FERİDE KANAT ÖZLÜ

KAÇIŞ


      Sadece iki tane hayal kurabiliyorum uzun zamandır. Biri deniz kenarında ya da rüzgara karşı yürürken geliyor aklıma, ama en çok deniz kenarında... diğeri de beynimin işleyişinin doruğa ulaştığı zamanlar...
      Yürüyorum... Rüzgar saçıma, yüzüme, boynuma, montuma... Her yerime değiyor.
      Bir sürü insan, yapılması gereken bir sürü iş, gidilmesi gereken bir sürü işyeri var...
      Ben, -ne yazık ki- farklı biri değilim...
      Rüzgar değiyor tenime! İnsanlara bakıyorum, ama onlar bana bakmıyor... Hatta kimseye, kendilerine bile...
      Sonra birden sırtım yanıyor, sanki biri balta saplamış gibi derin bir sızı... Yırtılıyor! Sırtım yırtılıyor! İnsanlara bakıyorum, ama onlar bana bakmıyor... Kimse sırtımın yırtıldığının farkında değil... Bağırıyorum, haykırıyorum. Yırtık kendini derin bir yarığa dönüştürürken bugüne kadar hiç kimsenin veremediği kadar büyük bir acı veriyor canıma...
      "İmdaaaat... N’olur yardım edin bana... Sırtım yarılıyor! Ambulans çağırın! İmdaaaat........"
      İçerden bir şeylerin dışarı çıkmaya çalıştığını hissediyorum...
      "İmdaat! Ölüyoruum..."
      Yerdeyim, bedenim iki büklüm ve sırtımda kocaman bir yarık var, ama kimse beni duymuyor ve hatta bakmıyor!
      Birden başladığı gibi bitiyor her şey... Sancılar, acılar kesiliyor ve neler olduğunu anlamaya çalışırken onu görüyorum göz ucuyla... İncecik, beyaz ucunu... Oldu! Demek bunca yıl yaşadığım tutkum beni böyle ödüllendirdi...
      Annemin bana ilk baktığı gibi bakıyorum ona, hayranlıkla ve mutlulukla... Artık dışarıda ve artık benim! Olabildiğince açıyorum onu, bütün meydanı ve hatta şehri kaplayabilmesi için...
      Ve şimdi artık hareket etme zamanı!
      O hep yüzüme çarpan rüzgara her çırpışta biraz daha meydan okuma zamanı artık gökyüzünde, bana bakmayan insanlara bakmak için...
      Ve diğeri;
      Beynim en işlek olduğu anda birden tıpkı bir yanardağ gibi patlıyor. Fakat lav yerine renkler fışkırıyor benim alacadağımdan kafatasımın içine...
      Bir sürü renk dağılıyor küçücük başımın dört bir yanına... 60’lı yılların rengarenk grafik resimlerine benziyor bir anda heryer ve yavaşça akmaya başlıyor renkler aşağıya doğru... Öyle ki gözlerimin önüne rengarenk perdeler iniyor ve uçuşup duran renkli desenleri seyrediyorum şaşkın şaşkın...
      Sonra kavga etmeye başlıyorum kendimle -belki de tıpla-... Yine bir doktor, yine küçük pembe haplar, yine asla süresi yetmeyen görüşmeler...
      20 yaşında kapısını aşındırdığım beşinci doktor bu. Karar veremiyorum acaba gerçekten dedikleri gibi bir "sınır kişilik" hastası mıyım -ve doğuştan eksik güdülerim ya da beyin hasarlarım var mı?- yoksa bunların hepsi bana küçük burjuvalığımın oynadığı bir oyun mu? Yoksa bütün o "deli" doktorları mı beni "deliliğime" inandıran?
      Panzerle sloganlar arasına sıkıştım, kalabalıktan bir cop bana doğru koşuyor...
      "Ne işin var senin burada kızım?" diyorum kendi kendime 2 saat önce Nişantaşı’ndaki doktorun bekleme odasında... "Sosyalistsin sen, bu menapozlu estetik maymunlarının yanında değil, gerçeğin yanında olmalısın!"
      "Ne işin var senin burada kızım?" diyorum kendi kendime 2 saat sonra Taksim Meydanı’ndaki kalabalığın, "yoldaşların" kortejinde...
      "Küçük nazlı bir burjuva kızısın sen, bu slogan attığın yerlerde alışveriş yapmış küçük bir burjuvasın! Sen akşam doğalgazla ısınmış odanda kablolu televizyon seyredip çikolatanı yerken, onlarca ana kömürlere sarılacak yavrusu niyetine... Binlerce insan aç uyuyacak yine..."
      "Anneee heryerde indirim var, yarın alışverişe çıksak ya..."
      "Ya, hani benim masamı değiştirecektik n’oldu? Sıkıldım bunu kullanmaktan.."
      "Neler oluyor kızım?" diyorum kendi kendime şu an taze kokan odamda... "Bir ülkede insanlar bu kadar aptal yerine konabilir mi, bütünlüğü koruyabilmek adına? Yoksa gerçekte kandırılan bizler miyiz? Her şey aldatmaca mı?
      İlkokuldayken devletin, başbakanın, askerin olmasının iyi olduğunu, T.C.’yi sevmeyi öğrettiler bize... Yoksa aslında sistematik bir çarkta beynimiz mi yıkandı? Koskoca Ayşe Öğretmenim yalan mı söyledi bize? Belki de yanlış yolda olanlardı "yoldaş"larım...
Peki nasıl oluyor da aftan çıkmış katiller, banka soyanlar, rüşvetçiler, mafya kuklaları ceylan derilerine oturup bizim adımıza karar verebiliyorlar?
      Ve milyonlarca emeğin bir senelik kazancını yüz tane sömürgenin bir gece de yemesine kimler göz yumuyor?
Neden mutsuzuz bu kadar?
      Sevdiğim beni üzerse ona küsemez miyim?
      Hâlâ özür dilemedi!"
      Saat sabahın sekizi ve penceremin önündeki ağacın çıplak dallarına iki apartmanın arasından süzülüp gelen güneş ışığı yaslanmış, bana gülüyor...
      Biraz sonra dışarı çıkacağım ve rüzgar yine saçıma,yüzüme, boynuma, montuma her yerime değecek... Ve eğer bir gün kanatlarım gerçekten çıkacak olursa; terk edeceğim sevgilimi.




