşam biçimini ya da belli bir ideolojiyi yüceltmek amacıyla, sipariş üzerine yazılan kitaplara dayanıyordu. Okuyucunun ilgisini canlı tutmak için savunulan fikirlerin arasına günün modasına uygun düşen romantik bir öykü ile konu bağlanırdı; neyse ki bunların çoğu hak ettikleri biçimde unutulmuştur.
Roman à thèse adıyla tanımlanan kitapların en güzel örneklerini varoluşçu felsefeciler yazmıştır. Jean-Paul Sartre, Friedrich Nietzsche ve Fyodor Dostoyevski’nin romanları sadece savundukları tezin güçlü biçimde roman içine yerleştirilmesini değil, ayrıca edebiyat açısından da başyapıt sayılan eserler olarak ortaya çıkmıştır. Edebiyattaki bu gelenek özellikle kıta Avrupa’sına özgüdür, İngiliz edebiyatına baktığımızda bunların karşılığını göremeyiz.
Dostoyevski “Yeraltından Notlar” (1864) adlı öyküsünde, ilerde yazacağı büyük romanlarında geliştireceği dini, etik, politik ve sosyal sorunların çekirdeğini vermiştir. Öyküyü Nikolay Çernişevski’nin 1863 yılında yayımlanan “Ne Yapmak Gerekir?” adlı ideolojik romanına bir yanıt olarak yazmıştır. Dostoyevski, Çernişevski’nin romanının merkezinde yatan pozitivist ve akılcı yaklaşıma tepki duyarak, insanlarla ilişkiye girmekten çekinen merdümgiriz bir karakter yaratmıştır. Dostoyevski’nin yer altı adamı, insanların özgür istemle hareket ettiklerinde kendi çıkarlarına ters düşen eylemlere girebildiklerini gösterir. Kendisini bir odaya hapseden yer altı adamı, yaşamdan tamamen ve derinden yabancılaşmıştır. Kahramanın görüşlerinin verildiği öykünün birinci bölüm, roman à thèse için bulunabilecek en iyi örnektir. Öykünün ikinci bölümünde ise, kahramanın karşılaştığı ikilemler verilir. Öykünün sonunda kendi kurtuluşu için aklın yönlendirmesine sığındığında, büyük bir hayalkırıklığı yaşar, çünkü yaşamı yönlendiren akıl değil, insan doğasındaki yersiz istek ve davranışlardır.
Düşünce romanları bir tezi savundukları gibi, okura yeni felsefe soruları da yöneltirler. “Yeraltından Notlar”da Dostoyevski, akıl yoluyla bencillik dizginlenebilir mi sorusunu irdeler. Akıl gerçekten de insan eylemlerinde en belirleyici yönlendirici midir? İnsan yönünü sadece aklıyla bulabilir mi? Diyelim ki biri, kendine akılcı bir yön belirledi, bu her zaman o kişinin çıkarlarına uyar mı? Bu sorularla karşılaşan okur, mutlaka kendi yaşamının da değerlendirmesini yapacaktır. Roman, geride bıraktığı sorularla okuyucuyu yeni sorular sormaya, bu konuda kendi düşüncelerini tartmaya yöneltir. Bu aşamada romanın verdiği, bir felsefe metninin verdiği ile aynıdır.
Dostoyevski radikal sosyalist felsefede yatan akılcılığı eleştirdiği bu kitabında, kahramanın iç dünyasını, diğer romanlarında inmediği kadar derinden yapar. Diğer tüm romanlarına da düşünce romanı demek olasıdır fakat “Yeraltından Notlar” karşı çıktığı ve sonra savunduğu fikirlerle roman à thèse türünü simgeleyen kitabıdır.
Elbette her romanın dayandığı düşünce vardır ve her roman düşünceler temelinde tartışılabilir, düşünce romanı dediğimiz türü farklı kılan şey, eserin enerji kaynağında bir felsefe yaklaşımının yatmasındadır; romanın felsefesi, kurgusunun oluşumunda önemli rol oynar. Anlatı sürekliliğini diğer romanlarda olduğu gibi, duygu, değer yargıları, kişisel ilişkiler ya da insan kaderindeki değişimlerle sağlamaz, öykünün gelişimi, düşüncelerin tartışmasından oluşur. Okurun anlatılan felsefeyi tanıması amaçlanır. Doğal olarak bu tür romanların yazarları aynı zamanda filozof olarak da bilinirler.
Düşünce romanlarının bir türü de, ekolleşmiş bir felsefeyi savunmayan, kurgu bir dünyayı eleştiren kitaplardır. Bunlara en iyi örnek olarak Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” (İthaki Yayınları, 2000, çev.: Ümit Tosun) ve Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal” (Bilgi Yayınevi, 1996, çev.: Aziz Üstel) sayılabilir. Bu romanlarda yazar “Yeraltından Notlar” gibi bir felsefeyi savunan bir tez almamış olsa da, aynı derecede felsefi soru yöneltir okura.
|
|