ÇAĞATAY YAŞMUT
OĞLUM GERİ GELDİ
O gece yaşadıklarımızı hiç bir zaman unutmayacağım.
Oğlumun ölümünün üzerinden bir yıl geçti. Yaşadığımızı sadece aldığımız nefeslerde hissettiğimiz bir yıl. Tarifsiz acıların gölgesinde, hüzün bahçelerinin derinliklerinde geçen, hem kadere, hem de kadersizliğe karşı isyanlarımızın çığ gibi büyüdüğü bir yıl.
Günler eskisi gibi neşeli, toz pembe geçmiyordu. Yıllar önce babamı kaybettiğimde de çok derin acılar yaşamıştım. Evin tek erkek çocuğu bendim ve babamdan kalan aile reisi unvanını sürdürebilmek, anneme ve kız kardeşime sahip çıkabilme gayesi, beni çabuk olgunlaştırmış, içimi kanatan acının dikenlerine karşı mücadele etmeyi öğretmişti. Şimdi ise yaşadığım bu acı, beni tam anlamıyla esir alıp bütün gücümü elimden almıştı.
Hande’nin yani eşimin, ağaçtan yere düşen bir yaprağın donuklaşan rengine bürünen yeşil gözleri bir daha eski canlılığını kazanamadı. Derinlere gizlenen bu gözler, keder sislerinin içinde artık ışık saçamaz olmuşlardı. Çok ender de olsa gülümsemesi yüzündeki acı darbelerinin yarattığı izleri örtemiyordu. Ben ise akşamları eve döndüğümde, iş hayatının yoğun temposundan sıyrılan ruhum, akşamın karanlığına bürünüp kasvet pelerinini üstüne geçiriyordu. Anılar, evin her köşesinde, yarasalar gibi başımıza üşüştüğünde, açık olan televizyondan çıkan sesler ve görüntüler evin sinir bozucu sessizliğini bozuyor, etrafımıza saydam bir kalkan örüp bizi koruyordu.
Bazen de hiçbir şey fayda etmiyordu. Akşamlar karabasan gibi üzerimize çöktüğünde, içimizdeki hasret, dağdan kopan bir çığ gibi önüne geleni yok ederek adeta ağzımızdan, burnumuzdan, kulaklarımızdan fışkırıyordu. İşte o anda kendimizi soğuk kış gecelerinin kucağına bırakıyorduk. Karla kaplı yollarda düşmemek için birbirimize sarılıp yürürken adeta ruhlarımızın da birbirine sarıldığını ve yağan karın sessizliği altında çığlıklarını bir ölçü dindirdiğini hissedebiliyorduk.
Üzüntüler, büyüklükleri ne olursa olsun, zamanın sonsuz yolunda ilerlerken etkilerini bir ölçü yitirmeye başlarlar. Ruhlarımıza verdikleri büyük hasarlar ise hiçbir zaman tam anlamıyla onarılamaz.
Bir gün, parapsikolojiyle ilgilenen yakın bir arkadaşım ruh çağırma seansı yapmamızı önerdi. Bu şekilde oğlumun ruhuyla temasa geçebileceğimizi söyledi. Fikir ilk başlarda bana pek cazip gelmedi. Ruh işlerine pek inanmazdım. İtiraf etmeliyim ki; çocukken oyun amacıyla arkadaşlarımla ruh çağırmak için toplanır, heyecanla bir masanın etrafına doluşurduk. Işıkları kapatıp mum yakardık. Kimin ruhunu çağıracaksak gelmesi için ona seslenir ve masaya vurmasını isterdik. Bir süre sonra aramızdan birisi, masanın altından vurarak hepimizi korkutmaya çalışırdı. Sözüm ona ruh gelmişti. İşte bizim ruh çağırma tecrübelerimiz bundan ibadetti. Şimdi de arkadaşımdan böyle bir öneri gelince aklım o günlere gitti. Hande’nin de bu konuyla ilgili benle aynı düşünceleri paylaştığını biliyordum. O da böyle şeylere inanmazdı. Ama arkadaşım başarılı bir sonuç elde edeceğimizden o kadar emindi ki, sonunda ısrarlarını kıramayarak kabul ettik. İşin teknik boyutunu ona bıraktık. Kaybedecek bir şeyimiz yoktu ki. Bir akşam üçümüz bizim evde toplandık. Salondaki masanın etrafına yerleşerek ruh seansı başlattık.