X DİYE BAŞLAYAN ADAM

      Parmaklarımın ucundaydı bütün duygularım, korkularım, üzüntüm, sevincim, nefretim...
      Ve o dokunduğum küçük harflerle girdin dünyama. O küçük harflerle çektin onu içine...
      Üflediğinde sigaranın dumanını yüzüme, öksüremedim hiç.
      Aptal simgelerle anlatmaya çalıştım ağladığımı, ekrana çarptı sesim, duyuramadım sana...
      Alışıktım ben aslında hiç görmediğim, dokunmadığım birine aşık olmaya, mektuplar yazmaya.
      Ölü sevgililerimin yanına birde seni, yarı-ölü bir sevgiliyi koymaya hiç çekinmedim bu yüzden...
      Ama düşünmemeye çalıştım çoğu zaman; "acaba o da benim kadar manyak mı, yoksa hepsi küçük bir şaka mı?" diye...
      Ya da merak etmek istemedim; "kimin için ağlamış, ne yaşamış, neye yaralanmış..."
      "Dokunduğum tuşlarla dünyamda dönen, dokunduğu tuşlarla sevdiğim bir yarı-ölü sevgili" dedim ve bitti...



KAÇIŞ 1

      Gözlerim yanıyor. Sen ve o; ikinizi aynı bedende birleştirmeye çalışıyorum, ama olmuyor... Tıpkı daha öncekilerde de olduğu gibi reddediyorsun... Yalvaracak gücüm yok. Kabullenmeye çabalıyorum... Karşımıza geçip bana acımanı, onlarla alay etmeni kabullenmeye...



KAÇIŞ 2

      Çay suyuyla pansuman yaptım gözlerime ve gözyaşlarımla demledim çayımı, seni düşlerken... Bedensizliğini tercih etmek zorunda kaldım bugün yine. Varlığının avuntusu bir çift yalancı ışıktan daha katlanılırdı...



KAÇIŞ 3

      Hayatımın ilk günü; güneşliydi...
      Bedensizliğinin ilk günü; güneşliydi...



KAÇIŞ 4

      Parçalara böldüm seni...
      Yüreğinin en masum yerini, iskeledeki boyacı çocuğa;
      Gülüşünün en sevimli ifadesini, köprüdeki çingene bebeğe;
      Komikliğini, kitapçıdaki adama;
      Zekanı, en sevdiğim arkadaşıma;
      Dik kafalılığını, köpeğime dağıttım...
      Dahası?
      Yok...
      Dünyayla -bize ait olmayan- bütün paylaşımların bu kadar...



KAÇIŞ 5

      "İnsanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcil ne demek?"
      "İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?"
      "Hayır," dedi küçük prens. "Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?"



...

      Bu bölümün başlığı yok çünkü kendim için yazıyorum. Sen burdasın, ben de. Ve ben kendi bedenimin özgürlüğü için, seni başka bedenlerde arıyorum...