İNAL KARAGÖZOĞLU

İKİNCİ GENÇLİK HALLERİ


       Bir hatırını sorayım, demiştim, daha "Merhaba" der demez konuşmama fırsat vermeden atıldı:
       - "Şimdi ben de seni arayacaktım!..."
       Yaşlı komşumun çok heyecanlı olduğu belliydi. Merakla sordum:
       - "Hayrola abi!.. N'oldu?!"
       Dediklerimi duymadı bile:
       - "Dün gece" dedi, "bir rüya gördüm... Onu anlatmak istiyordum sana."
       Beklediğim haber yerine rüya dinleyeceğimi anlayınca gülmeye başladım. Kalbi yine başkaldırmıştı, iki gündür hastanelerle uğraşıyordu; doktoru her seferinde, "Hiç olmazsa bir on gün kadar seni burada takibe alalım" diyorsa da, o, kedilerini bırakamıyordu bir türlü. Kaç kez "Biz bakarız, sen rahat rahat git yat hastanene" demiştik, ama bir türlü razı edememiştik. İnatçının biriydi...
       - "Rüya mı gördün? Hayırdır inşallah!"
       Birazcık sakinleşmiş gibiydi; bunu yanıtından anladım:
       - "Kötü bir şey değil; hayır hayır... Hem de seninle ilgili..."
       - "Nasıl yani?.."
       Güldü. Bir anlık suskunluktan sonra:
       - "Sırma gibi saçları vardı... Işıklar saçıyordu..."
       Belli ki rüyasını anlatmaya aradan bir yerden başlamıştı. Sormadan edemedim:
       - "Kim abi?"
       - "Saçları saçları!.. Kızın saçları..."
       Sesinden, sözlerinin akışını kesmiş olmamdan hoşlanmadığı anlaşılıyordu. Susmam gerektiğini anlamıştım; bırakayım anlatsındı. Hiç konuşmadan sonuna kadar dinleyecektim... Ne bir soru soracaktım ne bir yorumda bulunacaktım... Susmuştum.
       - "Dinliyor musun!?"
       - "Evet, abi, dinliyorum... "
       Anlaşılan, o konuşurken araya laf sokuşturmam komşumun canını sıkıyor olsa da. anlattığı şeye ilgi duyduğumu belli etmemi istiyordu:
       - "Merak etmedin mi" diye sordu.
       - "Neyi abi?"
       - "Neyi olacak, kızı tabii ki" dedi. "Kız seninleydi!.. Romandaki kız yani..."
       Durum, anlaşılamaz bir yöne kayıyordu.
       - "Deme abicim" dedim, "romanda da olsa, aman kimse duymasın!"
       - "Yok canım, ikiniz yalnızdınız. Kimse görmedi... Hem rüya dedim ya, endişelenme."
       - "Sen görmüşsün ya abi" dedim, "yetmez mi?!.."
       Alınmıştı: Kırk yıllık dostumu bilmez miydim? Anlatmayı kesmişti. Basbayağı alınmıştı işte...
Şakaya hiç gelmezdi. Susuyordu. Seslendim:
       - "Abi!?.."
       Ses seda yoktu. Biraz bekleyip sordum:
       - "Güzel miydi bari?"
       - "Evet."
       Baktım, bu tek sözcükten sonrası gelmiyor, belki o ilk heyecanına kavuşur diye kızın yaşını sordum. Doğrusu, arkadaşımın rüyasını ben de merak etmeye başlamıştım. Tabii romanı da...
       - "On altı. Hadi bilemedin on yedi..."
       Durum ciddiydi.
       - "Güzeldi ha?"
       - "Ne diyorsun" dedi, "güzel de ne kelime!.. Melek melek!.."
       - "Bize de öylesi yakışır..."
       Artık canlanmıştı. Belli belirsiz kıskançlık sezilen bir edayla, ama coşkuyla anlatıyordu artık:
       - "Nasıl söylesem, sanki şeffaftı kızın vücudu... İçinden bir ışık yayılıyordu etrafa..."
       Kendimi tutamayıp sordum:
       - "Çıplak mıydı?!.."
       Öylesine kaptırmıştı ki, bu kez duymadı beni. Rüyasını yaşıyor gibiydi... Anlatmasını sürdürdü:
       - "Saçlarına düşen güneş ışıkları, daha da parlaklaşarak aksediyordu göklere doğru..."
       - "Eyvaah!.. Güpegündüzdü, öyle mi" dedim.
       Kendi kendime verdiğim sözü unutuvermiştim... Üstelik, basbayağı dalgaya alıyordum dostumun anlattıklarını. Oysa o, kendinden geçmiş bir durumdaydı. Belli ki pek etkilenmişti rüyasından... Sözlerimi algılayamıyordu.
       - "Sen, bir roman yazmışsın güya. Önce o romanı okuyorum, sonra da kızı görüyorum... Romanın adı 'Ateş Hattı'ymış... Sen bir kıza aşık olmuşsun da bunu romanında anlatmışsın... Sen evlisin; kızla bir araya gelemeyeceğin için, aşkını, 'Ateş Hattı' diye adlandırmışsın. O hattın ne o tarafına geçebiliyormuşsun ne bu tarafına... Tam üzerinde duruyormuşsun. Bıçak sırtındaymışsın...
       Bana okuyayım diye romanı veriyorsun... İnce bir şey... Diyorsun ki, 'Yaşlıyım ama ruh yaşlanmıyor... Gönlüm genç. Ama, bulunduğum şartlar da kızla aramda bir duvar örüyor: bir ateş hattı sanki. Ben de aşkımı bu kitaba döktüm'. Rüya bu ya, romanı okuduktan sonra da seni o kızla görüyorum... Kız, tam da senin kitapta anlattığın gibi: 'Gün ışığı saçlarının arasından süzülüp sarıya dönüşürken onun bakışlarındaki maviliği görüyorum'."
       Arkadaşım sustu. Dalıp gitmişti... Sessizliği bozan ben oldum:
       - "Evet abi, sonra?.."
       Kendine gelmesi uzun sürdü.
       - "Bitti" dedi, "seni onunla beraber gördüğüm sırada uyandım."
       - "İyi ki uyanmışsın abi!.. Yoksa ..."
       Şakamı duymadı. Aklı rüyasındaydı:
       - "Ne kadar etkilendim bilsen" dedi, "unutmayayım diye bir yere yazmak istedim, ama baktım ki olmuyor, kâğıda dökülünce bir şeyler eksiliyor, ben de, rüyamı kendime anlata anlata sabahı ettim... Uyursam unuturum diye korktum... Sana anlatmak için saatin biraz daha ilerlemesine bakıyordum ki sen aradın."
       - "Abicim ihtiyarlıyoruz" dedim, "bak, sana malum olmuş... Dahası yok!"
       Dostumun anlatacağı bir şey de yoktu... Görüşmek üzere iyi günler dileyip tam telefonu kapatıyordum ki, aklıma geldi:
       - "Abi seni niye aramıştım, biliyor musun" dedim.
       - "Niye" dedi.
       - "Hatırını sorayım, demiştim. İyisin ya?"
       - "İyiydim" dedi, "dün geceye kadar iyiydim... Ne zaman ki seni o sarı saçlı mavi gözlü kızla gördüm, ..."
       Sözlerini tamamlamadı, "Hadi eyvallah, yine de görüşelim" deyip telefonu kapattı.

Yarımca, 11 Mayıs 2005