O akşamki seans başarısızlıkla bitti. Oğlumun ruhu geri gelmedi. Sadece, masada, içimizi saran merak rüzgarının fısıltıları tatlı bir heyecana neden oldu. Onu kaybettiğimizden beri ilk defa kendimi ona bu kadar yakın hissettim. Sanki evin içindeymiş de, bizi tepeden seyrediyormuş gibiydi. Gece yarısına doğru arkadaşımızı uğurladıktan sonra yatmak için odamıza çekildik.
Bilgisayarın ışığı karanlığın içinde göz bebeklerimi yakıyordu. Bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Işık o kadar parlaktı ki yazdıklarımı anında yutuyordu. Daha hızlı yazıyor ama bir türlü yazdığımın silinmesine engel olamıyordum. Işığın gücü gözlerimi kör edercesine artıyordu. Sanki makine canlanıyor ve beni içine çekiyordu. Birden gözlerimi açtım. Yataktaydım. Rüya görmüştüm. Ter içinde kalmıştım. Yataktan doğruldum. Ev sessizdi. Hayır sessiz değildi. Alıştığım buzdolabının hiç bitmeyen gürültüsünün dışında bir ses daha vardı. Çalışan bir makine sesi. Bilgisayar sesi!
İrkildim. İyice dinledim. Evet yan odadaki bilgisayar çalışıyordu. Yataktan çıktım. Koridordaki gece lambasının yaydığı kırmızı ışık sayesinde rahat hareket edebiliyordum. Bu arada Hande de uykusunda bir şeyler mırıldandı sonra da yorganın tamamını kendi tarafına çekerek sırtını bana doğru döndü. Ses olur diye terliklerimi giymeden odadan çıktım. Soğuk taşlara basarak hızlıca küçük odaya doğru yöneldim. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde gerçekten de bilgisayarın çalıştığını gördüm. Demek ki Hande gece bir ara kalkmış ve makineyi kullanmış ama kapatmadan yatmış diye düşündüm. Masaya yaklaştığımda monitörde bir şeyin yazılı olduğunu fark ettim.
Tüylerim diken diken oldu. Bir ürperti sırtımdan aşağı doğru süzüldü. Şaka mıydı bu?
"Merhaba baba."
Yutkundum. Gayri ihtiyari gözlerim odayı taradı. Bilgisayarın ışığı tıpkı gördüğüm rüyadaki gibi karanlık odayı net bir şekilde aydınlatıyor, eşyaların düzenliliği, yatağın topluluğunu ortaya çıkarıyordu.
Bilgisayara yaklaştığımda aniden çığlığım ağzımda kaldı. Başımdan vurulmuşa döndüm. Bir anda nefesim kesildi. Kalbimin vuruşu kulaklarımdan çıkıyordu. Bedenimde dolaşan bütün kan beynime hücum etti. Monitörde kelimeler peşi sıra ortaya çıkıyor, her kelime, göz bebeklerimden içeriye süzülerek kafamı sarıyor, beynimde şimşeklerin çakmasına neden oluyor adeta mantığımı felç ediyordu. İçimde hortlayan korku canavarı ayaklarıma kadar tüm vücudumu ele geçiriyordu. O güne kadar bildiklerim, inançlarım, hayat felsefem... hepsi yok oluyordu.
"Sizi çok özledim babacım"
Korkuyla hızla odadan çıkarak yatak odasına daldım, ışık, yatak, Hande, uyan...
Onu yaka paça kaldırdım.
"Çabuk kalk, bir şeyler oluyor" diye bağırarak odadan çıktım. Hande "Ne oldu" diye arkamdan merakla sorarken yataktan kalkmış, hırkasını giymeye çalışıyordu.
Odaya geldiğinde bilgisayarı işaret ederek
"Bak, yazılara bak" dedim.
Kelimeler peş peşe sıralanıyordu.
"Canım annem benim."
Hande bir çığlık attı. Bana dönerek "Neler oluyor" dedi. Gördüklerinin nedenini bir an önce açıklamam için merakla yüzüme bakıyordu. Bir bilsem...
Kelimeler tekrar ortaya çıktı.
"Burada, yanınızdayım, size dokunabiliyorum. Sakın korkmayın."
İkimiz de monitöre bakıyorduk. Hande ellerini yüzüne götürdü. Ağlamaya başladı. Onun halini görünce yaşadıklarımızı bir düş, bir şaka olmadığını anladım. Her şey gerçekti. Oğlumun ruhu yanımızdaydı. Bu düşünce çalan bir çanın yanında duruyormuş gibi vücudumu titretti. Hande de durumu idrak etmişti.
Hande ağlayarak "Canım benim, sen hep bizimle beraber miydin?" dedi.
"Hayır anne, beni bu akşam çağırdığınız ya."
