CEREN ÖZTÜRKCAN
MEİS PANSİYON
O zamanlar, 1 yaşında ya var ya yoktum. Kaş’a yeni gelmiştik. Sahibem, gelir gelmez gözüne kestirdiği iki katlı evi satın aldı. Deniz kıyısındaki bu evin, Kaş gibi bir yerde nasıl sahipsiz kaldığına şaşılır. Çünkü etrafında kafe ve pansiyonlar, bir de turist parası koparmaya çalışan dükkanlardan başka bina yoktur. Öyle ki, evler ancak şehrin üst kısımlarında başlar. Sahibem de orada geçirdiğimiz birkaç aydan sonra, eve bir de çatı katı eklettirip onu hem pansiyon, hem restoran olan evcil bir yer haline getirdi.
Biz, orta katta kalıyorduk, ama pansiyon dolmaya başlayınca bu katı tamamıyla kendimize ayıramadık. Böylece orta katın misafirleri, en büyük kabusum oldu. Müşterilerin gözdesi sayılmazdım. Yine de beni gördükleri yerde yakalayıp tüm dertlerini anlatmaya bayılırlardı. Bir de üstüne, pansiyondan ayrılana kadar bana "Yumak" ya da "Yumuk" gibi isimlerle seslenirlerdi. Bacaklarına sürtünen tüylü bir yaratık, ilgilerini pansiyonun köpeğinden çok çekmiyordu. O kör ve uyuşuk köpeğin bizim yanımızda ne işi vardı, zaten hiç anlamadım. Sahibemin ilgisini daha çok çektiğinde kaçtım. Ama Kaş gibi küçük bir yerde, bir kedinin sonu ya zehirlenerek ölmek, ya da köpeklerden kaçarak yaşamaktır. Daha tecrübesizdim, ve beni bulup evime getireceklerini bilmediğim için ortalarda dolandım. Sahibem ve yeni garson, bulunduğum günden beri beni gözlerinin önünden ayırmazlar -ya da ayırmadıklarını zannederler-.
Yeni garson, kendi deyişiyle "bu hayatı yaşamak istediği" için, -ki bence bu bahanesiydi, denizde olmak istiyordu, kıyısında değil- daha o yıl Kaş’a gelmişti. Sonra duyduğuma göre denizcilik diye bir şey okumuş, çocukluk hayallerindeki gibi okulu bitirir bitirmez kaptan olamayınca vazgeçmiş. Zaten hep böyle yaparmış. Piyano çalmak istemiş, çalışma döneminde takılıp kalmış; mutlu olmak istemiş, daha denemeden pes etmiş. Bence yine de mutluydu. Ben bile sevebilirdim onu, ama sahibemle geçirdiğim birkaç saati benden çaldı, ve ona iyi gözle bakamadım. Önce mutfaktaki yerimi kaptı, sonra sahibemle film izlediğimiz saatleri. Her akşam bir film izlerdik, sahibem beni ancak bu saatlerde hatırlardı. O evimize girince sahibem benim yerime onunla konuşur oldu.
Her filmden bir parça taşır sahibem. "Başkaları"nın duygularını, prensiplerini, olaylarını ve hayatla-rını biriktirir, kendisinden başka her şeydir. Ama kendine özgü biridir, sadece olduğu gibi davranamaz.
Buranın yerlileri ona yirmi beş yaşında, hayatına neredeyse yeni başlamış biri muamelesi yapmazlar. Ondan yaşça büyük köylü kadınların bile "İstanbullu abla"sıdır. Hem erkeksi hareketleriyle sürekli olarak savunmadadır, hem de buradaki en dişi kadındır. İnsanlar, ona akıl danışır. Ama arada sırada kazık atmaktan da geri kalmazlar.
