FATMA DURMAZ
ÖĞRETMENLİĞİN ANLAMI
Unutulan bir histi güneşin aydınlık ve sıcak yüzünü hissetmek. Uzun zamandır değmiyordu tenimize güneşin sıcak eli. Garipsenebilir ama bu kış memleketinde günlerce yağan kardan başka bir şey göremiyor ve beyaz hariç renklerin adını bile unutuyorduk...
Karın bir iki metre altındaki toprak ne renkti?
Ne renkti, çiçeklerin nazenin yüzü?
Hangi makamda ötüşürdü kuşlar?
Bunlar unutulanlar listesinin ilk sıralarında yer alıyordu.
Adına “karakış” denmesine rağmen, kara değil kar aydınlığında kaldık günlerce. Kar yağdı düşlerimize geceden sabaha, sabahtan akşama. Her taraf diz boyu kar. Bazen şansıma kardan oyulmuş yollarda yürümek düşüyor, bazen de karlara gömülmek.
Karın biraz sükut ettiği zamanlarda ise payımıza soğuk düşüyordu daima. Soğuk kelimesi o kadar sıcak kalıyordu ki o soğuğu hissetmenin yanında.
Burası MUŞ… Görünürde üç harften ibaret. Eğer üç kelimeyle anlatmak gerekirse; Beyaz, Soğuk ve Kar…
Aslında doğup büyüdüğüm coğrafyada yabancısı değilim soğuğun ve karın. Aşinayız birbirimize. Ama bu soğuğun ve karın benim memleketimdekine hiç mi hiç benzer yanı yoktu. Sadece eş anlamlı birer sözcüktü benzeyen. Yazılışları bir, yüklendikleri anlam apayrı. O kadar çok kar yağardı ki gökten, tane tane değil sanki avuç avuç akardı günlerce, gecelerce. O kadar soğuk gelirdi ki karın ardından, buhar olan her şeyi dondururdu. Nefesimiz donar, buğulanan kirpiklerimiz yapışır gözlerimize ve vücudumuzdaki dörtte üçlük sıvının dahi donmak üzere olduğunu hissederdik.
Öğretmenliğimin ilk yılında alışmaya çalışırken Muş ovasının sahici beyazına ve sahici soğuğuna, bir cumartesi sabahı kaldığım Sungu beldesinden Muş’a gidebilmek için yola çıktım. Muş’a gitmem lazım çünkü stajyerim ve kursum var. Hafta sonu araç bulabiliyorsanız şanslısınız demektir Sungu’da. Bu şansı yakalayabilmek için de çok erken saatlerde yola çıkmak gerekiyor.
Yola çıkalı iki saati geçmişti... Hava da inadına soğuk. Vücut ısımın düşmemesi için attığım voltalar, elime taktığım çift eldiven, gözlerim hariç bütün vücudumu sarıp sarmalamam vücudumun uyuşmasına engel değildi.
Ayak parmaklarımın hissini canlı tutabilmek için sürekli parmaklarımı aşağı yukarı, aşağı yukarı oynatıyordum.
Aman Allah’ım! O da ne? Bu bir hayal olmalı. Ya da rüyada olmalıyım. Yok yok böyle bir şeyin olması mümkün değil. Sağ ayağımın parmaklarını artık oynatamıyordum. Hissetmiyordum parmaklarımı. Sağ ayakkabımın ucu yukarı kalkmış ve içinde parmaklarımla beraber donmuştu. Ben de donmuştum, şoktaydım. Böyle bir şeyin nasıl olduğunu anlayamamaktan dolayı şoktaydım.
Daha sonra kaç vakit geçti bilmiyorum ama ben dolmuşun gelmesinden umudumu kesmişken, birden önümde duran dolmuşu fark ettim. O an çölde su bulmuş susuzdan daha mutluydum. Dolmuşun içi şimdi sıcacıktır.
Dolmuşta arkadaşlar vardı. Donan ayağımı onlara gösterdim. Aynı şaşkınlığı onlar da yaşadı. Dolmuşun içinin sıcak olması Muş’a yaklaştıkça buzu çözülen parmaklarıma yavaş yavaş acı vermeye başlıyordu. 10-15 dakika sonra Muş’a varmıştık. Parmaklarımdaki acı artık dayanılamayacak bir noktaya gelmişti. Sabahın erken saatlerinde geçtiğimiz caddedeki duyulan tek ses, ara ara duyulan köpek havlamaları ve en fazla da can acısıyla çıkardığım çığlıklarımdı. Öyle ki çığlığım, cadde kenarlarına yığılıp tepecik oluşturan kar kütlelerine çarpıyor, çoğalarak tüm Muş ovasına yayılıyordu. Göz yaşlarımdan bastığım yeri göremiyordum. Cam gibi yollardan düşmeden yürüyebilmeyi koluma girerek bana destek olan arkadaşlarıma borçluydum.
Parmaklarımın donu çözülüyor ve her saniye keskin bıçaklarla bıçaklanıyordu. Bu acıyı lügatlerdeki hiçbir acı sözcükleri ile ifade edemem. Tarifi mümkünsüz acılar yaşıyordum.
Ben bu acılar ve göz yaşları içinde kursun olduğu okula doğru giderken, her şeyi bırakıp gitmeyi düşündüm. O an annemin yanında, sıcacık evimizde olmayı istedim. Annemin dizlerine koymayı başımı ve yumuşak ellerinin saçlarımı okşamasını ve hatta bir çocuk gibi naz yapmayı istedim anneme. Ve hayal ettim, buralarda donarak öldüğümü ve bundan hiç kimsenin haberinin olmadığını.
Kararlıydım. Gidecektim buralardan, bırakacaktım Muş’u bensiz. Ve unutacaktım yaşadığım zorlukları. Hafızamdan kazıyacaktım, yüreğimin izin verdiği anıları.
O an çektiğim acılarla böyle düşünüyordum ama acım dinip daha selim bir akılla düşünürken sordum kendi kendime:
Öğretmenlik nedir? Diye sordum yüreğime. Nedir öğretmenlik?
Zorda kalınca, az bir sıkıntı çekince terk edip gitmek mi? Hüzünlü bakışlar mı bırakmak ardından? Ağlayan minik yüreklere vefasızlık mı öğretmek? Vedasız kaçmalar mı demek öğretmenlik? Sana umut bağlayanları, rüyalarında sevgili öğretmenlerini gören kara gözlü, masum öğrencilerin rüyalarını çalmak mıydı öğretmenlik?
Değil di tabi ki. Bunların hiç biri olamazdı öğretmenliğin anlamı. Bırakamazdım Meryem’i, Ayşe’yi, Eda’yı, o soğuklarda beni evime götürmek için bekleyen Muhammed’i, Ubeydullah’ı, ısrarla çantamı taşımak isteyen Serkan’ı ve diğerlerini, bırakamazdım. Eğer ki ben bir öğretmensem, bana emanet edilen 46 temiz yüreği terk edemezdim.
Anladım ki öğretmenliğin anlamı terk etmemekti.
|
|