"Demek ruh seansı başarılı olmuş" diye düşündüm.
Ona dokunmak istiyorduk. Hande ellerini havaya kaldırarak "Neredesin bebeğim, kollarımın arasına gel" dedi.
Kelimeler ekranda hızla yazmaya başladı.
"Bilgisayarın sandalyesine otur anne."
Hande sanki uçarak sandalyeye atladı. Ben de sandalyenin başına yanaştım.
Kelimeler tekrar ortaya çıktı.
"Şu anda senin kucağındayım annecim."
Hande kollarıyla boşluğa sarıldı. Sanki onu sımsıkı yakalamıştı. Sonra göğsüne yasladı. Ben de Hande’nin üzerinden eğilerek her ikisine birden sarıldım. Ona dokunduğumu hissediyordum. Acaba teni gene yumuşak mıydı? Hande hıçkırıklara boğuluyordu. Acaba o da ağlıyor muydu? Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Gözlerimden yaşlar bir bulutun bütün yağmurunu bir anda boşalttığı gibi akmaya başladı.
Monitörde kelimeler yeniden belirmeye başlamıştı.
"Ağlamanızı istemiyorum, bilin ki ben iyiyim, eğer sizleri böyle bırakırsam çok mutsuz olurum."
Hande, "Seni çok özledik, sen neredesin, nereye gittin?" diye ağlayarak bağırdı.
"Ben çok iyiyim annecim, bundan emin olun. Ama lütfen bana daha fazla bir şey sormayın. Anlatmam doğru olmaz."
Kelimeler ardı ardına yazılıyordu. Klavyeye dokundum. Ellerini hissetmek istedim.
"Bir gün burda tekrar bir araya geleceğiz, işte o zaman boynunuza sarıldığımda birbirimizi hissedeceğiz ama o zamana kadar zaten çok kısa olan hayatta mutlu hem de çok mutlu yaşamanızı istiyorum. Beni düşünerek kederlerde boğulmayın. Yok olmadığımı artık biliyorsunuz."
İkimiz de donmuş gibi monitöre bakıyorduk.
"İnancınızı kaybetmeyin, kadere isyan etmeyin, hayatı iyileriyle de kötüleriyle de kabullenin ve ayrıca şunu bilmenizi isterim ki her şeyin bir nedeni var.... Artık gitmem gerektiğini zannediyorum."
Hande başını monitörden kaldırarak:
"Yavrum bizi bırakma, seni tekrar kaybetmeye dayanamam" diye bağırdı.
"Sizden ayrılmak benim için de çok zor ama gitmek zorundayım."
Bu son kelimeler sanki boğazımda takıldı. Yavrumu tekrar kaybediyordum.
"Burda bizimle eskisi gibi yaşayamaz mısın?" dedim umutsuzca. Onun bu evde olduğunu hissetmek bile bize yeterdi.
"Hayır babacım, dedim ya; siz çağırdığınız için geldim ama bir daha gelebileceğimi zannetmiyorum. Bu çok özel bir izindi. Sizin için verilmiş bir izin."
İkimizin de göz yaşları dinmişti. Artık daha mantıklı düşünebiliyorduk. Hiç olmazsa yavrumuzun ne olduğunu az çok öğrenmiştik.
Ekranda kelimeler büyük ve kalın bir şekilde yazmaya başladı.
"SİZİ ÇOK SEVİYORUM."
Hande birden atılarak "Gitme, ne olur biraz daha kal, hadi bir şeyler daha yaz" dedi.
Ekrana baktık. Hiçbir hareket olmadı. O anda çıldıracak gibi oldum. Gittiğini ikimiz de biliyorduk. Geride ekranın boş görüntüsü kalmıştı. Ama o bu odadaydı, bize dokunmuştu, biz de ona dokunduk, yatağına baktım, onu orda yattığını düşledim. Yatağın örtüsünü açmadan üstüne uzandım. Hande de sandalyeden kalkarak yanıma geldi, o da uzandı. Birbirimize sarıldık. Öylece de kaldık.
Uzaklardan bir köpek havladı. Belki yavrusunu çağıran bir köpek... Yattığım yerden pencerenin açık perdelerinden dışarıya baktım. Karın sokak ışığının altında sessiz süzülüşünü seyrettim. Sanki her biri, güzelliklerini gösterebilmek uğruna ışığın verdiği bir tutam aydınlığa muhtaç gibi ona doğru hücum ediyorlar sonra da gecenin karanlığı içinde yerdeki beyaz örtüye karışıyorlardı. Tıpkı ruhumuzun bir gün yavruma kavuşacağı gibi...
Aralık 2002
|
|