Kaş’taki ikinci yılımızın başlarında, yani pansiyondaki işler açısından yoğun geçen yılbaşı yüzünden hepimizin yorgun ve sıkkın olduğu, ama eğlenceli günlerde, tam karşımızdaki Yunan adası, sadece bir manzara ve bana göre uçuk, başkalarına göre cesur birkaç insanın kendilerini zorlayıp yüzebilecekleri en uç nokta olmaktan çıktı. Gökkaya’da yakalanan köpekbalığı söylentisine inanmayan iki dalgıç, tekneyle yolun yarısını gidip adaya kadar yüzmüşlerdi. Daha önce de bunu yapan olmuştu, ama o sefer gidenler, o iki dalgıç gibi tutuklanmakla tehdit edilip geri yollanmamışlardı. Bu tatsızlık, akıllarımızın bir köşesine kazındı. Ama Kaş gibi gazetelerin 2 gün sonra ulaştığı bir yerde, dünyadan habersiz yaşamaya devam ettik. Sadece kışın, o da ancak fırtına çıktığında kesilen yayın, ağustos boyunca kesikti. Kaş’ın yerlileri ne olup bittiğini bir hafta sonra öğrendiler; benim savaşın ne olduğunu anlamam bundan da uzun sürdü. Zaten tanıdığımı sandığım insanlar da anlamadığım şeyler yapıyordu; saatlerce kağıtlara bakıyor, birbirlerine acayip isimlerle hitap ediyor, sabah-akşam ellerinde bardaklarla dolaşıp normalden de tuhaf davranıyorlardı. Film ve gazetenin ne olduğunu da yeni öğrenmiştim. İnsanların kendi yarattıkları kurallarla kendilerini yormaları, o zaman da saçma gelirdi, şimdi de öyle.
Gazetelerin dağıtıldığı gün, sahibem, ben ve adını bilmediğim, bilmek istemediğim garson kamyonu bekledik. Her zamanki gibi o gün değil, ertesi gün geldi. O kağıtlarda ne gördüler, bilmiyorum; ama geceye kadar ağızlarını bıçak açmadı. Gece restoran boşaldı, müşteriler odalarına çekildi. Birkaç restoranın ışıkları hâlâ yanıyordu. Beni aylardır ilk defa dışarıda unuttular ve restoranın dar, uzun iskelesinin ucuna yürüyüp oturdular. Sahibemin sesini duydum: "Ben de seninle geleceğim."
Nereye gideceğimizi bilmesem de, Kaş’ta kalmayacağımızı anlamıştım. Aslında çoğul konuşmak yanlış olur. Çünkü tüm şehri saran, ezan sesinden yüksek bir ses tüm muvazzafların bağlı oldukları şubeye gitmelerini buyurduktan sonra, sahibemle garson birlikte çıkıp gittiler. Sahibem yanında garson olmadan geri geldi, geldiği gibi eşyalarını topladı. Bir elinde bavulu, bir elinde ben, düşünemeyecek kadar telaşlı bir halde yandaki restorana girdi (k). Restoran sahibinin temizlikçi olarak çalışan kuzenine pansiyonun anahtarlarını teslim ettikten sonra, bazı şeyler söyledi. Telaşlı olduğunu biliyorum, çünkü pansiyonu emanet ettiği insanlar rakibimizdi. Beni de aynı adamın yaşlı annesine bıraktı. Bana iyi bakmasını öğütledi. Benden özür diledi ve burnumdan öptü.
Daha sonraki yıllarda garsonla birlikte köye döndü, beni yanına aldı. Belki rekabetten hoşlanmıyorum, ama sahibemin yakınında olma fikrini hâlâ seviyorum.
Ben belki savaşın ortasına düşmedim. Hatta dünyanın herhangi bir yerinde, insanların silahlarla savaştığını bile duymadım. Ama Yunan adasının Türk ülkesinin içine girmesi gibi, savaşın da, insan ya da kedi, tüm canlıların arasına sızdığını gördüm. Savaş fikrinin bile hayatları böldüğünü öğrendim. İnsan, her zaman genelleme yapmak ve gruplara ayırmak merakında. Halbuki kediler arasında ırk, soy ayrımı yoktur, en azından önemli değildir. Kedileri türlere ayıran da insandır. Farketmeden kendisiyle mücadele eden de, rekabete ihtiyaç duyan da insan...
|
|